Atılım Günlük Haber Bülteni Ana Sayfası
 
Erkek kalemlerden erk'ek dayanışması

Bir adam... Üstelik tanınmış... Entelektüel... Öğretim üyesi... Köşe yazarı, yazar... Düşünmüş, taşınmış ve harekete geçmiş, uygulamış... Eşinin başından kavanoz dolusu dışkıyı boşaltmış!!! Dışkı yedirme, surata işeme gibi işkence yöntemlerine bu coğrafyanın insanı yabancı sayılmaz. Zira işkencehanelerden yolu geçenler ya bu işkenceye maruz kalmışlardır ya da maruz kalanlardan bu kadar aşağılık, iğrenç bir yöntem olduğunu dinlemişlerdir. Bir de, OHAL sınırları içerisindeki Yeşilyurt köyüne yapılan bir baskında askerin Kürt köylülerine dışkı yedirme işkencesini, çoğumuz duymuşsunuzdur ve unutmamışsınızdır.

Polisin, askerin gözaltında ya da köy baskınında dışkı yedirme, surata sürme işkencesindeki amacını anlatmaya gerek yoktur. Herkesin malumu! Peki ya bu tanınmış entelektüel, eşinin başından bir kavanoz dışkıyı neden boşaltır? Akıllara durgunluk veren bu davranışın/işkencenin nedenini; yazarı olduğu Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Etyen Mahçupyan'dan okuyalım: “Ülkenin tanınmış entelektüellerinden Sevan Nişanyan, kendi ifadesiyle karısının bazı kadınlara yönelik gayri ahlaki davranışlarına yaptığı uyarılar sonuçsuz kalınca; 'şiddete şiddetle karşılık vermek yerine' bir jest yapmış ve karısının hak ettiği jestin de onun başına bir kavanoz dışkı dökmek olduğunu düşünmüş.” (1 Temmuz 2008 Taraf Gazetesi)

Bu nasıl bir entelektüel düzey(!)miş ki, Sevan Nişanyan, eşinin gayriahlaki (bu da neyse?!) davranışlarına karşı yaptığı uyarılar sonuçsuz kalınca; derin entelektüel bilgisini kullanarak bir insanın başından aşağı kavanoz dolu dışkıyı boşaltmanın, “şiddete şiddetle karşılık vermek yerine” bir “jest” olacağı kararına varmış. Ve bu kararını da uygulamış. Nişanyan'ın “jest”i buysa, kötü davranışı, şiddeti nasıl olur diye insan düşünürken bile tüyleri diken diken oluyor.

Nişanyan'ın mazereti ve işkencesini maruz gösterme çabası karşısında suskun kalan ya da savunanlara sormak lazım: Zamanın OHAL Valisi Hayri Kozakçıoğlu ya da herhangi bir işkenceci kalkıp bir gün; köylülere ya da herhangi bir işkence seansında mağdura b... yedirmenin şiddet uygulamak yerine bir “jest” olduğunu açıklasa ne düşünür, ne söylerler? Ne zamandan beri böyle b...lu fiiller şiddet, işkence olmaktan çıkıp “jest” oluverdi? Buradan fiil değil de, kimin yaptığı mı işkenceyi “hakaret”e, “jest”e dönüştürüyor?

Eğip bükmeden, açıkça Nişanyan'ın b...lu kavanoz fiilinin aşağılık bir işkence olduğunu; insanım diyen herkesin bunu teslim etmesi gerektiğini belirlemeliyiz. Böylesine aşağılık, çirkin bir davranışın/işkencenin “aile içi bir sorun” diyerek geçiştirilmesi de; “kötü, yanlış bir davranış” deyip ardından “ama”ların eklenmesi de, bir o kadar kabul edilemez davranış biçimleridir. Zira şiddetin her biçimi bu tür yaklaşımlardan beslenir, güç alır.

