Atılım Günlük Haber Bülteni Ana Sayfası
 
Kokuşmuş bir dönek: Nabi Yağcı

Burjuvazi; ne zaman sosyalizme, Marksizme, devrime yönelik saldırının şiddetini artırmak istese dönekleri yardıma çağırır ve en kirli-aşağılık ilişkilerini bunlara yaptırır. Bunlar; burjuvaların bacakları arasında, tasmalarının uzunluğunca bir o yana bir bu yana koşuşturan fino köpekleri gibi kendilerine verilen kemikleri hak ettiklerini göstermek için boylarına poslarına bakmadan sağa sola havlaşıp dururlar. Nabi Yağcı da onlardan biridir. Ortalığa yalan bombaları atarak gerçekleri gizleme çabasıyla -hem de Marksist literatüre yaslanarak- nasıl alçak bir tetikçi olduğunu gösterme fırsatını her zamanki gibi yine kaçırmamıştı. Neşe Düzel'le Taraf gazetesinde yayınlanan röportajı, (30/06/2008) onun düşkün kişiliğini bir kez daha gözler önüne serdi.

Orta sınıf büyüyormuş

Kim görmüş? Diyor ki Yağcı, “Proletarya ile burjuvaziden oluşan iki kutuplu dünya oluşacak diye beklerken orta sınıf büyüdü. Bugün dünyayı değiştirecek olan bu orta sınıftır; küçük üreticiler ve girişimciler.” Bu, öylesine yaygın bir görüş halini aldı ki, bir çok kişi bu yalanın büyüsüne kapılmış görünüyor. Oysa dünyanın bu yanında olduğu gibi Türkiye'de de hareket tam tersi yönde. Orta tabakalar eriyor ve sınıflar iki keskin kutupta toplaşıyor. Sermayenin merkezileşme düzeyi birkaç yıl öncesine göre bile muazzam denecek derecede yükselmişken başka türlü olması mümkün mü? Mesela perakende ticarette büyük sermayenin hakimiyeti büyürken bakkal sayısı artabilir mi? Ya da Çin'den düşük maliyetle ayakkabı ithal edilirken Gedikpaşa'daki ayakkabı imalatçılarının sayısı çoğalabilir mi? Uluslararası tekeller tarımsal ürün üretim ve ticaretini denetim altına almışken çay, tütün, fındık, zeytin vb. küçük üreticiler bir yana, orta düzey üreticilerin dahi bu tekellerle rekabet şansı olabilir mi? Eğitim ve sağlık birer sermaye yatırım alanı haline giderek daha büyük bir hızla dönüşürken bu alanlardaki serbest meslek sahiplerinin sayısı artırılabilir mi? Kimmiş bu büyüyen orta sınıflar, küçük üreticiler? Neden kusuyorlar bu yalanları? Sorunun yanıtı açık: İşçi sınıfının saflarının her geçen gün daha da büyüdüğünü, zengin-yoksul ayrımının giderek daha da keskinleştiğini gizlemek için.

Anadolu burjuvazisi demokratmış

Ne yapmışlar? Diyor ki Yağcı, “Anadolu'da burjuvalar nesnel olarak demokrattır. Gelişmek ve önlerinin açılmasını istiyorlar.” Ne yazık ki onun anlattığı bu masala inanan çok kişi var. Hatta bugünkü politik ortamı, MÜSİAD-TÜSİAD kavgası olarak açıklama eğilimi bir hayli yaygın. Ne kavgasıymış bu? Antep burjuvazisi, özelleştirme sürecinde TÜPRAŞ'ın satın alınmasına dair Koç'la rekabete mi girişti. Yoksa Maraş burjuvazisi, Ereğli Demir Çelik'e mi talip oldu? Biz farkına varmadan Denizlili havlucular İstanbul burjuvazisi ile pazar kavgasına mı tutuştu? Uydurmanın sonu yok. Anadolu burjuvazisi önlerinin açılmasını istiyormuş, peki önlerinde ne var? Sınai üretim, banka ve sigortacılık, turizm, toptan ve perakende ticaret, ithalat ve ihracat, tarım uluslararası tekellerin ve onların işbirlikçilerinin denetimindeyken kimi yıkıp geçmeyi düşünüyorlar? Yoksa otomotiv üretiminde, Fiat'a Reno'ya kafa tutmaya kalktılar da birileri taş mı koydu.

Türkiye uluslararası sermaye için aynı zamanda ucuz işgücüne dayalı üretim platformlarından biridir. Hem Türkiye pazarının ardına kadar uluslararası sermayeye açılması, hem de Türkiye'den uluslararası pazara mal akışının artması Türkiye'nin toplumsal yapısında önemli değişiklikler yaratmıştır, bu bir vakadır. Köyün ağırlığı azalmış ve kentinki artmıştır. Bu kaçınılmaz olarak Anadolu'daki burjuva tabakalaşmayı belirginleştirmiştir. Ama buradan yola çıkarak Anadolu-İstanbul burjuvazisi arasındaki çelişkileri belirleyici hale getirmek ancak ahmakların yapabileceği bir şeydir.

Türkiye ekonomik-mali sömürge haline dönüştürülmektedir. “Yükselen” Anadolu burjuvazisinin çıkarları bu bakımdan sermaye oligarşisi ile birebir örtüşmektedir. Çünkü bu sömürgeleşme süreci nedeniyle “yükselmiş”lerdir. “Yükseldikçe” de aralarındaki sınıf ittifakı güçlenmektedir. Feryat edenler yükselmeyip geriye düşenlerdir ki, onların ateşi de cürümleri kadar yer yakıyor. Bugün sömürgeleşme süreci siyasi yönden de derinleşiyor. Bu alanda da sermaye oligarşisi ile Anadolu burjuvazisi arasında birliktelik vardır. Her ikisi de yeni sömürge devlet yapısının sömürgecilik doğrultusunda yeniden yapılandırılmasını istiyorlar, her ikisi de hararetle AB'ye iltihak etme yanlısıdırlar. Anayasanın bu doğrultuda değiştirilmesinden yanadır. Bugün Türkiye'deki burjuva egemenler arasındaki kavganın özü, ordu-sermaye devletini sermaye-ordu devletine dönüştürmektir. Doğaldır ki devletin bu yeniden yapılandırılması sürecinde her burjuva grup, ekonomik ve politik gücü oranında devlet olanaklarından pay sahibi olmak için rekabet halinde olacaklardır. En büyüklerle daha az büyükler arasında itişip kakışmalar olacaktır, ama temel çıkarları aynıdır. Devletin bu dönüştürülme sürecinden “demokratiklik” beklemek boşunadır. Türkiye dünya pazarına “ucuz işgücü” üzerinden dahil olmaktadır. Uluslararası tekeller ve her türden işbirlikçinin, bu “cennet”i korumak için devleti demokratikleştirmeye değil şiddet tekelini kendi ellerine daha sıkı almaya yönelecekleri ve yöneldikleri açıktır. Gerisi palavradır. Yağcı'nın gizlemeye çalıştığı ikinci temel gerçek budur. O, eski devletin yeniden yapılandırılmasını alkışlarken yerine konmak isteneni gözlerden kaçırmaya çalışıyor.

Üretici güçler gelişiyormuş

Hani nerede? Gelişmenin yönü nereye doğru? Dünyanın herhangi bir yerinde temel üretim sektörlerinde rekabeti konu alan verimlilik artışı daha çok makineleşme düzeyinin yükselmesi, emeğin üretkenliğinin artmasından mı kaynaklanıyor yoksa işgücüne yapılan ödemelerin düşürülmesinden mi? Eğer öyleyse Çin, Hindistan, Vietnam, Brezilya. Türkiye vb. ülkeler üretim teknikleri daha üstün olduğu için mi uluslararası tekellerin üretim platformları haline dönüştüler. Bunun yegane sebebinin ucuz işgücü olduğu açık değil mi? Kuşkusuz geri kapitalist ülkeler emperyalist tekeller için birer üretim-yatırım platformlarına dönüştükleri oranda, bu ilişki geri üretim ilişkilerini yıkıcı bir etki altına alacaktır ve böyle de oldu. Ne var ki erkinin bu yıkımı sanayi devrimi dönemindeki gibi devrimci sonuçlar yaratmadı, yaratamazdı da. Çünkü sanayi devrimi bilimin en yoğun tarzda üretime uygulanmasına dayanıyordu, bu şiddetli rekabetin hem nedeni hem sonucuydu. Bugünki emperyalist tekellerin küresel hakimiyet çağında rekabet emeğin üretkenliğinin yükseltilmesinden çok emek gücüne yapılan ödemenin düşürülmesi temelinde şiddetleniyor. Sermaye merkezileşiyor, küçükleri-ortaları dağıtıyor, daha büyükleri en büyüklere perçinliyor ama bu sermaye üretimde yoğunlaşmıyor. Bu da yıkılanın, dağıtılanın bir elde toplanmasına neden oluyor ama yerine daha ileri,gelişken, üretkenliği büyüten, üretici güçleri geliştiren bir yoğunlaşmaya neden olmuyor. Sermaye ucuz işgücü yoluyla emek gücünü yağmalıyor ama bu yağmadan elde ettiği parayı daha çok emeğin üretkenliğini artırmak için yatırmak yerine daha çok ya spekülasyona ya da satın alma ve birleşmeye ayırıyor. Sermaye yıkıyor ama yeterince kurmuyor. Sonuçta bir yanda emek gücünü satmak işsizler iş bulamıyor diğer yanda sermaye yatırım yapacak alan bulamıyor. Bir yanda canlı üretici güç diğer yanda sermayeye dönüşmüş üretivi güç çürüyor. Yağcı'nın gizlemeye çalıştığı üçüncü çarpıcı gerçek budur. Emperyalist tekeller geri üretim ilişkilerini yıkıyor ama yerine 18. yy.ın vahşi kapitalist sömürüsünü geçiriyor. Yağcı, bunu üretici güçlerin gelişimi gibi gösteriyor.

Solcu olmak değişimci olmakmış

“Solcu olmak değişimci olmaktır” diyor Yağcı. Hayır bay Yağcı, solcu olmak devrimci olmaktır. Bu bir tercih sorunu değil, nesnelliğin yarattığı bir zorunluluktur. 20. yy.da en kaba haliyle söylersek iki tür solculuk vardı. Biri, kapitalizm içinde kalarak hakları genişletme ve buradan sosyalizme ilerleme, diğeri, kapitalizmi yıkma. Bir başka deyişle reformcu ve devrimci sol vardı. Reformcu yol sonuçsuzdu, ama belirli bir süre kapitalizm Kokuşmuş bir dönek: Nabi Yağcı Burjuvazi; ne zaman sosyalizme, Marksizme, devrime yönelik saldırının şiddetini artırmak istese dönekleri yardıma çağırır ve en kirli-aşağılık ilişkilerini bunlara yaptırır. Bunlar; burjuvaların bacakları arasında, tasmalarının uzunluğunca bir o yana bir bu yana koşuşturan fino köpekleri gibi kendilerine verilen kemikleri hak ettiklerini göstermek için boylarına poslarına bakmadan sağa sola havlaşıp dururlar. Nabi Yağcı da onlardan biridir. Ortalığa yalan bombaları atarak gerçekleri gizleme çabasıyla -hem de Marksist literatüre yaslanarak- nasıl alçak bir tetikçi olduğunu gösterme fırsatını her zamanki gibi yine kaçırmamıştı. Neşe Düzel'le Taraf gazetesinde yayınlanan röportajı, (30/06/2008) onun düşkün kişiliğini bir kez daha gözler önüne serdi.

