Sosyalizm, tarihin toplumsal bir biçimi olduğu kadar bir toplumsal örgütlenme projesidir. Kendini sosyalist olarak tanımlamış herkesin gerçekleştirmek ve ondan sonra daha da geliştirmek zorunda olduğu bir hedeftir bu. Ve bu toplumsal hedefe ulaşabilmek için bireysel yaşamlarımızı da bir devrim projesi gibi örgütlemek zorunluluğumuz vardır.
'80’lerin ilk yarısından başlayarak sosyalizmin itibarını düşürmek için her türlü propagandaya başvuranlar, özellikle 12 Eylül öncesi devrimciliğimizle ilgili olur olmaz eleştirilerde bulunur, bazen de safsatalar üretirler. Sosyalist kimliğinden çıkmış ve saf değiştirmişler birey olmayı bilmediğimizden, aşkı yaşamamış olduğumuzdan vb. dem vururlar.
Kuşkusuz '60’ların ortalarından '70’lerin başına dek devrimci yolda yürüyenler bireysel olarak daha seçkin ve birikimliydiler. 24 yaşında idama giden Deniz, cezaevinde Erdal Öz’e: “Biz edebiyattan geldik reis” diyordu. Beethoven’i Neruda’yı, Lorca’yı, Einsenstein’i, Podovkin’i ne kadar sevdiğini anlatıyordu. “İnsanlığın büyük kültür mirasını ancak devrimciler anlayabilir, en iyi onlar değerlendirebilir. Bilime inananların ötekilere üstünlüğüdür bu” saptamasını yapıyordu. Ancak '70’lerin ortalarına doğru, devrimci hareket henüz derinleşemeden yaygınlaşıp kitlesel olarak gelişirken daha çok halklaştı.
Devrimcileşenler artık yaşadıkları koşullara isyan eden gettoların ve taşranın çocuklarıydı. Elbette içinden gelinen kültürünün unsurlarını da kendileriyle birlikte devrimci saflara taşımışlardı. Sorun, bu kültürün unsurlarının varlığı değil, bu doğum izlerini hızla silecek sosyalist kültürü ve yaşam tarzını yerleştirme eksikliğindedir. Bunun bizim saflardaki en ironik örneklerinden biri de “bacı” edebiyatıdır. Kadınlar özellikle '77’lerden itibaren birdenbire bacı oluverdiler! Bir delikanlının bir bayan arkadaşa ilgi duyduğunu, “bacı” demekten vazgeçtiğinde anlar olduk! Ancak aşkın yaşanmadığı, bireyselleşemediğimiz eleştirileri oldukça abartılı ve tek yanlıdır.
Bir kez içinde bulunduğu kurulu düzeni reddetmek önemli bir karar verme sürecidir. Ve en bireysel seçimdir. Bireyselleşmek de toplumsallaşarak ulaşabileceğimiz bir pozisyondur. Ama burada bireysellik diye sözü edilen aslında bireycilik olduğundan ondan uzak olabilmek devrimci bir erdem sayılmalıdır.
Devrimciliğin hızla kitleselleşmesinin olumsuz sonuçları elbette olmuştur. Ancak giyinişiyle duruşuyla ve tavrıyla “bu devrimci biri” denilecek bir havanın varlığı da eksiklik olarak görülmemelidir. Görünüm bir aidiyeti ortaya koyuyordu. Ama en önemlisi ortakça davranma, ortakça paylaşma ve ortakça gelişme iradesiydi. Birlikte var olduğunu hissettiren bir ortaklaşacılık, bencilliğin erdemsizlik ve en büyük ayıp sayıldığı bir yaşam anlayışı az şey değildir.
Evet, kültürel gelişim istenilen oranda değildi belki. Ve sanki herkesin biraz acelesi vardı. Nasıl olmasındı ki? Devrim yapacaktık. Ve bu coğrafyada bir iç savaş süreci yaşanıyordu. Hızlı gelişmek zorunluluğu vardı. Ve en iyiler yok ediliyordu hiç durmadan. Bu topraklarda 17’sinde çocuklar asıldı. Arkadaşlarıyla top çevirip, ilk sevdalarını yaşamaya hazır yaştaydılar, yaşayamadılar. Koşullar elvermiyordu. Kendi koyduğumuz engellerden çok sürecin getirdiği yaşamın engelleri çıkıyordu önümüze. İnsan, çağından sorumludur. Onlar sorumluluk duyuyorlardı. İnsandılar.