Ve gelelim erkek dayanışmasına: Olayın, işkencenin duyulması üzerine gazete içinden ve dışından 13 imzalı bir kınama metni hazırlanmış. Aynı metinde Agos Gazetesi yönetiminden Nişanyan'ın işine son verilmesi de istenmiş. Bu talep, Bilgi Üniversitesi'ne de iletilmiş. İşte bütün kıyamet de bundan sonra kopmuş. Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Etyen Mahçupyan, bu isteğin feministlerce Agos Gazetesi çalışanlarından imza alındıktan sonra eklendiğini ve 13 imzanın çoğunluğunun da gazete dışından feministlere ait olduğunu köşesinde anlatmış. Mahçupyan, bu kadarla kalmayıp, feministlere cepheden saldırarak tam bir erk'ek dayanışması sergilemiş. Tabii bu dayanışmayla aynı zamanda kendini de, bu çerçevede okurlarına tanıtmış! Mahçupyan, “13 Temmuz 2008 tarihinde Taraf Gazetesi'ndeki köşesinde yer alan feministlere saldırı cümlelerindeki erk'ek dayanışmasının çirkin örneklerinden bazılarını birlikte okumaya devam edelim: “...bizim tepkimizi beklemeden bir bildiri ile Agos aleyhine kampanyaya giriştiler...” Mahçupyan burada bir süreliğine olsa da haklı sayılabilir. Ancak ortaya konulan tutum şimdi çok açık olduğuna göre “görülen köy kılavuz istemez” sözünü anımsamakta yarar var. Kendine bir misyon biçeni ya da biçilen kişi ve kurumların hayattaki her tutumu, davranışı kamusal bir yan taşır. Dolayısıyla Mahçupyan, Nişanyan'la ya da benzer bir durumda kendi tutumunu belirliyorsa; -ki burada Agos yönetimince Nişanyan'la birlikte yürümeye devam denmiştir- o zaman gelecek eleştirilere de, teşhire de katlanmak, kabullenmek zorundadır. Eleştiri hakkı da, savunma hakkı da mevcuttur. Kararı verecek de okur kitlesidir, kamuoyudur diyelim ve devam edelim...

“... söz konusu hakaret eylemini anlamlandırmakla kalmadılar, bunun nasıl cezalandırılması gerektiğine karar verdiler ve üstelik bunu kendileriyle kurumsal hiçbir bağı olmayan bir yayın organından talep ettiler...” Okuduğumuz gibi Nişanyan'ın b...lu eylemi, kaşla göz arasında Mahçupyan'ın yazısında “hakaret”e dönüşüvermiş. Ne kadar basit öyle değil mi? Nişanyan'la dayanışma bununla da kalmayıp, feministlerin Agos'tan bu şahsın işine son verilmesini istemesi, Mahçupyan tarafından “küstahlık” olarak nitelenmiş. Üstelik feministlerin bu “küstahlığı”nı, kurumsal hiçbir bağı olmayan bir yayın organından talep”i ne bağlamış. Aslında Mahçupyan, bu tespitinin ve saldırısının kofluğunun farkında. Ama onu da, “Böylesine küstahça bir tavrın aslında aktivist eylem biçiminin parçası olduğunu söyleyenler çıkabilir...” diyerek yenilir, yutulur hale getirmeye çalışmış. Bu açıklamadaki “küstahlık”, tam tamına Mahçupyan'a yakışıyor. Ve bir konuda birilerinden bir talepte bulunmak için “kurumsal bir bağ” gerekmediğini sokakta oynayan çocuklara sorsanız bilirler. Ancak tutarsızlık ve erk'ekliği savunmak için kendini hasretmiş Mahçupyan, uyduruk “tez”lerden medet umuyor. Bu savunudan Mahçupyan'ın feminizmin marjinal kalmasındaki büyük(!) tespitini de öğrenmiş olduk. Birlikte okuyalım: “Hak aramayı bir tür militanlığa dönüştürmekle kalmıyor, bunu da açıkça saldırgan bir modalite içinde yürütüyorlar. Sonuç marjinalleşme...” İşte size liberal demokrat yazardan bir başka inci! Dikkat edin! Şayet hak alma/aramayı “militanlığa dönüştürürseniz marjinalleşmekten kurtulamazsınız! Bakın feministler bu sorunla ilgili bildiri yayınlayıp “hak aramayı bir tür militanlığa dönüştürerek” marjinalliklerini perçinlemiş oluyorlar. Erk'ekliği savunmak Mahçupyan'ın gözünü öylesine karartmış ki; en küçük hak kırıntısını elde etmenin bile militan bir mücadele gerektirdiğini unutuvermiş. Anladık, kendileri liberalinden demokrat da; bu kadarı da fazla! Mahçupyan'ın erk'ek dayanışmasına dair savunuları, pardon saldırıları bu kadarla sınırlı değil. Ancak biz bu kadarla yetinip, biraz da 13 Temmuz 2008 tarihli Taraf Gazetesindeki bir başka erk'ek dayanışmasına bakalım. Manifesto'm köşe yazarı Yıldıray Oğur da “Şirince'deki yangını feministler mi çıkardı?” başlıklı yazıda Sevan Nişanyan'ı savunmuş!