Orta sınıf büyüyormuş

Kim görmüş? Diyor ki Yağcı, “Proletarya ile burjuvaziden oluşan iki kutuplu dünya oluşacak diye beklerken orta sınıf büyüdü. Bugün dünyayı değiştirecek olan bu orta sınıftır; küçük üreticiler ve girişimciler.” Bu, öylesine yaygın bir görüş halini aldı ki, bir çok kişi bu yalanın büyüsüne kapılmış görünüyor. Oysa dünyanın bu yanında olduğu gibi Türkiye'de de hareket tam tersi yönde. Orta tabakalar eriyor ve sınıflar iki keskin kutupta toplaşıyor. Sermayenin merkezileşme düzeyi birkaç yıl öncesine göre bile muazzam denecek derecede yükselmişken başka türlü olması mümkün mü? Mesela perakende ticarette büyük sermayenin hakimiyeti büyürken bakkal sayısı artabilir mi? Ya da Çin'den düşük maliyetle ayakkabı ithal edilirken Gedikpaşa'daki ayakkabı imalatçılarının sayısı çoğalabilir mi? Uluslararası tekeller tarımsal ürün üretim ve ticaretini denetim altına almışken çay, tütün, fındık, zeytin vb. küçük üreticiler bir yana, orta düzey üreticilerin dahi bu tekellerle rekabet şansı olabilir mi? Eğitim ve sağlık birer sermaye yatırım alanı haline giderek daha büyük bir hızla dönüşürken bu alanlardaki serbest meslek sahiplerinin sayısı artırılabilir mi? Kimmiş bu büyüyen orta sınıflar, küçük üreticiler? Neden kusuyorlar bu yalanları? Sorunun yanıtı açık: İşçi sınıfının saflarının her geçen gün daha da büyüdüğünü, zengin-yoksul ayrımının giderek daha da keskinleştiğini gizlemek için.

Anadolu burjuvazisi demokratmış

Ne yapmışlar? Diyor ki Yağcı, “Anadolu'da burjuvalar nesnel olarak demokrattır. Gelişmek ve önlerinin açılmasını istiyorlar.” Ne yazık ki onun anlattığı bu masala inanan çok kişi var. Hatta bugünkü politik ortamı, MÜSİAD-TÜSİAD kavgası olarak açıklama eğilimi bir hayli yaygın. Ne kavgasıymış bu? Antep burjuvazisi, özelleştirme sürecinde TÜPRAŞ'ın satın alınmasına dair Koç'la rekabete mi girişti. Yoksa Maraş burjuvazisi, Ereğli Demir Çelik'e mi talip oldu? Biz farkına varmadan Denizlili havlucular İstanbul burjuvazisi ile pazar kavgasına mı tutuştu? Uydurmanın sonu yok. Anadolu burjuvazisi önlerinin açılmasını istiyormuş, peki önlerinde ne var? Sınai üretim, banka ve sigortacılık, turizm, toptan ve perakende ticaret, ithalat ve ihracat, tarım uluslararası tekellerin ve onların işbirlikçilerinin denetimindeyken kimi yıkıp geçmeyi düşünüyorlar? Yoksa otomotiv üretiminde, Fiat'a Reno'ya kafa tutmaya kalktılar da birileri taş mı koydu.

Türkiye uluslararası sermaye için aynı zamanda ucuz işgücüne dayalı üretim platformlarından biridir. Hem Türkiye pazarının ardına kadar uluslararası sermayeye açılması, hem de Türkiye'den uluslararası pazara mal akışının artması Türkiye'nin toplumsal yapısında önemli değişiklikler yaratmıştır, bu bir vakadır. Köyün ağırlığı azalmış ve kentinki artmıştır. Bu kaçınılmaz olarak Anadolu'daki burjuva tabakalaşmayı belirginleştirmiştir. Ama buradan yola çıkarak Anadolu-İstanbul burjuvazisi arasındaki çelişkileri belirleyici hale getirmek ancak ahmakların yapabileceği bir şeydir.

Türkiye ekonomik-mali sömürge haline dönüştürülmektedir. “Yükselen” Anadolu burjuvazisinin çıkarları bu bakımdan sermaye oligarşisi ile birebir örtüşmektedir. Çünkü bu sömürgeleşme süreci nedeniyle “yükselmiş”lerdir. “Yükseldikçe” de aralarındaki sınıf ittifakı güçlenmektedir. Feryat edenler yükselmeyip geriye düşenlerdir ki, onların ateşi de cürümleri kadar yer yakıyor. Bugün sömürgeleşme süreci siyasi yönden de derinleşiyor. Bu alanda da sermaye oligarşisi ile Anadolu burjuvazisi arasında birliktelik vardır. Her ikisi de yeni sömürge devlet yapısının sömürgecilik doğrultusunda yeniden yapılandırılmasını istiyorlar, her ikisi de hararetle AB'ye iltihak etme yanlısıdırlar. Anayasanın bu doğrultuda değiştirilmesinden yanadır. Bugün Türkiye'deki burjuva egemenler arasındaki kavganın özü, ordu-sermaye devletini sermaye-ordu devletine dönüştürmektir. Doğaldır ki devletin bu yeniden yapılandırılması sürecinde her burjuva grup, ekonomik ve politik gücü oranında devlet olanaklarından pay sahibi olmak için rekabet halinde olacaklardır. En büyüklerle daha az büyükler arasında itişip kakışmalar olacaktır, ama temel çıkarları aynıdır. Devletin bu dönüştürülme sürecinden “demokratiklik” beklemek boşunadır. Türkiye dünya pazarına “ucuz işgücü” üzerinden dahil olmaktadır. Uluslararası tekeller ve her türden işbirlikçinin, bu “cennet”i korumak için devleti demokratikleştirmeye değil şiddet tekelini kendi ellerine daha sıkı almaya yönelecekleri ve yöneldikleri açıktır. Gerisi palavradır. Yağcı'nın gizlemeye çalıştığı ikinci temel gerçek budur. O, eski devletin yeniden yapılandırılmasını alkışlarken yerine konmak isteneni gözlerden kaçırmaya çalışıyor.

Üretici güçler gelişiyormuş

Hani nerede? Gelişmenin yönü nereye doğru? Dünyanın herhangi bir yerinde temel üretim sektörlerinde rekabeti konu alan verimlilik artışı daha çok makineleşme düzeyinin yükselmesi, emeğin üretkenliğinin artmasından mı kaynaklanıyor yoksa işgücüne yapılan ödemelerin düşürülmesinden mi? Eğer öyleyse Çin, Hindistan, Vietnam, Brezilya. Türkiye vb. ülkeler üretim teknikleri daha üstün olduğu için mi uluslararası tekellerin üretim platformları haline dönüştüler. Bunun yegane sebebinin ucuz işgücü olduğu açık değil mi? Kuşkusuz geri kapitalist ülkeler emperyalist tekeller için birer üretim-yatırım platformlarına dönüştükleri oranda, bu ilişki geri üretim ilişkilerini yıkıcı bir etki altına alacaktır ve böyle de oldu. Ne var ki erkinin bu yıkımı sanayi devrimi dönemindeki gibi devrimci sonuçlar yaratmadı, yaratamazdı da. Çünkü sanayi devrimi bilimin en yoğun tarzda üretime uygulanmasına dayanıyordu, bu şiddetli rekabetin hem nedeni hem sonucuydu. Bugünki emperyalist tekellerin küresel hakimiyet çağında rekabet emeğin üretkenliğinin yükseltilmesinden çok emek gücüne yapılan ödemenin düşürülmesi temelinde şiddetleniyor. Sermaye merkezileşiyor, küçükleri-ortaları dağıtıyor, daha büyükleri en büyüklere perçinliyor ama bu sermaye üretimde yoğunlaşmıyor. Bu da yıkılanın, dağıtılanın bir elde toplanmasına neden oluyor ama yerine daha ileri,gelişken, üretkenliği büyüten, üretici güçleri geliştiren bir yoğunlaşmaya neden olmuyor. Sermaye ucuz işgücü yoluyla emek gücünü yağmalıyor ama bu yağmadan elde ettiği parayı daha çok emeğin üretkenliğini artırmak için yatırmak yerine daha çok ya spekülasyona ya da satın alma ve birleşmeye ayırıyor. Sermaye yıkıyor ama yeterince kurmuyor. Sonuçta bir yanda emek gücünü satmak işsizler iş bulamıyor diğer yanda sermaye yatırım yapacak alan bulamıyor. Bir yanda canlı üretici güç diğer yanda sermayeye dönüşmüş üretivi güç çürüyor. Yağcı'nın gizlemeye çalıştığı üçüncü çarpıcı gerçek budur. Emperyalist tekeller geri üretim ilişkilerini yıkıyor ama yerine 18. yy.ın vahşi kapitalist sömürüsünü geçiriyor. Yağcı, bunu üretici güçlerin gelişimi gibi gösteriyor.

Solcu olmak değişimci olmakmışKokuşmuş bir dönek: Nabi Yağcı Burjuvazi; ne zaman sosyalizme, Marksizme, devrime yönelik saldırının şiddetini artırmak istese dönekleri yardıma çağırır ve en kirli-aşağılık ilişkilerini bunlara yaptırır. Bunlar; burjuvaların bacakları arasında, tasmalarının uzunluğunca bir o yana bir bu yana koşuşturan fino köpekleri gibi kendilerine verilen kemikleri hak ettiklerini göstermek için boylarına poslarına bakmadan sağa sola havlaşıp dururlar. Nabi Yağcı da onlardan biridir. Ortalığa yalan bombaları atarak gerçekleri gizleme çabasıyla -hem de Marksist literatüre yaslanarak- nasıl alçak bir tetikçi olduğunu gösterme fırsatını her zamanki gibi yine kaçırmamıştı. Neşe Düzel'le Taraf gazetesinde yayınlanan röportajı, (30/06/2008) onun düşkün kişiliğini bir kez daha gözler önüne serdi.

