Tersanelerde yaşanan seri iş cinayetlerini araştırmak üzere kurulan Meclis Araştırma Komisyonu, zoraki başladığı çalışmalarını, hazırladığı raporla tamamladı. Komisyon, geç de olsa raporunu Meclis'e sundu. Komisyon, hazırladığı raporla, dişiyle tırnağıyla havzada yaşam mücadelesini büyüten, sınıf sendikacılığı ve fiili meşru mücadelenin parlak örneklerini yaratan Limter-İş Sendikası'nın taleplerinin haklılığını teslim etti. Böylece, Tuzla tersanelerinin işçiler için cehennem, patronlar için ise bir cennet olduğu, bu kez Meclis katında itiraf edildi. Tuzla tersaneler havzasında seri iş cinayetlerine karşı mücadelenin zemini daha da güçlendi.
Peki, sadece Tuzla'da mı mücadelenin zemini güçlendi? Hayır. Öyle ya işçilerin yaşamları sadece Tuzla'da mı risk altında? İş cinayetleriyle, işçileri yavaş yavaş ölüme götüren meslek hastalıklarıyla farklı iş yerlerinde, madenlerde, inşaatlarda, deride, tekstilde, radyoloji alanında karşılaşılmıyor mu? Yaşam hakkı mücadelesi genel bir karakter kazanmıyor mu? Diğer sektörlerde, örneğin sadece son altı ayda basına yansıyan 16 ölümle tersanelerden daha fazla işçiye mezar olan kara elmas ocaklarında iş güvenliği ve işçi sağlığı mücadelesi neden büyümüyor? Neden itirazlar yükselmiyor? Hemen hemen hepsinde az ya da çok sendikal faaliyetin olduğu bu iş kollarında çıkan sesin toplamı, neden bir Tuzla etmiyor? Öyle ise Tuzla'nın sırrı ne?
Ortada bir sır falan yok aslanda. Tuzla'da bir avuç öncü işçi ve sendikacı, sahip oldukları sınıf bilinci gereği, on binlerce tersane işçisinin her gün yüz yüze geldiği sorunların çözümü için mücadele ediyor. Bıkmadan, usanmadan, gözaltı ve tutuklama terörüne rağmen, patronların kara çalmalarına aldırmaksızın sınıf sendikacılığı çizgisi doğrultusunda yaşam hakkı mücadelesini büyütüyor. Bunun için protestoculukla yetinmiyor, hesap sorma temelinde hak alıcı bir mücadele yürütüyorlar. Suçluya her seferinde suçüstü yapıyorlar. Mücadeleyi işçilerin yaşam alanlarına taşıyor. Fiili grevle mücadeleyi havza çapına yayıyor, Tuzla'dan yola çıkarak farklı toplumsal kesimlerin birliği ve dayanışmasını güçlendiriyor.
Peki iş cinayetleri sadece tersanelerle mi sınırlı? Kuşkusuz hayır. Türkiye'nin her yanı Tuzla! Zonguldak'tan Urfa'ya, Bursa'dan Adana'ya, İstanbul'dan Kayseri'ye göçerek, patlayarak, düşerek, elektrik akımına kapılarak ve ezilerek yaşamlarını yitiren işçilerin 'kader'leri aynı. Örneğin, 2006'da Çalışma Bakanlığı verilerine göre; 916 kişi iş cinayetlerine kurban gitti, 3 bin 233 işçi ise yaralandı, 758 işçi sakat kaldı, 121 işçi de çeşitli sağlık sorunları oluştu. 2006'da iş cinayeti şampiyonu inşaat oldu. Yaklaşık her üç ölümün biri inşaat sektöründe yaşandı. İnşaatı metal, dokuma, nakliyat gibi sektörler izledi.
Yaşam hakkı mücadelesi genel bir karakter kazanmıyor mu? Kazanıyor. Çalışma Bakanlığı verileri, iş cinayeti sayısının emperyalist küreselleşme saldırganlığına bağlı olarak her yıl yükseldiğine işaret ediyor. Örneğin, 2003'te 680 kişi iş cinayetinde yaşamını yitirirken, bu sayı 2004'te 743'e, 2005'te 858'e, 2006'da 916'ya çıkıyor.
Öyle ise 'kader'leri aynı olanların mücadele yolları da artık kesişmelidir. Tuzla'dan kalkan umut gemisine diğer sektörler de ev sahipliği yapmalı, Tuzla tersaneler deneyimi diğer sektörlere de taşınmalıdır. Tabi bunun için iş cinayetleri tüm sektörlerde masaya yatırılmalı, değişik sendikalardan, değişik sektörlerden işçiler sorunlarını ve deneyimlerini paylaşmalıdır. Bu deneyimler uluslararası bir ölçek kazanmalı, işçi aileleri de sorunun muhatabı kılınmalıdır.
Yani, seri iş cinayetleri söz konusu olduğunda acıların da, mücadelenin de birleşmesinin zamanı geldi, geçiyor. Tuzla'nın öğrettiği bir diğer şey de budur. Tuzla, yalnız kaldığı ölçüde kazanımlar belli bir sınırı aşmamaktadır. Türkiye, Tuzlalaşmaya devam etmektedir. Dolayısıyla Tuzla, emperyalist küreselleşmenin ağır top atışları altında yaşam hakkı mücadelesinin birleştirilmesi ve genelleştirilmesi gerektiğini göstermektedir.
Bakan, Tuzla ile yatıp Tuzla ile kalkmaktan yakınmıştı... Bakanı hayal kırıklığına uğratmamalıyız! Çalışma Bakanı'na ve AKP Hükümetine Tuzla'nın açtığı yoldan ilerleyen işçilerin, yaşam hakkı ve çalışma koşulları için yürüttüğü mücadelenin kabusunu yaşatmalıyız.
Atılım gazetesinin 222. sayısında yayınlanan köşedir