Atılım Günlük Haber Bülteni Ana Sayfası
 
Raul ne yapıyor?

Fidel Castro’nun görevden çekilmesinin ardından yeni Küba Devlet Başkanı Raul Castro’nun yürürlüğe koyduğu ekonomik reformlar dünya ölçeğinde yaygın bir tartışmaya yol açtı. Emperyalist basın, Küba’nın “liberalleşme” yolunda ilerlediğinden emin! Fakat hala her şeyin kamusal ekonomi tarafından belirlenmesinden rahatsız… Devrimci güçler cephesinde ise soru işaretleri ve süreci anlama çabası hakim.

Raul Castro tarafından imzalanan kararnamelerle; a) Geçmişte enerji darlığı nedeniyle elektronik eşya satışına getirilen kısıtlama kaldırıldı. b) Kübalılara turistik sektördeki otellerde kalma hakkı tanındı. c) Kamusal işletmelerde eşit ücret uygulaması kaldırılarak ücret makasları açıldı. Çok çalışana, verimli çalışana daha çok ücret politikasına geçildi. Verimliliği artırmak için maddi teşviklere yönelindi. d) Kamusal devlet çiftliklerinin atıl kalan toprakları özel çiftçilere ve kooperatiflere devrediliyor, bunlara bazı devlet destekleri ve teşvikleri sağlanıyor. Bunlara benzer adımların önümüzdeki günlerde atılmaya devam edeceği görülüyor. Bu çerçevede vurgulanması gereken bazı öncüller ve sonuçlar şu şekilde sıralanabilir:

Birincisi, Raul Castro ve etrafındaki yönetim, devrimi gerçekleştiren kuşaktan ve hemen onu takip eden ikinci kuşaktan geliyor. Devrime ve ideallerine bağlı bir önderlik gücünü temsil ediyorlar. Fidel ise yazıları ve danışmanlık rolüyle bu sürecin doğrudan içinde yer alıyor.

İkincisi, Küba’nın ekonomik durumu 1990’lara nazaran oldukça iyileşmiştir. Kıtadaki halkçı demokratik hükümetler, Küba’nın etrafındaki ekonomik ablukayı hafifletmiştir. Venezuela’nın petrol desteği enerji darboğazını aşmayı sağlamıştır. 1990’lardaki muazzam darboğazın içinde emperyalizmle bütünleşmeye yönelmeyen Küba liderliğinin bugün çok daha güçlü olduğu koşullarda bunu yapması için de bir neden yoktur. Tersine, antiemperyalist Küba liderliğinin hareket sahası genişlemiş, bazı ekonomik-sosyal tavizler verme olanağı artmıştır.

Üçüncüsü, Küba halk kitlelerinde tüketim mallarına bir açlık, uzun yılların yoksunluklarının getirdiği bir bilinç biçimi olarak gelişmiştir. Özellikle gençlik yığınlarında bu özellik çıplak gözle görülür haldedir. Bu, devleti, halkın tüketim talebini karşılayacak kimi adımlar atmaya zorlamıştır. Bu, başlı başına ekonomik ilişkilerde bir dönüşüm anlamına gelmez. Küba devletinin tüketim mallarına kaynak ayırma gücünün arttığını gösterir. Ancak gençlik yığınlarının devrimcileştirilmesi, burjuva kültürün etkisinin pratik olarak yenilmesi, çok daha zor ve çetin bir sorun olarak yerli yerinde durmaktadır.

Dördüncüsü, yüksek eğitim düzeyinin ve turizmin çekiciliğinin sonucu olarak tarım sektöründe çalışan sayısı çok azalmış, devlet tarım çiftlikleri üretkenlikte verimsiz kalmış, nihayetinde gıda ihtiyacının büyük kısmı ithal edilir olmuştur. Gıda fiyatlarındaki son artışlarla birlikte, yüksek maliyetli gıda ithalatı, “bir ulusal güvenlik sorununa” dönüşmüştür. Gıda fiyatlarındaki artış, bu sene ülkeye 1 milyar dolar ek maliyet getirecek, örneğin. Bu, devleti, tarımdaki üretim ilişkilerinde geri adım atmaya, kamusal çiftliklerin belli bir kısmının özel ve kolektif mülkiyete dönüşümüne izin vermeye ve özel çiftçiliği desteklemeye zorlamıştır. Beşincisi, turizm sektörünün gelişmesinin yarattığı toplumsal eşitsizlik, diğer sektörlerde de etkisini yıllar içinde göstermiştir. Turizm sektöründe çalışan ve dolarla ücret alanların toplumun geri kalanına göre üstünlük kazanması söz konusudur. Yıllarca eğitim görerek doktor olan bir Kübalı, turizm bölgelerinde garsonluk yapan birisinden çok daha az kazanıyor. Gerçi, bir Kübalı, ortalama maaşıyla temel insani ihtiyaçlarının tümünü karşılayabilir, ama turizm sektöründeki göz kamaştırıcı ücretlerin çekiciliği yine de bir olgudur. Bu durum, ülkede yetişmiş insan gücünün ülke dışına ya da turizm sektörüne kayışına yol açtı. Böylece devlet, eşit işe eşit ücret ilkesinden geri adım atarak, ücret makaslarını açmaya, eğitimli işgücünün turizm sektörüne kaymasını engellemeye, üretkenliği bu yolla teşvike zorlanmıştır.

Görülüyor ki, tüm bu adımlar, nesnel ekonomik zorluklarla baş etmek amacıyla atılmakta, ancak nihayetinde meta ekonomisinin gücünü ve alanını büyütmekte, toplumsal eşitsizlikleri artırmakta, üretim ilişkilerinde özel mülkiyete doğru adımları gündeme getirmektedir. Her ne kadar ekonominin tüm hakim tepeleri devletin elinde olsa ve kamusal ekonomi her şeye hakim olsa da (*) bu geri adımların da önemli riskler ve tehlikeler getirdiği yadsınamaz. Küba’nın durumu, devrimci halk iktidarında direnen bir adanın, emperyalizme alternatif bir sistem inşa etme gücünün sınırlarına işaret ediyor. Küba, düşman bir emperyalist okyanusun içindeki bir kale olarak, kendi sınırlarına doğru geri adım atıyor. Tek bir ülkenin, üstelik de oldukça küçük bir ülkenin sınırlarıdır bunlar. Küba’da bir karşı hücum, Latin Amerika devriminin gelişimiyle mümkün olabilecektir. Küba, 20. yüzyılın kazanımlarının bir simgesi olarak, ayakta kalmayı başararak Latin Amerika halklarına büyük bir güç sağlamıştır. Latin Amerika halkları ise sosyalist devrimi başararak Küba’yı ileriye taşıyacaklardır.

*Küba’da ekonominin yüzde 80’i devlet mülkiyetindedir. Büyük sanayinin, biyoteknoloji sektörünün, dış ticaretin tümü devlete aittir. Turizmde de binalar devlete ait, işletmeler yabancı sermayeyle ortaktır.

Atılım gazetesinin 224. sayısında yayınlanan köşedir.