Orta sınıf büyüyormuş

Kim görmüş? Diyor ki Yağcı, “Proletarya ile burjuvaziden oluşan iki kutuplu dünya oluşacak diye beklerken orta sınıf büyüdü. Bugün dünyayı değiştirecek olan bu orta sınıftır; küçük üreticiler ve girişimciler.” Bu, öylesine yaygın bir görüş halini aldı ki, bir çok kişi bu yalanın büyüsüne kapılmış görünüyor. Oysa dünyanın bu yanında olduğu gibi Türkiye'de de hareket tam tersi yönde. Orta tabakalar eriyor ve sınıflar iki keskin kutupta toplaşıyor. Sermayenin merkezileşme düzeyi birkaç yıl öncesine göre bile muazzam denecek derecede yükselmişken başka türlü olması mümkün mü? Mesela perakende ticarette büyük sermayenin hakimiyeti büyürken bakkal sayısı artabilir mi? Ya da Çin'den düşük maliyetle ayakkabı ithal edilirken Gedikpaşa'daki ayakkabı imalatçılarının sayısı çoğalabilir mi? Uluslararası tekeller tarımsal ürün üretim ve ticaretini denetim altına almışken çay, tütün, fındık, zeytin vb. küçük üreticiler bir yana, orta düzey üreticilerin dahi bu tekellerle rekabet şansı olabilir mi? Eğitim ve sağlık birer sermaye yatırım alanı haline giderek daha büyük bir hızla dönüşürken bu alanlardaki serbest meslek sahiplerinin sayısı artırılabilir mi? Kimmiş bu büyüyen orta sınıflar, küçük üreticiler? Neden kusuyorlar bu yalanları? Sorunun yanıtı açık: İşçi sınıfının saflarının her geçen gün daha da büyüdüğünü, zengin-yoksul ayrımının giderek daha da keskinleştiğini gizlemek için.

Anadolu burjuvazisi demokratmış

Ne yapmışlar? Diyor ki Yağcı, “Anadolu'da burjuvalar nesnel olarak demokrattır. Gelişmek ve önlerinin açılmasını istiyorlar.” Ne yazık ki onun anlattığı bu masala inanan çok kişi var. Hatta bugünkü politik ortamı, MÜSİAD-TÜSİAD kavgası olarak açıklama eğilimi bir hayli yaygın. Ne kavgasıymış bu? Antep burjuvazisi, özelleştirme sürecinde TÜPRAŞ'ın satın alınmasına dair Koç'la rekabete mi girişti. Yoksa Maraş burjuvazisi, Ereğli Demir Çelik'e mi talip oldu? Biz farkına varmadan Denizlili havlucular İstanbul burjuvazisi ile pazar kavgasına mı tutuştu? Uydurmanın sonu yok. Anadolu burjuvazisi önlerinin açılmasını istiyormuş, peki önlerinde ne var? Sınai üretim, banka ve sigortacılık, turizm, toptan ve perakende ticaret, ithalat ve ihracat, tarım uluslararası tekellerin ve onların işbirlikçilerinin denetimindeyken kimi yıkıp geçmeyi düşünüyorlar? Yoksa otomotiv üretiminde, Fiat'a Reno'ya kafa tutmaya kalktılar da birileri taş mı koydu.

Türkiye uluslararası sermaye için aynı zamanda ucuz işgücüne dayalı üretim platformlarından biridir. Hem Türkiye pazarının ardına kadar uluslararası sermayeye açılması, hem de Türkiye'den uluslararası pazara mal akışının artması Türkiye'nin toplumsal yapısında önemli değişiklikler yaratmıştır, bu bir vakadır. Köyün ağırlığı azalmış ve kentinki artmıştır. Bu kaçınılmaz olarak Anadolu'daki burjuva tabakalaşmayı belirginleştirmiştir. Ama buradan yola çıkarak Anadolu-İstanbul burjuvazisi arasındaki çelişkileri belirleyici hale getirmek ancak ahmakların yapabileceği bir şeydir.

Türkiye ekonomik-mali sömürge haline dönüştürülmektedir. “Yükselen” Anadolu burjuvazisinin çıkarları bu bakımdan sermaye oligarşisi ile birebir örtüşmektedir. Çünkü bu sömürgeleşme süreci nedeniyle “yükselmiş”lerdir. “Yükseldikçe” de aralarındaki sınıf ittifakı güçlenmektedir. Feryat edenler yükselmeyip geriye düşenlerdir ki, onların ateşi de cürümleri kadar yer yakıyor. Bugün sömürgeleşme süreci siyasi yönden de derinleşiyor. Bu alanda da sermaye oligarşisi ile Anadolu burjuvazisi arasında birliktelik vardır. Her ikisi de yeni sömürge devlet yapısının sömürgecilik doğrultusunda yeniden yapılandırılmasını istiyorlar, her ikisi de hararetle AB'ye iltihak etme yanlısıdırlar. Anayasanın bu doğrultuda değiştirilmesinden yanadır. Bugün Türkiye'deki burjuva egemenler arasındaki kavganın özü, ordu-sermaye devletini sermaye-ordu devletine dönüştürmektir. Doğaldır ki devletin bu yeniden yapılandırılması sürecinde her burjuva grup, ekonomik ve politik gücü oranında devlet olanaklarından pay sahibi olmak için rekabet halinde olacaklardır. En büyüklerle daha az büyükler arasında itişip kakışmalar olacaktır, ama temel çıkarları aynıdır. Devletin bu dönüştürülme sürecinden “demokratiklik” beklemek boşunadır. Türkiye dünya pazarına “ucuz işgücü” üzerinden dahil olmaktadır. Uluslararası tekeller ve her türden işbirlikçinin, bu “cennet”i korumak için devleti demokratikleştirmeye değil şiddet tekelini kendi ellerine daha sıkı almaya yönelecekleri ve yöneldikleri açıktır. Gerisi palavradır. Yağcı'nın gizlemeye çalıştığı ikinci temel gerçek budur. O, eski devletin yeniden yapılandırılmasını alkışlarken yerine konmak isteneni gözlerden kaçırmaya çalışıyor.

Üretici güçler gelişiyormuş

Hani nerede? Gelişmenin yönü nereye doğru? Dünyanın herhangi bir yerinde temel üretim sektörlerinde rekabeti konu alan verimlilik artışı daha çok makineleşme düzeyinin yükselmesi, emeğin üretkenliğinin artmasından mı kaynaklanıyor yoksa işgücüne yapılan ödemelerin düşürülmesinden mi? Eğer öyleyse Çin, Hindistan, Vietnam, Brezilya. Türkiye vb. ülkeler üretim teknikleri daha üstün olduğu için mi uluslararası tekellerin üretim platformları haline dönüştüler. Bunun yegane sebebinin ucuz işgücü olduğu açık değil mi? Kuşkusuz geri kapitalist ülkeler emperyalist tekeller için birer üretim-yatırım platformlarına dönüştükleri oranda, bu ilişki geri üretim ilişkilerini yıkıcı bir etki altına alacaktır ve böyle de oldu. Ne var ki erkinin bu yıkımı sanayi devrimi dönemindeki gibi devrimci sonuçlar yaratmadı, yaratamazdı da. Çünkü sanayi devrimi bilimin en yoğun tarzda üretime uygulanmasına dayanıyordu, bu şiddetli rekabetin hem nedeni hem sonucuydu. Bugünki emperyalist tekellerin küresel hakimiyet çağında rekabet emeğin üretkenliğinin yükseltilmesinden çok emek gücüne yapılan ödemenin düşürülmesi temelinde şiddetleniyor. Sermaye merkezileşiyor, küçükleri-ortaları dağıtıyor, daha büyükleri en büyüklere perçinliyor ama bu sermaye üretimde yoğunlaşmıyor. Bu da yıkılanın, dağıtılanın bir elde toplanmasına neden oluyor ama yerine daha ileri,gelişken, üretkenliği büyüten, üretici güçleri geliştiren bir yoğunlaşmaya neden olmuyor. Sermaye ucuz işgücü yoluyla emek gücünü yağmalıyor ama bu yağmadan elde ettiği parayı daha çok emeğin üretkenliğini artırmak için yatırmak yerine daha çok ya spekülasyona ya da satın alma ve birleşmeye ayırıyor. Sermaye yıkıyor ama yeterince kurmuyor. Sonuçta bir yanda emek gücünü satmak işsizler iş bulamıyor diğer yanda sermaye yatırım yapacak alan bulamıyor. Bir yanda canlı üretici güç diğer yanda sermayeye dönüşmüş üretivi güç çürüyor. Yağcı'nın gizlemeye çalıştığı üçüncü çarpıcı gerçek budur. Emperyalist tekeller geri üretim ilişkilerini yıkıyor ama yerine 18. yy.ın vahşi kapitalist sömürüsünü geçiriyor. Yağcı, bunu üretici güçlerin gelişimi gibi gösteriyor.

Solcu olmak değişimci olmakmış

“Solcu olmak değişimci olmaktır” diyor Yağcı. Hayır bay Yağcı, solcu olmak devrimci olmaktır. Bu bir tercih sorunu değil, nesnelliğin yarattığı bir zorunluluktur. 20. yy.da en kaba haliyle söylersek iki tür solculuk vardı. Biri, kapitalizm içinde kalarak hakları genişletme ve buradan sosyalizme ilerleme, diğeri, kapitalizmi yıkma. Bir başka deyişle reformcu ve devrimci sol vardı. Reformcu yol sonuçsuzdu, ama belirli bir süre kapitalizm içinde hakları genişletme yoluyla geçici uzlaşmalar nesnel olarak mümkündü. Bugün bunun olanağı yok. Sen uzlaşmak istesen de burjuvazi seninle uzlaşmıyor. Çünkü onun da önünde emek gücünü daha çok yağmalamak dışında bir çıkış yok. Çünkü o başka türlü ayakta kalamaz.

Yağcı takımı bunları bilmez mi? Bilir. Ama onların derdi başka. Rejim krizde. Devlet yenilenecek, sorun da burada. Kriz nasıl aşılacak? “Değişim”le mi, devrimle mi? Uluslararası tekeller, işbirlikçi sermaye oligarşisi ve bütün büyük burjuvazi, liberaller takımı ve dönekler koalisyonu “değişim” diyor. Ve bu “değişim”i, halkın demokrasi talebiyle maskelemeye çalışıyorlar. Onların “değişim”i ve demokrasisinde faşizmi yıkmak değil, sermayenin çıkarları doğrultusunda devleti yeniden yapılandırmak vardır. Oysa devrimciler, tekellerin demokrasisi değil, halk konseylerine dayalı, politik özgürlüğün teminat altına alındığı, faşizmin yıkıldığı ve emperyalizmle birlikte bağların kesildiği, sosyalizmi hedefleyen ezilenlerin ve halklarımızın özgürlük bahçesini kurmayı hedefliyor. Yağcı, kendi anladığı demokrasi ve “değişim”in ne menem bir şey olduğunu çok iyi özetlemiş. “Cumhuriyetçilerle demokratlar arasındaki mücadele, Silikon Vadisi ile Teksas'ın mücadelesi Kokuşmuş bir dönek: Nabi Yağcı Burjuvazi; ne zaman sosyalizme, Marksizme, devrime yönelik saldırının şiddetini artırmak istese dönekleri yardıma çağırır ve en kirli-aşağılık ilişkilerini bunlara yaptırır. Bunlar; burjuvaların bacakları arasında, tasmalarının uzunluğunca bir o yana bir bu yana koşuşturan fino köpekleri gibi kendilerine verilen kemikleri hak ettiklerini göstermek için boylarına poslarına bakmadan sağa sola havlaşıp dururlar. Nabi Yağcı da onlardan biridir. Ortalığa yalan bombaları atarak gerçekleri gizleme çabasıyla -hem de Marksist literatüre yaslanarak- nasıl alçak bir tetikçi olduğunu gösterme fırsatını her zamanki gibi yine kaçırmamıştı. Neşe Düzel'le Taraf gazetesinde yayınlanan röportajı, (30/06/2008) onun düşkün kişiliğini bir kez daha gözler önüne serdi.