Oğur, b...lu kavanozun Nişanyan'ın eşinin başından aşağı boşaltmasını; “Kavanoz, dışkı, karı-koca kavgası diyeyim. Siz zaten gereksiz yere bütün hikayeyi biliyorsunuz” diyerek “kol kırılır yen içinde kalır” demeye getirmiş. Ve bütün savunusunu, “İlk baskıları yıllardır elden ele dolaşan, Cumhuriyet ve Kemalizm ile ilgili pek çok tabuyu tuz buz eden kitabı Yanlış Cumhuriyet çıktı, birden bire merkez medyanın manşetlerinde, birinci sayfalarında sanki dün olmuş gibi kendine yer buldu” fikri üzerinden kurmuş. Doğrudur, Ermeni düşmanlığıyla malul İkitelli medyasının böyle bir işkence malzemesine saldırması, kullanması sürpriz sayılmaz. Ancak bundan da başka bir sonuç çıkarmak gerekmez mi? İş erk'ekliği savunmaya gelince akıl, mantık işlemez oluyor. Oğur, feministlerin yayınladığı bildiriyi ve taleplerini de şöyle değerlendirmiş:

“Sevan Nişanyan'ın neredeyse cemiyetinden dışlanmasını istediler.” Pardon, mesele neydi? Nişanyan'ın eşinin başından dışkı dolu kavanozu boşaltması şiddet değil de ne acaba? Ama merak etmeyin, senin ve sizin gibi dayanışmacılar varken ne Nişanyan ne de kadına yönelik şiddet uygulayanlar cemiyetten falan dışlanmazlar. O cemiyetten bu gücü aldıklarına, oradan beslendiklerine göre siz sakın korkmayın, öyle bir şey olmaz! Özrü kabahatinden beter dedirten Oğur'un şu satırlarına ne demeli: “Nişanyan'ın akıl sağlığı yerinde kişiler tarafından tasvip edilmeyecek davranışından da daha tehlikeli olan, bu töre meclisinde alınmış kararlar gibi duran korkutucu ve kastını aşmış çıkış aslında.” Dikkat edin, Nişanyan'ın fiilinin eleştirilerek tavır alınması, Nişanyan'ın uyguladığı şiddetten/işkenceden daha tehlikeli görülüyor. Bu işkencenin mahkum edilerek teşhir edilmesi, “töre meclislerinde alınmış kararlar”a benzetiliyor. Olayın, şiddetin teşhirinde varsa bir çarpıtma onu açıkla! Olayın yakın zamanda mı, uzun süre önce mi olduğu, davranışı aşağılık olmaktan çıkarmaz. Feministlerin bu sorunla ilgili tavır almalarından da bir anormallik yok. Sen, sizler neden tavır almıyorsunuz? Pardon, pardon, öyle ya çok net bir tutum içerisindeler... Nişanyan'ın şiddetini dışkılamasını feministlerin bazı tutarsızlıklarına saldırarak ya da bu coğrafyadaki Ermeni düşmanlarının olayı/sorunu malzeme yapmasını eleştirerek temizlemeye çalışıyorlar. Ve berbat bir erk'ek dayanışması sergiliyorlar!!! Hayatta her davranışın bir karşılığı vardır/olmalıdır. Şayet herhangi bir davranışla/durumla ilgili tutum almada birileri zorlanıyorsa; ayrıntılar denizine dalarak medet umar. Lafı eveleyip gevelemek; misilleme, karşı saldırıya geçerek tutarsızlığını, tarafgirliğini gizlemeye çalışarak kendini ya da savunduğunu haklı çıkarmak için her çeşit davranış mubah görülür. Nişanyan'ın eşine yönelik şiddeti/ işkencesi meselesinde de bir kısım köşe erkek yazarlarının tutumu aynen böyle! Çırpındıkça batıyorlar!.. Dikkat edin!!!

Atılım gazetesinin 222. sayısında yayınlanan köşedir