Bir keşif dönemiydi. Hayatın ve ideolojinin, teorinin, pratiğin tüm sorunları önümüze dökülmüştü. Sorunları hazır buldular, acemiydiler, acemiydik. Ama henüz liseye başlamamış gençler, çatır çatır Lenin’in Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı’nı anlatabilirdi size. Birikime inanılıyordu, henüz hafızasızlaşmak uğramamıştı yakınlarımıza.
Onca acıyı, omuz başındakinin düşüşünü, yoldaş ölümlerini, faşist saldırganlığın her türünü yaşadılar, işkenceleri gördüler, katılaştılar biraz. Gladkov’un “Çimento-Fabrika” adlı romanının kadın kahramanı; Daşa’dır. İç savaşın acıları karşısında katılaşmış, bağışlamayı unutmuş Daşa… Kendini, acı çektiği o düzeni değiştirmeye adar. Bizim kadınlarımızsa Daşa olmaya özenmemişlerdir. Belki bazen çiçekten prangaları olmuştur, bilinmez. Kadın olduklarını unutmaya çalıştıklarını söylemek yanlıştır.
Bağışlamanın unutulduğu koşullar vardır. Ama sevgisizlik başka bir şeydir. Direnmek ve ayakta kalmayı seçmek başka… Eğer aşk yaşanmadıysa, cezaevi kapılarında bekleyen, direnmenin ilk kıvılcımlarını tutuşturan genç kadınlar kimdi? “Görülmüştür” damgasını taşıyan tüm söyleşiler tanıktır yaşananlara… Eleştiriler bizi, özellikle de gençleri kendimize karşı örgütlemeye, insanları politikayla yaşamın sorunları karşısında tavır almaktan alıkoymaya yöneliktir.
Ama hiçbir güç sosyalizmin dünya üzerinde bir sistem olarak var olduğunu, bir deney olarak yaşandığını, bu topraklarda sosyalizm adına kitlesel olarak mücadele edildiğini ve her şeye karşın sosyalizmin gündemde olduğu gerçeğini değiştiremez. Sosyalizm için bedeller ödenmiştir ve ödenmektedir. Şimdi açıklıkla böyle bir amacı, böyle bir iktidarı istediğimizin bilinciyle muhalif olmanın ötesine geçen bir yapıcılık sergilemek zamanıdır. Böyle bir amaçla çalışmaktır işimiz. Ve sosyalizm düşmanlarının ideolojik ve politik olarak netlikle karşılarında durmaktır.
Bunun yanında hayatın her alanındaki çalışmadan, her düzeydeki örgütlenmeye kadar paylaşım ve kolektif yaklaşım ve ortakça üretimi esas almak gerekmektedir. Gelecek toplum için öngördüğümüz dayanışma ve paylaşma ilkesi, önce kolektif yapıda ve gündelik pratiğin her alanında uygulanmak zorundadır. Kitleler için sosyalizm öneriyorsak, güvenilir olmamız gerekir. Bu da katılımcı bir yönlendirme, eksiksiz bir kolektif tarz, yüklendiği görevi yerine getirilmesi gereken bir “iş” olarak görmeyen yaratıcı bir çalışma anlayışıyla mümkün olacaktır.
Bu durum kuşkusuz devrimcinin toplumsal hayatın her alanında “farklı” olması demektir. Öyle ki, yaşam tarzlarıyla, duruşlarıyla, dirençleri, mertlikleri, sözünün eri oluşları ve çözüm üretme yetenekleriyle öncü ve örnek insanlar olup bulundukları her alanda tebarüz edebilmelidirler. Toplumun içinde toplumun dilini konuşurken aynı zamanda bir referans kaynağı olabilmelidirler. Ve onları belirleyen tek özellikleri bir kolektifte yer almaları değil, varlıklarıyla kolektif çalışmaya güç katan, üretken ve kararlı insanlar oluşları olmalıdır.
