Başbakan Erdoğan, Kafkasya'da savaşın ateşlendiği günlerde “Kafkasya İstikrar ve İşbirliği Platformu” adıyla bir pakt önerisinde bulundu. Öneri, 2000 yılı Ocak ayında dönemin Cumhurbaşkanı Demirel'in dillendirdiği “Kafkasya İstikrar Paktı” (KİP) önerisinin güncellenmesi özelliği taşıyor. Demirel'in KİP önerisi, süreç içerisinde gündemden düşmüş, Türkiye dahi sahip çıkmamıştı.
Şimdi, yaşanan savaşın daha dumanları tüterken Başbakan Erdoğan aynı öneriyle gündeme geldi. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül öneriye sahip çıktı. Sonrasında ise Erdoğan, Dışişleri Bakanı Ali Babacan ve dış politika danışmanı Ahmet Davutoğlu'nu da yanına alarak Gürcistan ve Rusya ziyaretine çıktı ve bir kez de öneriyi buralarda dillendirdi. Burjuva basında öneriyle ilgili, “aktif dış politika” ve “Türkiye'nin Kafkasya'ya müdahalesi” fikri etrafında şiirsel yazılar yazdı. Fakat önerinin içeriği ve çerçevesi bir tarafa, henüz ismi bile net değil. Erdoğan ve Gül'ün aynı günlerde birinin “Kafkaslar İttifakı”, diğerinin “Kafkas İstikrar Forumu” dediği ve en son Erdoğan'ın “Kafkas İstikrar ve İşbirliği Platformu” olarak değiştirdiği önerinin isminin dahi net olmaması, önerinin bir alt yapısının olmadığını, içeriğinin de sonradan doldurulmak üzere boş bırakıldığını gösteriyor.
İçeriksiz olması, meselenin çok boyutlu ve emperyalist rekabetin temel gündemlerinden birine dönüştüğü dikkate alındığında, Türk burjuvazisinin bölgesel düzeyde de olsa bağımsız dış politika izleyememesi ve ancak esas aktörlerin gölgesinde bir politika kuvveti olmasıyla uyumludur. Bu çerçevede Kafkaslardaki gelişmelere bağlı olarak rol kapma arayışını yansıtmaktadır. Geleneksel olarak izlenegelen politika çerçevesinde bir anlam taşımaktadır. Bu nedenle, Erdoğan'ın daha ilk açıklamasında “ABD ve AB'nin de katılımı”nı istemesi, içeriğinin ve “istikrar” arayışının çerçevesini çizmektedir.
Türk burjuva devleti, Kafkaslarda istikrarın mı, yoksa istikrarsızlığın mı bir parçasıdır? Yine Türkiye, nasıl ve hangi doğrultuda bir istikrar ve işbirliği arayışındadır?
Türkiye'nin izlediği bölge politikalarının ABD'nin emperyalist çıkarlarıyla uyumlu ve bu çıkarların uzantısı olduğu tarihsel ve güncel deneyimlerle sabittir. Kafkas politikası öncelikle buradan anlamlandırılmalıdır.
Türk burjuvazisi, Soğuk Savaş sonrasının dengeleri içerisinde bölgesel yayılmacı bir güç olarak konumlanmaya çalıştı, kendi hinderlantında “aktif politika” izleme arayışına girdi. Azerbeycan ve Gürcistan başta olmak üzere Orta Asya ve Kafkaslarla siyasi ve ticari ilişkilerini geliştirdi. Bir dizi sermaye yatırımına girdi. Karadeniz Ekonomik İşbirliği gibi ekonomik ve siyasi örgütlenmelerin aktif yürütücüsü oldu. Şüphesiz ki bu yönelim içerisinde tayin edici olanı Bakü-Tiflis-Ceyhan (BTC) boru hattıdır. BTC, Türkiye'nin ABD politikalarına bağlılığının ve bölge üzerinde süren emperyalist rekabete dahil olmasının en önemli halkasıdır. Boru hattı, '90'lı ve 2000'li yıllar boyunca Türk dış politikasının en fazla mesai harcadığı konuların başında gelmektedir. Fakat bu proje her şeyden önce ABD emperyalizminin bir projesidir; Orta Asya petrol ve doğal gazı ve bunun transfer koridoru üzerindeki denetimini sağlama arayışını yansıtmaktadır. ABD, hattın iktisaden avantajlı olmamasına rağmen, Rusya'ya karşı siyaseten bütün ağırlığını koymasıyla gerçekleşti.
Türk burjuva devleti Kafkasya politikası bakımından taraftır; “istikrar ve işbirliği”nin değil, istikrarsızlığın bir parçasıdır. ABD ve AB'yi sürece dahil etmeye çalışması ve yine Gürcistan'la kurduğu ilişkiler taraf olmasıyla uyumludur. ABD'nin emperyalist çıkarları ve Türk burjuvazisinin yayılmacı emelleri doğrultusunda bir “istikrar” arayışını yansıtmaktadır. Mevcut dengeler içerisinde Rusya'nın bu öneriyi kabul etmesi düşünülemez. O halde bu, istikrarsızlığın bir tarafı olarak Rusya ve bağlaşıklarına karşı bir pakt olabilir ancak. Türkiye Rusya'yı doğrudan karşısına almayı göze alamasa da ve hatta geride kalan dönem boyunca iktisadi ilişkilerini geliştirme arayışında olsa da; bölge üzerindeki emperyalist rekabetin savaşla birlikte keskinleşmesi, bütün bölge ülkelerini hızla taraf olmaya zorlamaktadır. Savaşla ilgili acil olarak toplanan NATO Dışişleri Bakanları zirvesi öncesinde, ABD Dışişleri Bakanı Rice'ın, “NATO'nun, Rusya'nın, stratejik amaçlarına ulaşmasına engel olacağı, Avrupa'da yeni bir Demir Perdeye izin vermeyeceği",” Gürcistan'daki işgalden ötürü Rusya'yı cezalandıracağı” açıklamaları bile, NATO üyesi olan Türkiye'nin istikrarsızlığın tarafı olacağını göstermeye yeter. Bu tabloda, Türkiye geleneksel olarak olduğu gibi, dolaysızca ABD ve AB politikaları lehine taraf durumundadır.
Diğer taraftan bu öneri, Rusya'nın benimsemeyeceği, diğer bölge ülkelerinin Rusya'nın yeni konumunu ve yönelimlerini dikkate alarak denge siyaseti izleyecekleri, Türkiye'nin Ermenistan'la ilişkileri dikkate alındığında, daha baştan ölü doğmuş bir öneridir.
Gürcistan-Rusya savaşı gösterdi ki, Kaf dağının ardı artık o kadar da uzak değildir. “İnsani yardım” adı altında Gürcistan'a seferber edilen ABD savaş gemileri, Boğazlardan geçmek için Türkiye'nin karasularında beklemektedir. Montrö anlaşmasını kendisinin ihlal etmesi anlamına gelecek olan savaş gemilerinin geçmesine izin vermesi, bölgesel savaşı yeni bir düzeye taşımaya adaydır.
Türk burjuvazisi ve işbirlikçi AKP Hükümeti, istikrar ve barış sahte söylemi etrafında emperyalist savaşa, bölgesel ihtiraslarını da katarak dahil olmaktadır. Fakat yine de, Türkiye, Kafkaslarda barışa katkıda bulunmak istiyor ise, buna, tarihi Ermeni soykırımı nedeniyle Ermeni halkından özür dileyerek başlayabilir.
Atılım gazetesinin 224. sayısında yayınlanan köşedir.