Orta sınıf büyüyormuş

Kim görmüş? Diyor ki Yağcı, “Proletarya ile burjuvaziden oluşan iki kutuplu dünya oluşacak diye beklerken orta sınıf büyüdü. Bugün dünyayı değiştirecek olan bu orta sınıftır; küçük üreticiler ve girişimciler.” Bu, öylesine yaygın bir görüş halini aldı ki, bir çok kişi bu yalanın büyüsüne kapılmış görünüyor. Oysa dünyanın bu yanında olduğu gibi Türkiye'de de hareket tam tersi yönde. Orta tabakalar eriyor ve sınıflar iki keskin kutupta toplaşıyor. Sermayenin merkezileşme düzeyi birkaç yıl öncesine göre bile muazzam denecek derecede yükselmişken başka türlü olması mümkün mü? Mesela perakende ticarette büyük sermayenin hakimiyeti büyürken bakkal sayısı artabilir mi? Ya da Çin'den düşük maliyetle ayakkabı ithal edilirken Gedikpaşa'daki ayakkabı imalatçılarının sayısı çoğalabilir mi? Uluslararası tekeller tarımsal ürün üretim ve ticaretini denetim altına almışken çay, tütün, fındık, zeytin vb. küçük üreticiler bir yana, orta düzey üreticilerin dahi bu tekellerle rekabet şansı olabilir mi? Eğitim ve sağlık birer sermaye yatırım alanı haline giderek daha büyük bir hızla dönüşürken bu alanlardaki serbest meslek sahiplerinin sayısı artırılabilir mi? Kimmiş bu büyüyen orta sınıflar, küçük üreticiler? Neden kusuyorlar bu yalanları? Sorunun yanıtı açık: İşçi sınıfının saflarının her geçen gün daha da büyüdüğünü, zengin-yoksul ayrımının giderek daha da keskinleştiğini gizlemek için.

Anadolu burjuvazisi demokratmış

Ne yapmışlar? Diyor ki Yağcı, “Anadolu'da burjuvalar nesnel olarak demokrattır. Gelişmek ve önlerinin açılmasını istiyorlar.” Ne yazık ki onun anlattığı bu masala inanan çok kişi var. Hatta bugünkü politik ortamı, MÜSİAD-TÜSİAD kavgası olarak açıklama eğilimi bir hayli yaygın. Ne kavgasıymış bu? Antep burjuvazisi, özelleştirme sürecinde TÜPRAŞ'ın satın alınmasına dair Koç'la rekabete mi girişti. Yoksa Maraş burjuvazisi, Ereğli Demir Çelik'e mi talip oldu? Biz farkına varmadan Denizlili havlucular İstanbul burjuvazisi ile pazar kavgasına mı tutuştu? Uydurmanın sonu yok. Anadolu burjuvazisi önlerinin açılmasını istiyormuş, peki önlerinde ne var? Sınai üretim, banka ve sigortacılık, turizm, toptan ve perakende ticaret, ithalat ve ihracat, tarım uluslararası tekellerin ve onların işbirlikçilerinin denetimindeyken kimi yıkıp geçmeyi düşünüyorlar? Yoksa otomotiv üretiminde, Fiat'a Reno'ya kafa tutmaya kalktılar da birileri taş mı koydu.

Türkiye uluslararası sermaye için aynı zamanda ucuz işgücüne dayalı üretim platformlarından biridir. Hem Türkiye pazarının ardına kadar uluslararası sermayeye açılması, hem de Türkiye'den uluslararası pazara mal akışının artması Türkiye'nin toplumsal yapısında önemli değişiklikler yaratmıştır, bu bir vakadır. Köyün ağırlığı azalmış ve kentinki artmıştır. Bu kaçınılmaz olarak Anadolu'daki burjuva tabakalaşmayı belirginleştirmiştir. Ama buradan yola çıkarak Anadolu-İstanbul burjuvazisi arasındaki çelişkileri belirleyici hale getirmek ancak ahmakların yapabileceği bir şeydir.

Türkiye ekonomik-mali sömürge haline dönüştürülmektedir. “Yükselen” Anadolu burjuvazisinin çıkarları bu bakımdan sermaye oligarşisi ile birebir örtüşmektedir. Çünkü bu sömürgeleşme süreci nedeniyle “yükselmiş”lerdir. “Yükseldikçe” de aralarındaki sınıf ittifakı güçlenmektedir. Feryat edenler yükselmeyip geriye düşenlerdir ki, onların ateşi de cürümleri kadar yer yakıyor. Bugün sömürgeleşme süreci siyasi yönden de derinleşiyor. Bu alanda da sermaye oligarşisi ile Anadolu burjuvazisi arasında birliktelik vardır. Her ikisi de yeni sömürge devlet yapısının sömürgecilik doğrultusunda yeniden yapılandırılmasını istiyorlar, her ikisi de hararetle AB'ye iltihak etme yanlısıdırlar. Anayasanın bu doğrultuda değiştirilmesinden yanadır. Bugün Türkiye'deki burjuva egemenler arasındaki kavganın özü, ordu-sermaye devletini sermaye-ordu devletine dönüştürmektir. Doğaldır ki devletin bu yeniden yapılandırılması sürecinde her burjuva grup, ekonomik ve politik gücü oranında devlet olanaklarından pay sahibi olmak için rekabet halinde olacaklardır. En büyüklerle daha az büyükler arasında itişip kakışmalar olacaktır, ama temel çıkarları aynıdır. Devletin bu dönüştürülme sürecinden “demokratiklik” beklemek boşunadır. Türkiye dünya pazarına “ucuz işgücü” üzerinden dahil olmaktadır. Uluslararası tekeller ve her türden işbirlikçinin, bu “cennet”i korumak için devleti demokratikleştirmeye değil şiddet tekelini kendi ellerine daha sıkı almaya yönelecekleri ve yöneldikleri açıktır. Gerisi palavradır. Yağcı'nın gizlemeye çalıştığı ikinci temel gerçek budur. O, eski devletin yeniden yapılandırılmasını alkışlarken yerine konmak isteneni gözlerden kaçırmaya çalışıyor.

Üretici güçler gelişiyormuş

Hani nerede? Gelişmenin yönü nereye doğru? Dünyanın herhangi bir yerinde temel üretim sektörlerinde rekabeti konu alan verimlilik artışı daha çok makineleşme düzeyinin yükselmesi, emeğin üretkenliğinin artmasından mı kaynaklanıyor yoksa işgücüne yapılan ödemelerin düşürülmesinden mi? Eğer öyleyse Çin, Hindistan, Vietnam, Brezilya. Türkiye vb. ülkeler üretim teknikleri daha üstün olduğu için mi uluslararası tekellerin üretim platformları haline dönüştüler. Bunun yegane sebebinin ucuz işgücü olduğu açık değil mi? Kuşkusuz geri kapitalist ülkeler emperyalist tekeller için birer üretim-yatırım platformlarına dönüştükleri oranda, bu ilişki geri üretim ilişkilerini yıkıcı bir etki altına alacaktır ve böyle de oldu. Ne var ki erkinin bu yıkımı sanayi devrimi dönemindeki gibi devrimci sonuçlar yaratmadı, yaratamazdı da. Çünkü sanayi devrimi bilimin en yoğun tarzda üretime uygulanmasına dayanıyordu, bu şiddetli rekabetin hem nedeni hem sonucuydu. Bugünki emperyalist tekellerin küresel hakimiyet çağında rekabet emeğin üretkenliğinin yükseltilmesinden çok emek gücüne yapılan ödemenin düşürülmesi temelinde şiddetleniyor. Sermaye merkezileşiyor, küçükleri-ortaları dağıtıyor, daha büyükleri en büyüklere perçinliyor ama bu sermaye üretimde yoğunlaşmıyor. Bu da yıkılanın, dağıtılanın bir elde toplanmasına neden oluyor ama yerine daha ileri,gelişken, üretkenliği büyüten, üretici güçleri geliştiren bir yoğunlaşmaya neden olmuyor. Sermaye ucuz işgücü yoluyla emek gücünü yağmalıyor ama bu yağmadan elde ettiği parayı daha çok emeğin üretkenliğini artırmak için yatırmak yerine daha çok ya spekülasyona ya da satın alma ve birleşmeye ayırıyor. Sermaye yıkıyor ama yeterince kurmuyor. Sonuçta bir yanda emek gücünü satmak işsizler iş bulamıyor diğer yanda sermaye yatırım yapacak alan bulamıyor. Bir yanda canlı üretici güç diğer yanda sermayeye dönüşmüş üretivi güç çürüyor. Yağcı'nın gizlemeye çalıştığı üçüncü çarpıcı gerçek budur. Emperyalist tekeller geri üretim ilişkilerini yıkıyor ama yerine 18. yy.ın vahşi kapitalist sömürüsünü geçiriyor. Yağcı, bunu üretici güçlerin gelişimi gibi gösteriyor.

Solcu olmak değişimci olmakmış

“Solcu olmak değişimci olmaktır” diyor Yağcı. Hayır bay Yağcı, Kokuşmuş bir dönek: Nabi Yağcı Burjuvazi; ne zaman sosyalizme, Marksizme, devrime yönelik saldırının şiddetini artırmak istese dönekleri yardıma çağırır ve en kirli-aşağılık ilişkilerini bunlara yaptırır. Bunlar; burjuvaların bacakları arasında, tasmalarının uzunluğunca bir o yana bir bu yana koşuşturan fino köpekleri gibi kendilerine verilen kemikleri hak ettiklerini göstermek için boylarına poslarına bakmadan sağa sola havlaşıp dururlar. Nabi Yağcı da onlardan biridir. Ortalığa yalan bombaları atarak gerçekleri gizleme çabasıyla -hem de Marksist literatüre yaslanarak- nasıl alçak bir tetikçi olduğunu gösterme fırsatını her zamanki gibi yine kaçırmamıştı. Neşe Düzel'le Taraf gazetesinde yayınlanan röportajı, (30/06/2008) onun düşkün kişiliğini bir kez daha gözler önüne serdi.