Attıkları her adımda, tuttukları her dalda, gece ve gündüz sosyalizmle yoğrulmalıdırlar. Sosyalizmi öğrenirken öğreten, bizzat varlıkları ve duruşlarıyla bir propaganda unsuru olan militanlar olmalıdırlar. Kuşkusuz bu yeni bir insan tipi olma yolunda da ilerlemektir. Sıradanın üstüne çıkmaktır. Bir güç ve güven kaynağı ve çekim merkezi olmanın olanaklarına alan açmaktır. Ve bu durumda, yeni bir düzen peşindeki bir kolektif kendi çalışması ve görünümüyle gelecek toplum konusunda bir fikir verebilmelidir. Böyle bir durumda her bireysel davranış, hal ve hareket kolektif sorumluluğun bir parçası olacaktır. Ve davranış biçimimiz yalnız birey olarak bizim hanemize değil, kolektif kimliğimize dönük değerlendirilecektir. Bu yüzden gündelik yapıp etmelerimizi dikkatlice düzenlemek gerekecektir. Birey olarak yaptığımız her davranış, iyi ya da kötü, mensubu olduğumuz kolektifin hanesine yazılacaktır. Dolayısıyla davranışlarımız daima hepimiz adına değerlendirilecektir.
Egemen sınıfın hayatın tümü üstündeki iktidarı, yalnızca şiddet tekelini ve baskı gücünü elinde tutmasından kaynaklanmaz. Burjuvazinin iktidar güvencesi gündelik hayatı yeniden üretebilmesindedir. Farklı sınıf kesimlerini kendi vazgeçilmezliğine ve kültürünün seçeneksizliğine inandırabilecek mekanizmaları harekete geçirtebilmesindedir. Burjuvazinin iktidarını gündelik hayat içinde yeniden üretebilme yeteneği göz önüne alındığında, gündelik hayat ve hatta bireysel ilişkiler egemen olanın da egemenlik altına alınanın da en sıkı mücadele alanlarından biri olarak belirir. Eğer bu mücadelede eksiğimiz varsa beynimizde ve yüreğimizde var olan sosyalist iktidar isteğini yeterince maddi güce dönüştürmeyi beceremediğimizdendir demek yerinde olur.
Gündelik hayat, verili bir toplumun kolektif bilinçaltından beslenir ve onu besler. Gündelik hayat geri beslenmenin toplumsal yeri olarak tanımlanır. O düşünülebilen ve toplumsal pratikten çıkarılabilen, belirlenmiş ve ayrışmış tüm etkinliklerden arta kalan şeydir. Ve toplumsal bütünün ürünüdür. “Böyle bir toplumda devrim, insanlar gündelik hayatlarını sürdüremez hale geldiklerinde başlar. İnsanlar günlük hayatlarını sürdürdüğü sürece eski ilişkiler yeniden oluşur” diyor Henri Lefebvre. Bu yüzden devrimci mücadelenin katılımcıları açısından ilk yapılması gereken gündelik hayatın devrimcileştirilmesidir.
Devrimci açısından burjuva yaşam tarzını reddetmek örgütlü siyasallaşmayla başlar. Bu aynı zamanda gelenekleri, alışkanlıkları, eski değerleri terk etme yoluna girmek demektir. Seçim yapmak, geride bırakmaktır. Devrimcinin kendini üretmesi ve donanımlarını yenilemesi kolektif çalışma atmosferinde gerçekleşir. Onun mücadele dışındaki gündelik yapıp etmeleri kolektifleşmesinin ya da düzenle bağlarını güçlendirmenin kanallarını açabilir. Hayatımızın her alanını sosyalizmin gündemde olduğunu bilerek kurmak gerekir. Özel ve genel devrimci yaşamda kesinlikle iç içe geçmektedir. Sosyalist devrimci daima bu bilinçle hareket etmeli, kendi özgüllüğünü ve benzersiz bireyselliğini geliştirirken, tarzını yaratırken ortalamanın dışında bir öncü ve örnek birey olduğunun farkında olmalı ve bunun farkına varılmasını da sağlamalıdır.
Atılım gazetesinin 224. sayısında yayınlanan köşedir.