“Bir kız çocuğuna sahip olmak, komşunun ağacını sulamak gibidir. Bitkiyi yetiştirmek için emek ve zaman harcanıyor, ama meyvesini başkaları topluyor.”
Bu Nepal atasözü, erkek egemen zihniyetin kadına bakış açısını özetliyor. Dünyanın her yerinde kadın bir nesne olarak görülüyor ve “erkeğe hizmet etmek” dışında bir anlamı da yoktur! Kadının aile içinde de bir yeri yoktur. Çünkü o, asıl olarak bir gün yuvadan uçup gidecektir! O nedenle; belli bir yaştan sonra okutmaya, masraflarını karşılamaya, yükünü taşımaya gerek yoktur! Ve ilk fırsatta başkasına ait(!) olan bu 'yük'ten kurtulunmak istenir. Bundan dolayı kız çocukları küçük yaşta evlendirilir.
Dünyada her gün 70 binin üstünde genç kadın, istekleri dışında evlendiriliyor. Küçük yaşta ve zorla yapılan evliliklere coğrafyamızın da yabancı olmadığı bir gerçek. Bugün Kürdistan'da kadınların %16.1'i 10-14 yaş, %67'si 15-19 yaşlarında evlendiriliyor. Bu rakamlar, kadına yönelik cinsel köleliğin ne boyutta olduğunu ortaya koyuyor. Gelenek ve görenekler adı altında gerici feodal değer yargılarıyla meşrulaştırılan bu evliliklerde kadının bedeni adeta yağmalanıyor. Çocuk yaşta zorla yapılan bu evliliklerle ataerkil sistem kendini yeniden üretiyor ve ataerkil egemen yapıyı koruyor.
Kız çocuğunun rızası olmadan yapılan evlilikler farklı biçimlerde yaşanır. Kimi zaman berdel, kimi zaman da başlık parası karşılığında... Çoğu zaman dışarda oyun oynarken öğrenir kız çocukları, yabancı birileriyle başka bir yere gideceklerini! Bu çocuklar hiç tanımadığı insanlarla, bilinmeyen bir yere korkuyla gider... Artık gelin olmuştur! Küçük gelin... Aniden büyümüştür! Bu küçük kız çocukları, “gelin” gittiği evdeki çocuklarla oynayarak büyür! Çoğu kız çocuğu regl olmaya “kocasının” yanında başlar. Küçük yaşta “kocasının” elinde büyümesi daha iyi görülür! Ev, aile ve çocuk sorumlulukları, çocuk yaşta omuzlanır. İlk doğumları da 14-18 yaş arası gerçekleşir. Küçük bedenleri ergenlik evresini daha geçirmeden, kendi çocuğuyla birlikte büyümek zorunda kalır. Bu yaşta kadının sırtına bindirilen bu yük, onların bedensel gelişimlerini de psikolojilerini de çok ciddi bir biçimde yaralar.
Ataerkil sistemin gerici değer yargılarından dolayı bu çocuklar her gün cinsel yaşamın travmasını, korkusunu yaşamak zorunda kalır. Bedenleri psikolojik ve fiziksel olarak erken yaşta çöker/yıpranır. Çocukluğuna sığdırılan korkuyla büyür...
Kadının bedenini ve ruhunu alçaltan ve kendine yabancılaştıran bu tabloda asırlık gelenekler kız çocuklarının kabusu olmaya devam ediyor. Bırakalım kendi bedeni üzerinde söz sahibi olmasını, ona yaşam hakkı dahi tanınmıyor. Cinselliğin kadına öcü olarak gösterildiği toplumda, bu çocukların neler yaşadığını düşünmek bile tüyler ürpertmeye yetiyor! Hem bedenleri üzerindeki bu cinsel baskıya, hem de aile kurmak ve yükünü taşıma sorumluluğuna katlanmak zorunda kalıyorlar.
Sosyal yaşama hiç katılma şansı olmayan küçük “gelinler”, dört duvar arasına sıkıştırılmış yaşamlarıyla erkenden büyümek zorunda kalıyorlar.
Atılım gazetesinin 224. sayısında yayınlanan köşedir.