Orta sınıf büyüyormuş

Kim görmüş? Diyor ki Yağcı, “Proletarya ile burjuvaziden oluşan iki kutuplu dünya oluşacak diye beklerken orta sınıf büyüdü. Bugün dünyayı değiştirecek olan bu orta sınıftır; küçük üreticiler ve girişimciler.” Bu, öylesine yaygın bir görüş halini aldı ki, bir çok kişi bu yalanın büyüsüne kapılmış görünüyor. Oysa dünyanın bu yanında olduğu gibi Türkiye'de de hareket tam tersi yönde. Orta tabakalar eriyor ve sınıflar iki keskin kutupta toplaşıyor. Sermayenin merkezileşme düzeyi birkaç yıl öncesine göre bile muazzam denecek derecede yükselmişken başka türlü olması mümkün mü? Mesela perakende ticarette büyük sermayenin hakimiyeti büyürken bakkal sayısı artabilir mi? Ya da Çin'den düşük maliyetle ayakkabı ithal edilirken Gedikpaşa'daki ayakkabı imalatçılarının sayısı çoğalabilir mi? Uluslararası tekeller tarımsal ürün üretim ve ticaretini denetim altına almışken çay, tütün, fındık, zeytin vb. küçük üreticiler bir yana, orta düzey üreticilerin dahi bu tekellerle rekabet şansı olabilir mi? Eğitim ve sağlık birer sermaye yatırım alanı haline giderek daha büyük bir hızla dönüşürken bu alanlardaki serbest meslek sahiplerinin sayısı artırılabilir mi? Kimmiş bu büyüyen orta sınıflar, küçük üreticiler? Neden kusuyorlar bu yalanları? Sorunun yanıtı açık: İşçi sınıfının saflarının her geçen gün daha da büyüdüğünü, zengin-yoksul ayrımının giderek daha da keskinleştiğini gizlemek için.

Anadolu burjuvazisi demokratmış

Ne yapmışlar? Diyor ki Yağcı, “Anadolu'da burjuvalar nesnel olarak demokrattır. Gelişmek ve önlerinin açılmasını istiyorlar.” Ne yazık ki onun anlattığı bu masala inanan çok kişi var. Hatta bugünkü politik ortamı, MÜSİAD-TÜSİAD kavgası olarak açıklama eğilimi bir hayli yaygın. Ne kavgasıymış bu? Antep burjuvazisi, özelleştirme sürecinde TÜPRAŞ'ın satın alınmasına dair Koç'la rekabete mi girişti. Yoksa Maraş burjuvazisi, Ereğli Demir Çelik'e mi talip oldu? Biz farkına varmadan Denizlili havlucular İstanbul burjuvazisi ile pazar kavgasına mı tutuştu? Uydurmanın sonu yok. Anadolu burjuvazisi önlerinin açılmasını istiyormuş, peki önlerinde ne var? Sınai üretim, banka ve sigortacılık, turizm, toptan ve perakende ticaret, ithalat ve ihracat, tarım uluslararası tekellerin ve onların işbirlikçilerinin denetimindeyken kimi yıkıp geçmeyi düşünüyorlar? Yoksa otomotiv üretiminde, Fiat'a Reno'ya kafa tutmaya kalktılar da birileri taş mı koydu.

Türkiye uluslararası sermaye için aynı zamanda ucuz işgücüne dayalı üretim platformlarından biridir. Hem Türkiye pazarının ardına kadar uluslararası sermayeye açılması, hem de Türkiye'den uluslararası pazara mal akışının artması Türkiye'nin toplumsal yapısında önemli değişiklikler yaratmıştır, bu bir vakadır. Köyün ağırlığı azalmış ve kentinki artmıştır. Bu kaçınılmaz olarak Anadolu'daki burjuva tabakalaşmayı belirginleştirmiştir. Ama buradan yola çıkarak Anadolu-İstanbul burjuvazisi arasındaki çelişkileri belirleyici hale getirmek ancak ahmakların yapabileceği bir şeydir.

Türkiye ekonomik-mali sömürge haline dönüştürülmektedir. “Yükselen” Anadolu burjuvazisinin çıkarları bu bakımdan sermaye oligarşisi ile birebir örtüşmektedir. Çünkü bu sömürgeleşme süreci nedeniyle “yükselmiş”lerdir. “Yükseldikçe” de aralarındaki sınıf ittifakı güçlenmektedir. Feryat edenler yükselmeyip geriye düşenlerdir ki, onların ateşi de cürümleri kadar yer yakıyor. Bugün sömürgeleşme süreci siyasi yönden de derinleşiyor. Bu alanda da sermaye oligarşisi ile Anadolu burjuvazisi arasında birliktelik vardır. Her ikisi de yeni sömürge devlet yapısının sömürgecilik doğrultusunda yeniden yapılandırılmasını istiyorlar, her ikisi de hararetle AB'ye iltihak etme yanlısıdırlar. Anayasanın bu doğrultuda değiştirilmesinden yanadır. Bugün Türkiye'deki burjuva egemenler arasındaki kavganın özü, ordu-sermaye devletini sermaye-ordu devletine dönüştürmektir. Doğaldır ki devletin bu yeniden yapılandırılması sürecinde her burjuva grup, ekonomik ve politik gücü oranında devlet olanaklarından pay sahibi olmak için rekabet halinde olacaklardır. En büyüklerle daha az büyükler arasında itişip kakışmalar olacaktır, ama temel çıkarları aynıdır. Devletin bu dönüştürülme sürecinden “demokratiklik” beklemek boşunadır. Türkiye dünya pazarına “ucuz işgücü” üzerinden dahil olmaktadır. Uluslararası tekeller ve her türden işbirlikçinin, bu “cennet”i korumak için devleti demokratikleştirmeye değil şiddet tekelini kendi ellerine daha sıkı almaya yönelecekleri ve yöneldikleri açıktır. Gerisi palavradır. Yağcı'nın gizlemeye çalıştığı ikinci temel gerçek budur. O, eski devletin yeniden yapılandırılmasını alkışlarken yerine konmak isteneni gözlerden kaçırmaya çalışıyor.

Üretici güçler gelişiyormuş

Hani nerede? Gelişmenin yönü nereye doğru? Dünyanın herhangi bir yerinde temel üretim sektörlerinde rekabeti konu alan verimlilik artışı daha çok makineleşme düzeyinin yükselmesi, emeğin üretkenliğinin artmasından mı kaynaklanıyor yoksa işgücüne yapılan ödemelerin düşürülmesinden mi? Eğer öyleyse Çin, Hindistan, Vietnam, Brezilya. Türkiye vb. ülkeler üretim teknikleri daha üstün olduğu için mi uluslararası tekellerin üretim platformları haline dönüştüler. Bunun yegane sebebinin ucuz işgücü olduğu açık değil mi? Kuşkusuz geri kapitalist ülkeler emperyalist tekeller için birer üretim-yatırım platformlarına dönüştükleri oranda, bu ilişki geri üretim ilişkilerini yıkıcı bir etki altına alacaktır ve böyle de oldu. Ne var ki erkinin bu yıkımı sanayi devrimi dönemindeki gibi devrimci sonuçlar yaratmadı, yaratamazdı da. Çünkü sanayi devrimi bilimin en yoğun tarzda üretime uygulanmasına dayanıyordu, bu şiddetli rekabetin hem nedeni hem sonucuydu. Bugünki emperyalist tekellerin küresel hakimiyet çağında rekabet emeğin üretkenliğinin yükseltilmesinden çok emek gücüne yapılan ödemenin düşürülmesi temelinde şiddetleniyor. Sermaye merkezileşiyor, küçükleri-ortaları dağıtıyor, daha büyükleri en büyüklere perçinliyor ama bu sermaye üretimde yoğunlaşmıyor. Bu da yıkılanın, dağıtılanın bir elde toplanmasına neden oluyor ama yerine daha ileri,gelişken, üretkenliği büyüten, üretici güçleri geliştiren bir yoğunlaşmaya neden olmuyor. Sermaye ucuz işgücü yoluyla emek gücünü yağmalıyor ama bu yağmadan elde ettiği parayı daha çok emeğin üretkenliğini artırmak için yatırmak yerine daha çok ya spekülasyona ya da satın alma ve birleşmeye ayırıyor. Sermaye yıkıyor ama yeterince kurmuyor. Sonuçta bir yanda emek gücünü satmak işsizler iş bulamıyor diğer yanda sermaye yatırım yapacak alan bulamıyor. Bir yanda canlı üretici güç diğer yanda sermayeye dönüşmüş üretivi güç çürüyor. Yağcı'nın gizlemeye çalıştığı üçüncü çarpıcı gerçek budur. Emperyalist tekeller geri üretim ilişkilerini yıkıyor ama yerine 18. yy.ın vahşi kapitalist sömürüsünü geçiriyor. Yağcı, bunu üretici güçlerin gelişimi gibi gösteriyor.

Solcu olmak değişimci olmakmış

“Solcu olmak değişimci olmaktır” diyor Yağcı. Hayır bay Yağcı, Kokuşmuş bir dönek: Nabi Yağcı Burjuvazi; ne zaman sosyalizme, Marksizme, devrime yönelik saldırının şiddetini artırmak istese dönekleri yardıma çağırır ve en kirli-aşağılık ilişkilerini bunlara yaptırır. Bunlar; burjuvaların bacakları arasında, tasmalarının uzunluğunca bir o yana bir bu yana koşuşturan fino köpekleri gibi kendilerine verilen kemikleri hak ettiklerini göstermek için boylarına poslarına bakmadan sağa sola havlaşıp dururlar. Nabi Yağcı da onlardan biridir. Ortalığa yalan bombaları atarak gerçekleri gizleme çabasıyla -hem de Marksist literatüre yaslanarak- nasıl alçak bir tetikçi olduğunu gösterme fırsatını her zamanki gibi yine kaçırmamıştı. Neşe Düzel'le Taraf gazetesinde yayınlanan röportajı, (30/06/2008) onun düşkün kişiliğini bir kez daha gözler önüne serdi.

Orta sınıf büyüyormuş

Kim görmüş? Diyor ki Yağcı, “Proletarya ile burjuvaziden oluşan iki kutuplu dünya oluşacak diye beklerken orta sınıf büyüdü. Bugün dünyayı değiştirecek olan bu orta sınıftır; küçük üreticiler ve girişimciler.” Bu, öylesine yaygın bir görüş halini aldı ki, bir çok kişi bu yalanın büyüsüne kapılmış görünüyor. Oysa dünyanın bu yanında olduğu gibi Türkiye'de de hareket tam tersi yönde. Orta tabakalar eriyor ve sınıflar iki keskin kutupta toplaşıyor. Sermayenin merkezileşme düzeyi birkaç yıl öncesine göre bile muazzam denecek derecede yükselmişken başka türlü olması mümkün mü? Mesela perakende ticarette büyük sermayenin hakimiyeti büyürken bakkal sayısı artabilir mi? Ya da Çin'den düşük maliyetle ayakkabı ithal edilirken Gedikpaşa'daki ayakkabı imalatçılarının sayısı çoğalabilir mi? Uluslararası tekeller tarımsal ürün üretim ve ticaretini denetim altına almışken çay, tütün, fındık, zeytin vb. küçük üreticiler bir yana, orta düzey üreticilerin dahi bu tekellerle rekabet şansı olabilir mi? Eğitim ve sağlık birer sermaye yatırım alanı haline giderek daha büyük bir hızla dönüşürken bu alanlardaki serbest meslek sahiplerinin sayısı artırılabilir mi? Kimmiş bu büyüyen orta sınıflar, küçük üreticiler? Neden kusuyorlar bu yalanları? Sorunun yanıtı açık: İşçi sınıfının saflarının her geçen gün daha da büyüdüğünü, zengin-yoksul ayrımının giderek daha da keskinleştiğini gizlemek için.

Anadolu burjuvazisi demokratmış

Ne yapmışlar? Diyor ki Yağcı, “Anadolu'da burjuvalar nesnel olarak demokrattır. Gelişmek ve önlerinin açılmasını istiyorlar.” Ne yazık ki onun anlattığı bu masala inanan çok kişi var. Hatta bugünkü politik ortamı, MÜSİAD-TÜSİAD kavgası olarak açıklama eğilimi bir hayli yaygın. Ne kavgasıymış bu? Antep burjuvazisi, özelleştirme sürecinde TÜPRAŞ'ın satın alınmasına dair Koç'la rekabete mi girişti. Yoksa Maraş burjuvazisi, Ereğli Demir Çelik'e mi talip oldu? Biz farkına varmadan Denizlili havlucular İstanbul burjuvazisi ile pazar kavgasına mı tutuştu? Uydurmanın sonu yok. Anadolu burjuvazisi önlerinin açılmasını istiyormuş, peki önlerinde ne var? Sınai üretim, banka ve sigortacılık, turizm, toptan ve perakende ticaret, ithalat ve ihracat, tarım uluslararası tekellerin ve onların işbirlikçilerinin denetimindeyken kimi yıkıp geçmeyi düşünüyorlar? Yoksa otomotiv üretiminde, Fiat'a Reno'ya kafa tutmaya kalktılar da birileri taş mı koydu.

Türkiye uluslararası sermaye için aynı zamanda ucuz işgücüne dayalı üretim platformlarından biridir. Hem Türkiye pazarının ardına kadar uluslararası sermayeye açılması, hem de Türkiye'den uluslararası pazara mal akışının artması Türkiye'nin toplumsal yapısında önemli değişiklikler yaratmıştır, bu bir vakadır. Köyün ağırlığı azalmış ve kentinki artmıştır. Bu kaçınılmaz olarak Anadolu'daki burjuva tabakalaşmayı belirginleştirmiştir. Ama buradan yola çıkarak Anadolu-İstanbul burjuvazisi arasındaki çelişkileri belirleyici hale getirmek ancak ahmakların yapabileceği bir şeydir.

Türkiye ekonomik-mali sömürge haline dönüştürülmektedir. “Yükselen” Anadolu burjuvazisinin çıkarları bu bakımdan sermaye oligarşisi ile birebir örtüşmektedir. Çünkü bu sömürgeleşme süreci nedeniyle “yükselmiş”lerdir. “Yükseldikçe” de aralarındaki sınıf ittifakı güçlenmektedir. Feryat edenler yükselmeyip geriye düşenlerdir ki, onların ateşi de cürümleri kadar yer yakıyor. Bugün sömürgeleşme süreci siyasi yönden de derinleşiyor. Bu alanda da sermaye oligarşisi ile Anadolu burjuvazisi arasında birliktelik vardır. Her ikisi de yeni sömürge devlet yapısının sömürgecilik doğrultusunda yeniden yapılandırılmasını istiyorlar, her ikisi de hararetle AB'ye iltihak etme yanlısıdırlar. Anayasanın bu doğrultuda değiştirilmesinden yanadır. Bugün Türkiye'deki burjuva egemenler arasındaki kavganın özü, ordu-sermaye devletini sermaye-ordu devletine dönüştürmektir. Doğaldır ki devletin bu yeniden yapılandırılması sürecinde her burjuva grup, ekonomik ve politik gücü oranında devlet olanaklarından pay sahibi olmak için rekabet halinde olacaklardır. En büyüklerle daha az büyükler arasında itişip kakışmalar olacaktır, ama temel çıkarları aynıdır. Devletin bu dönüştürülme sürecinden “demokratiklik” beklemek boşunadır. Türkiye dünya pazarına “ucuz işgücü” üzerinden dahil olmaktadır. Uluslararası tekeller ve her türden işbirlikçinin, bu “cennet”i korumak için devleti demokratikleştirmeye değil şiddet tekelini kendi ellerine daha sıkı almaya yönelecekleri ve yöneldikleri açıktır. Gerisi palavradır. Yağcı'nın gizlemeye çalıştığı ikinci temel gerçek budur. O, eski devletin yeniden yapılandırılmasını alkışlarken yerine konmak isteneni gözlerden kaçırmaya çalışıyor.

Üretici güçler gelişiyormuş

Hani nerede? Gelişmenin yönü nereye doğru? Dünyanın herhangi bir yerinde temel üretim sektörlerinde rekabeti konu alan verimlilik artışı daha çok makineleşme düzeyinin yükselmesi, emeğin üretkenliğinin artmasından mı kaynaklanıyor yoksa işgücüne yapılan ödemelerin düşürülmesinden mi? Eğer öyleyse Çin, Hindistan, Vietnam, Brezilya. Türkiye vb. ülkeler üretim teknikleri daha üstün olduğu için mi uluslararası tekellerin üretim platformları haline dönüştüler. Bunun yegane sebebinin ucuz işgücü olduğu açık değil mi? Kuşkusuz geri kapitalist ülkeler emperyalist tekeller için birer üretim-yatırım platformlarına dönüştükleri oranda, bu ilişki geri üretim ilişkilerini yıkıcı bir etki altına alacaktır ve böyle de oldu. Ne var ki erkinin bu yıkımı sanayi devrimi dönemindeki gibi devrimci sonuçlar yaratmadı, yaratamazdı da. Çünkü sanayi devrimi bilimin en yoğun tarzda üretime uygulanmasına dayanıyordu, bu şiddetli rekabetin hem nedeni hem sonucuydu. Bugünki emperyalist tekellerin küresel hakimiyet çağında rekabet emeğin üretkenliğinin yükseltilmesinden çok emek gücüne yapılan ödemenin düşürülmesi temelinde şiddetleniyor. Sermaye merkezileşiyor, küçükleri-ortaları dağıtıyor, daha büyükleri en büyüklere perçinliyor ama bu sermaye üretimde yoğunlaşmıyor. Bu da yıkılanın, dağıtılanın bir elde toplanmasına neden oluyor ama yerine daha ileri,gelişken, üretkenliği büyüten, üretici güçleri geliştiren bir yoğunlaşmaya neden olmuyor. Sermaye ucuz işgücü yoluyla emek gücünü yağmalıyor ama bu yağmadan elde ettiği parayı daha çok emeğin üretkenliğini artırmak için yatırmak yerine daha çok ya spekülasyona ya da satın alma ve birleşmeye ayırıyor. Sermaye yıkıyor ama yeterince kurmuyor. Sonuçta bir yanda emek gücünü satmak işsizler iş bulamıyor diğer yanda sermaye yatırım yapacak alan bulamıyor. Bir yanda canlı üretici güç diğer yanda sermayeye dönüşmüş üretivi güç çürüyor. Yağcı'nın gizlemeye çalıştığı üçüncü çarpıcı gerçek budur. Emperyalist tekeller geri üretim ilişkilerini yıkıyor ama yerine 18. yy.ın vahşi kapitalist sömürüsünü geçiriyor. Yağcı, bunu üretici güçlerin gelişimi gibi gösteriyor.

Solcu olmak değişimci olmakmış

“Solcu olmak değişimci olmaktır” diyor Yağcı. Hayır bay Yağcı, solcu olmak devrimci olmaktır. Bu bir tercih sorunu değil, nesnelliğin yarattığı bir zorunluluktur. 20. yy.da en kaba haliyle söylersek iki tür solculuk vardı. Biri, kapitalizm içinde kalarak hakları genişletme ve buradan sosyalizme ilerleme, diğeri, kapitalizmi yıkma. Bir başka deyişle reformcu ve devrimci sol Kokuşmuş bir dönek: Nabi Yağcı Burjuvazi; ne zaman sosyalizme, Marksizme, devrime yönelik saldırının şiddetini artırmak istese dönekleri yardıma çağırır ve en kirli-aşağılık ilişkilerini bunlara yaptırır. Bunlar; burjuvaların bacakları arasında, tasmalarının uzunluğunca bir o yana bir bu yana koşuşturan fino köpekleri gibi kendilerine verilen kemikleri hak ettiklerini göstermek için boylarına poslarına bakmadan sağa sola havlaşıp dururlar. Nabi Yağcı da onlardan biridir. Ortalığa yalan bombaları atarak gerçekleri gizleme çabasıyla -hem de Marksist literatüre yaslanarak- nasıl alçak bir tetikçi olduğunu gösterme fırsatını her zamanki gibi yine kaçırmamıştı. Neşe Düzel'le Taraf gazetesinde yayınlanan röportajı, (30/06/2008) onun düşkün kişiliğini bir kez daha gözler önüne serdi.

Orta sınıf büyüyormuş

Kim görmüş? Diyor ki Yağcı, “Proletarya ile burjuvaziden oluşan iki kutuplu dünya oluşacak diye beklerken orta sınıf büyüdü. Bugün dünyayı değiştirecek olan bu orta sınıftır; küçük üreticiler ve girişimciler.” Bu, öylesine yaygın bir görüş halini aldı ki, bir çok kişi bu yalanın büyüsüne kapılmış görünüyor. Oysa dünyanın bu yanında olduğu gibi Türkiye'de de hareket tam tersi yönde. Orta tabakalar eriyor ve sınıflar iki keskin kutupta toplaşıyor. Sermayenin merkezileşme düzeyi birkaç yıl öncesine göre bile muazzam denecek derecede yükselmişken başka türlü olması mümkün mü? Mesela perakende ticarette büyük sermayenin hakimiyeti büyürken bakkal sayısı artabilir mi? Ya da Çin'den düşük maliyetle ayakkabı ithal edilirken Gedikpaşa'daki ayakkabı imalatçılarının sayısı çoğalabilir mi? Uluslararası tekeller tarımsal ürün üretim ve ticaretini denetim altına almışken çay, tütün, fındık, zeytin vb. küçük üreticiler bir yana, orta düzey üreticilerin dahi bu tekellerle rekabet şansı olabilir mi? Eğitim ve sağlık birer sermaye yatırım alanı haline giderek daha büyük bir hızla dönüşürken bu alanlardaki serbest meslek sahiplerinin sayısı artırılabilir mi? Kimmiş bu büyüyen orta sınıflar, küçük üreticiler? Neden kusuyorlar bu yalanları? Sorunun yanıtı açık: İşçi sınıfının saflarının her geçen gün daha da büyüdüğünü, zengin-yoksul ayrımının giderek daha da keskinleştiğini gizlemek için.

Anadolu burjuvazisi demokratmış

Ne yapmışlar? Diyor ki Yağcı, “Anadolu'da burjuvalar nesnel olarak demokrattır. Gelişmek ve önlerinin açılmasını istiyorlar.” Ne yazık ki onun anlattığı bu masala inanan çok kişi var. Hatta bugünkü politik ortamı, MÜSİAD-TÜSİAD kavgası olarak açıklama eğilimi bir hayli yaygın. Ne kavgasıymış bu? Antep burjuvazisi, özelleştirme sürecinde TÜPRAŞ'ın satın alınmasına dair Koç'la rekabete mi girişti. Yoksa Maraş burjuvazisi, Ereğli Demir Çelik'e mi talip oldu? Biz farkına varmadan Denizlili havlucular İstanbul burjuvazisi ile pazar kavgasına mı tutuştu? Uydurmanın sonu yok. Anadolu burjuvazisi önlerinin açılmasını istiyormuş, peki önlerinde ne var? Sınai üretim, banka ve sigortacılık, turizm, toptan ve perakende ticaret, ithalat ve ihracat, tarım uluslararası tekellerin ve onların işbirlikçilerinin denetimindeyken kimi yıkıp geçmeyi düşünüyorlar? Yoksa otomotiv üretiminde, Fiat'a Reno'ya kafa tutmaya kalktılar da birileri taş mı koydu.

Türkiye uluslararası sermaye için aynı zamanda ucuz işgücüne dayalı üretim platformlarından biridir. Hem Türkiye pazarının ardına kadar uluslararası sermayeye açılması, hem de Türkiye'den uluslararası pazara mal akışının artması Türkiye'nin toplumsal yapısında önemli değişiklikler yaratmıştır, bu bir vakadır. Köyün ağırlığı azalmış ve kentinki artmıştır. Bu kaçınılmaz olarak Anadolu'daki burjuva tabakalaşmayı belirginleştirmiştir. Ama buradan yola çıkarak Anadolu-İstanbul burjuvazisi arasındaki çelişkileri belirleyici hale getirmek ancak ahmakların yapabileceği bir şeydir.

Türkiye ekonomik-mali sömürge haline dönüştürülmektedir. “Yükselen” Anadolu burjuvazisinin çıkarları bu bakımdan sermaye oligarşisi ile birebir örtüşmektedir. Çünkü bu sömürgeleşme süreci nedeniyle “yükselmiş”lerdir. “Yükseldikçe” de aralarındaki sınıf ittifakı güçlenmektedir. Feryat edenler yükselmeyip geriye düşenlerdir ki, onların ateşi de cürümleri kadar yer yakıyor. Bugün sömürgeleşme süreci siyasi yönden de derinleşiyor. Bu alanda da sermaye oligarşisi ile Anadolu burjuvazisi arasında birliktelik vardır. Her ikisi de yeni sömürge devlet yapısının sömürgecilik doğrultusunda yeniden yapılandırılmasını istiyorlar, her ikisi de hararetle AB'ye iltihak etme yanlısıdırlar. Anayasanın bu doğrultuda değiştirilmesinden yanadır. Bugün Türkiye'deki burjuva egemenler arasındaki kavganın özü, ordu-sermaye devletini sermaye-ordu devletine dönüştürmektir. Doğaldır ki devletin bu yeniden yapılandırılması sürecinde her burjuva grup, ekonomik ve politik gücü oranında devlet olanaklarından pay sahibi olmak için rekabet halinde olacaklardır. En büyüklerle daha az büyükler arasında itişip kakışmalar olacaktır, ama temel çıkarları aynıdır. Devletin bu dönüştürülme sürecinden “demokratiklik” beklemek boşunadır. Türkiye dünya pazarına “ucuz işgücü” üzerinden dahil olmaktadır. Uluslararası tekeller ve her türden işbirlikçinin, bu “cennet”i korumak için devleti demokratikleştirmeye değil şiddet tekelini kendi ellerine daha sıkı almaya yönelecekleri ve yöneldikleri açıktır. Gerisi palavradır. Yağcı'nın gizlemeye çalıştığı ikinci temel gerçek budur. O, eski devletin yeniden yapılandırılmasını alkışlarken yerine konmak isteneni gözlerden kaçırmaya çalışıyor.

Üretici güçler gelişiyormuş

Hani nerede? Gelişmenin yönü nereye doğru? Dünyanın herhangi bir yerinde temel üretim sektörlerinde rekabeti konu alan verimlilik artışı daha çok makineleşme düzeyinin yükselmesi, emeğin üretkenliğinin artmasından mı kaynaklanıyor yoksa işgücüne yapılan ödemelerin düşürülmesinden mi? Eğer öyleyse Çin, Hindistan, Vietnam, Brezilya. Türkiye vb. ülkeler üretim teknikleri daha üstün olduğu için mi uluslararası tekellerin üretim platformları haline dönüştüler. Bunun yegane sebebinin ucuz işgücü olduğu açık değil mi? Kuşkusuz geri kapitalist ülkeler emperyalist tekeller için birer üretim-yatırım platformlarına dönüştükleri oranda, bu ilişki geri üretim ilişkilerini yıkıcı bir etki altına alacaktır ve böyle de oldu. Ne var ki erkinin bu yıkımı sanayi devrimi dönemindeki gibi devrimci sonuçlar yaratmadı, yaratamazdı da. Çünkü sanayi devrimi bilimin en yoğun tarzda üretime uygulanmasına dayanıyordu, bu şiddetli rekabetin hem nedeni hem sonucuydu. Bugünki emperyalist tekellerin küresel hakimiyet çağında rekabet emeğin üretkenliğinin yükseltilmesinden çok emek gücüne yapılan ödemenin düşürülmesi temelinde şiddetleniyor. Sermaye merkezileşiyor, küçükleri-ortaları dağıtıyor, daha büyükleri en büyüklere perçinliyor ama bu sermaye üretimde yoğunlaşmıyor. Bu da yıkılanın, dağıtılanın bir elde toplanmasına neden oluyor ama yerine daha ileri,gelişken, üretkenliği büyüten, üretici güçleri geliştiren bir yoğunlaşmaya neden olmuyor. Sermaye ucuz işgücü yoluyla emek gücünü yağmalıyor ama bu yağmadan elde ettiği parayı daha çok emeğin üretkenliğini artırmak için yatırmak yerine daha çok ya spekülasyona ya da satın alma ve birleşmeye ayırıyor. Sermaye yıkıyor ama yeterince kurmuyor. Sonuçta bir yanda emek gücünü satmak işsizler iş bulamıyor diğer yanda sermaye yatırım yapacak alan bulamıyor. Bir yanda canlı üretici güç diğer yanda sermayeye dönüşmüş üretivi güç çürüyor. Yağcı'nın gizlemeye çalıştığı üçüncü çarpıcı gerçek budur. Emperyalist tekeller geri üretim ilişkilerini yıkıyor ama yerine 18. yy.ın vahşi kapitalist sömürüsünü geçiriyor. Yağcı, bunu üretici güçlerin gelişimi gibi gösteriyor.

Solcu olmak değişimci olmakmış

“Solcu olmak değişimci olmaktır” diyor Yağcı. Hayır bay Yağcı, solcu olmak devrimci olmaktır. Bu bir tercih sorunu değil, nesnelliğin yarattığı bir zorunluluktur. 20. yy.da en kaba haliyle söylersek iki tür solculuk vardı. Biri, kapitalizm içinde kalarak hakları genişletme ve buradan sosyalizme ilerleme, diğeri, kapitalizmi yıkma. Bir başka deyişle reformcu ve devrimci sol vardı. Reformcu yol sonuçsuzdu, ama belirli bir süre kapitalizm içinde hakları genişletme yoluyla geçici uzlaşmalar nesnel olarak mümkündü. Bugün bunun olanağı yok. Sen uzlaşmak istesen de burjuvazi seninle uzlaşmıyor. Çünkü onun da önünde emek gücünü daha çok yağmalamak dışında bir çıkış yok. Çünkü o başka türlü ayakta kalamaz.

Yağcı takımı bunları bilmez mi? Bilir. Ama onların derdi başka. Rejim krizde. Devlet yenilenecek, sorun da burada. Kriz nasıl aşılacak? “Değişim”le mi, devrimle mi? Uluslararası tekeller, işbirlikçi sermaye oligarşisi ve bütün büyük burjuvazi, liberaller takımı ve dönekler koalisyonu “değişim” diyor. Ve bu “değişim”i, halkın demokrasi talebiyle maskelemeye çalışıyorlar. Onların “değişim”i ve demokrasisinde faşizmi yıkmak değil, sermayenin çıkarları doğrultusunda devleti yeniden yapılandırmak vardır. Oysa devrimciler, tekellerin demokrasisi değil, halk konseylerine dayalı, politik özgürlüğün teminat altına alındığı, faşizmin yıkıldığı ve emperyalizmle birlikte bağların kesildiği, sosyalizmi hedefleyen ezilenlerin ve halklarımızın özgürlük bahçesini kurmayı hedefliyor. Yağcı, kendi anladığı demokrasi ve “değişim”in ne menem bir şey olduğunu çok iyi özetlemiş. “Cumhuriyetçilerle demokratlar arasındaki mücadele, Silikon Vadisi ile Teksas'ın mücadelesi aslında. Eğer mücadeleyi Obama; yani bilişim sanayi kazanırsa, dünyanın önü açılacak. Dünyada değişim demokrasi yönünde olacak. Petrol ve silah fabrikatörleri kazanırsa dünyada gerginlik ve çatışma daha da yayılacak.” İşte her şey bu kadar açık. “Demokrasi”- “değişim” in özü neymiş? Emperyalist tekelci gruplardan birini desteklemek! Buna, baklayı ağzından çıkarmak denir.

Atılım gazetesinin 224. sayısında yayınlanan köşedir. vardı. Reformcu yol sonuçsuzdu, ama belirli bir süre kapitalizm içinde hakları genişletme yoluyla geçici uzlaşmalar nesnel olarak mümkündü. Bugün bunun olanağı yok. Sen uzlaşmak istesen de burjuvazi seninle uzlaşmıyor. Çünkü onun da önünde emek gücünü daha çok yağmalamak dışında bir çıkış yok. Çünkü o başka türlü ayakta kalamaz.

Yağcı takımı bunları bilmez mi? Bilir. Ama onların derdi başka. Rejim krizde. Devlet yenilenecek, sorun da burada. Kriz nasıl aşılacak? “Değişim”le mi, devrimle mi? Uluslararası tekeller, işbirlikçi sermaye oligarşisi ve bütün büyük burjuvazi, liberaller takımı ve dönekler koalisyonu “değişim” diyor. Ve bu “değişim”i, halkın demokrasi talebiyle maskelemeye çalışıyorlar. Onların “değişim”i ve demokrasisinde faşizmi yıkmak değil, sermayenin çıkarları doğrultusunda devleti yeniden yapılandırmak vardır. Oysa devrimciler, tekellerin demokrasisi değil, halk konseylerine dayalı, politik özgürlüğün teminat altına alındığı, faşizmin yıkıldığı ve emperyalizmle birlikte bağların kesildiği, sosyalizmi hedefleyen ezilenlerin ve halklarımızın özgürlük bahçesini kurmayı hedefliyor. Yağcı, kendi anladığı demokrasi ve “değişim”in ne menem bir şey olduğunu çok iyi özetlemiş. “Cumhuriyetçilerle demokratlar arasındaki mücadele, Silikon Vadisi ile Teksas'ın mücadelesi aslında. Eğer mücadeleyi Obama; yani bilişim sanayi kazanırsa, dünyanın önü açılacak. Dünyada değişim demokrasi yönünde olacak. Petrol ve silah fabrikatörleri kazanırsa dünyada gerginlik ve çatışma daha da yayılacak.” İşte her şey bu kadar açık. “Demokrasi”- “değişim” in özü neymiş? Emperyalist tekelci gruplardan birini desteklemek! Buna, baklayı ağzından çıkarmak denir.

Atılım gazetesinin 224. sayısında yayınlanan köşedir. solcu olmak devrimci olmaktır. Bu bir tercih sorunu değil, nesnelliğin yarattığı bir zorunluluktur. 20. yy.da en kaba haliyle söylersek iki tür solculuk vardı. Biri, kapitalizm içinde kalarak hakları genişletme ve buradan sosyalizme ilerleme, diğeri, kapitalizmi yıkma. Bir başka deyişle reformcu ve devrimci sol vardı. Reformcu yol sonuçsuzdu, ama belirli bir süre kapitalizm içinde hakları genişletme yoluyla geçici uzlaşmalar nesnel olarak mümkündü. Bugün bunun olanağı yok. Sen uzlaşmak istesen de burjuvazi seninle uzlaşmıyor. Çünkü onun da önünde emek gücünü daha çok yağmalamak dışında bir çıkış yok. Çünkü o başka türlü ayakta kalamaz.

Yağcı takımı bunları bilmez mi? Bilir. Ama onların derdi başka. Rejim krizde. Devlet yenilenecek, sorun da burada. Kriz nasıl aşılacak? “Değişim”le mi, devrimle mi? Uluslararası tekeller, işbirlikçi sermaye oligarşisi ve bütün büyük burjuvazi, liberaller takımı ve dönekler koalisyonu “değişim” diyor. Ve bu “değişim”i, halkın demokrasi talebiyle maskelemeye çalışıyorlar. Onların “değişim”i ve demokrasisinde faşizmi yıkmak değil, sermayenin çıkarları doğrultusunda devleti yeniden yapılandırmak vardır. Oysa devrimciler, tekellerin demokrasisi değil, halk konseylerine dayalı, politik özgürlüğün teminat altına alındığı, faşizmin yıkıldığı ve emperyalizmle birlikte bağların kesildiği, sosyalizmi hedefleyen ezilenlerin ve halklarımızın özgürlük bahçesini kurmayı hedefliyor. Yağcı, kendi anladığı demokrasi ve “değişim”in ne menem bir şey olduğunu çok iyi özetlemiş. “Cumhuriyetçilerle demokratlar arasındaki mücadele, Silikon Vadisi ile Teksas'ın mücadelesi aslında. Eğer mücadeleyi Obama; yani bilişim sanayi kazanırsa, dünyanın önü açılacak. Dünyada değişim demokrasi yönünde olacak. Petrol ve silah fabrikatörleri kazanırsa dünyada gerginlik ve çatışma daha da yayılacak.” İşte her şey bu kadar açık. “Demokrasi”- “değişim” in özü neymiş? Emperyalist tekelci gruplardan birini desteklemek! Buna, baklayı ağzından çıkarmak denir.

Atılım gazetesinin 224. sayısında yayınlanan köşedir. solcu olmak devrimci olmaktır. Bu bir tercih sorunu değil, nesnelliğin yarattığı bir zorunluluktur. 20. yy.da en kaba haliyle söylersek iki tür solculuk vardı. Biri, kapitalizm içinde kalarak hakları genişletme ve buradan sosyalizme ilerleme, diğeri, kapitalizmi yıkma. Bir başka deyişle reformcu ve devrimci sol vardı. Reformcu yol sonuçsuzdu, ama belirli bir süre kapitalizm içinde hakları genişletme yoluyla geçici uzlaşmalar nesnel olarak mümkündü. Bugün bunun olanağı yok. Sen uzlaşmak istesen de burjuvazi seninle uzlaşmıyor. Çünkü onun da önünde emek gücünü daha çok yağmalamak dışında bir çıkış yok. Çünkü o başka türlü ayakta kalamaz.

Yağcı takımı bunları bilmez mi? Bilir. Ama onların derdi başka. Rejim krizde. Devlet yenilenecek, sorun da burada. Kriz nasıl aşılacak? “Değişim”le mi, devrimle mi? Uluslararası tekeller, işbirlikçi sermaye oligarşisi ve bütün büyük burjuvazi, liberaller takımı ve dönekler koalisyonu “değişim” diyor. Ve bu “değişim”i, halkın demokrasi talebiyle maskelemeye çalışıyorlar. Onların “değişim”i ve demokrasisinde faşizmi yıkmak değil, sermayenin çıkarları doğrultusunda devleti yeniden yapılandırmak vardır. Oysa devrimciler, tekellerin demokrasisi değil, halk konseylerine dayalı, politik özgürlüğün teminat altına alındığı, faşizmin yıkıldığı ve emperyalizmle birlikte bağların kesildiği, sosyalizmi hedefleyen ezilenlerin ve halklarımızın özgürlük bahçesini kurmayı hedefliyor. Yağcı, kendi anladığı demokrasi ve “değişim”in ne menem bir şey olduğunu çok iyi özetlemiş. “Cumhuriyetçilerle demokratlar arasındaki mücadele, Silikon Vadisi ile Teksas'ın mücadelesi aslında. Eğer mücadeleyi Obama; yani bilişim sanayi kazanırsa, dünyanın önü açılacak. Dünyada değişim demokrasi yönünde olacak. Petrol ve silah fabrikatörleri kazanırsa dünyada gerginlik ve çatışma daha da yayılacak.” İşte her şey bu kadar açık. “Demokrasi”- “değişim” in özü neymiş? Emperyalist tekelci gruplardan birini desteklemek! Buna, baklayı ağzından çıkarmak denir.

Atılım gazetesinin 224. sayısında yayınlanan köşedir. aslında. Eğer mücadeleyi Obama; yani bilişim sanayi kazanırsa, dünyanın önü açılacak. Dünyada değişim demokrasi yönünde olacak. Petrol ve silah fabrikatörleri kazanırsa dünyada gerginlik ve çatışma daha da yayılacak.” İşte her şey bu kadar açık. “Demokrasi”- “değişim” in özü neymiş? Emperyalist tekelci gruplardan birini desteklemek! Buna, baklayı ağzından çıkarmak denir.

Atılım gazetesinin 224. sayısında yayınlanan köşedir.

“Solcu olmak değişimci olmaktır” diyor Yağcı. Hayır bay Yağcı, solcu olmak devrimci olmaktır. Bu bir tercih sorunu değil, nesnelliğin yarattığı bir zorunluluktur. 20. yy.da en kaba haliyle söylersek iki tür solculuk vardı. Biri, kapitalizm içinde kalarak hakları genişletme ve buradan sosyalizme ilerleme, diğeri, kapitalizmi yıkma. Bir başka deyişle reformcu ve devrimci sol vardı. Reformcu yol sonuçsuzdu, ama belirli bir süre kapitalizm içinde hakları genişletme yoluyla geçici uzlaşmalar nesnel olarak mümkündü. Bugün bunun olanağı yok. Sen uzlaşmak istesen de burjuvazi seninle uzlaşmıyor. Çünkü onun da önünde emek gücünü daha çok yağmalamak dışında bir çıkış yok. Çünkü o başka türlü ayakta kalamaz.

Yağcı takımı bunları bilmez mi? Bilir. Ama onların derdi başka. Rejim krizde. Devlet yenilenecek, sorun da burada. Kriz nasıl aşılacak? “Değişim”le mi, devrimle mi? Uluslararası tekeller, işbirlikçi sermaye oligarşisi ve bütün büyük burjuvazi, liberaller takımı ve dönekler koalisyonu “değişim” diyor. Ve bu “değişim”i, halkın demokrasi talebiyle maskelemeye çalışıyorlar. Onların “değişim”i ve demokrasisinde faşizmi yıkmak değil, sermayenin çıkarları doğrultusunda devleti yeniden yapılandırmak vardır. Oysa devrimciler, tekellerin demokrasisi değil, halk konseylerine dayalı, politik özgürlüğün teminat altına alındığı, faşizmin yıkıldığı ve emperyalizmle birlikte bağların kesildiği, sosyalizmi hedefleyen ezilenlerin ve halklarımızın özgürlük bahçesini kurmayı hedefliyor. Yağcı, kendi anladığı demokrasi ve “değişim”in ne menem bir şey olduğunu çok iyi özetlemiş. “Cumhuriyetçilerle demokratlar arasındaki mücadele, Silikon Vadisi ile Teksas'ın mücadelesi aslında. Eğer mücadeleyi Obama; yani bilişim sanayi kazanırsa, dünyanın önü açılacak. Dünyada değişim demokrasi yönünde olacak. Petrol ve silah fabrikatörleri kazanırsa dünyada gerginlik ve çatışma daha da yayılacak.” İşte her şey bu kadar açık. “Demokrasi”- “değişim” in özü neymiş? Emperyalist tekelci gruplardan birini desteklemek! Buna, baklayı ağzından çıkarmak denir.

Atılım gazetesinin 224. sayısında yayınlanan köşedir. içinde hakları genişletme yoluyla geçici uzlaşmalar nesnel olarak mümkündü. Bugün bunun olanağı yok. Sen uzlaşmak istesen de burjuvazi seninle uzlaşmıyor. Çünkü onun da önünde emek gücünü daha çok yağmalamak dışında bir çıkış yok. Çünkü o başka türlü ayakta kalamaz.

Yağcı takımı bunları bilmez mi? Bilir. Ama onların derdi başka. Rejim krizde. Devlet yenilenecek, sorun da burada. Kriz nasıl aşılacak? “Değişim”le mi, devrimle mi? Uluslararası tekeller, işbirlikçi sermaye oligarşisi ve bütün büyük burjuvazi, liberaller takımı ve dönekler koalisyonu “değişim” diyor. Ve bu “değişim”i, halkın demokrasi talebiyle maskelemeye çalışıyorlar. Onların “değişim”i ve demokrasisinde faşizmi yıkmak değil, sermayenin çıkarları doğrultusunda devleti yeniden yapılandırmak vardır. Oysa devrimciler, tekellerin demokrasisi değil, halk konseylerine dayalı, politik özgürlüğün teminat altına alındığı, faşizmin yıkıldığı ve emperyalizmle birlikte bağların kesildiği, sosyalizmi hedefleyen ezilenlerin ve halklarımızın özgürlük bahçesini kurmayı hedefliyor. Yağcı, kendi anladığı demokrasi ve “değişim”in ne menem bir şey olduğunu çok iyi özetlemiş. “Cumhuriyetçilerle demokratlar arasındaki mücadele, Silikon Vadisi ile Teksas'ın mücadelesi aslında. Eğer mücadeleyi Obama; yani bilişim sanayi kazanırsa, dünyanın önü açılacak. Dünyada değişim demokrasi yönünde olacak. Petrol ve silah fabrikatörleri kazanırsa dünyada gerginlik ve çatışma daha da yayılacak.” İşte her şey bu kadar açık. “Demokrasi”- “değişim” in özü neymiş? Emperyalist tekelci gruplardan birini desteklemek! Buna, baklayı ağzından çıkarmak denir.

Atılım gazetesinin 224. sayısında yayınlanan köşedir.