Atılım Günlük Haber Bülteni Ana Sayfası
 
Turnalar hala eksik

Her şey, 6 Ağustos 1945’te mavi göğün altında aydınlık bir yaz sabahında olupbitti. Adına her nedense “Soğuk Savaş” denilen, sosyalizmi durdurma savaşını başlatacak ilk nükleer bomba, B -29 tipi bir ABD bombardıman uçağıyla Hiroşima kentinde bir hastanenin üzerinde patlatıldı. Saat 8.15’ti. Bomba, 15 bin tonluk TNT’nin patlayıcı gücüne eşdeğerdi ve “Küçük Oğlan” (Little Boy) adını taşıyordu. Üç gün sonra “Şişman Adam” (Fat Man) Nagazaki’ye atıldı. Bu bombanın patlama gücü, 21 bin tonluk TNT’ye eşitti. Aralık 1945 tarihinde resmi kaynaklar ölenlerin 140 bin kişi olduğunu söylediler. Nagazaki'de ölenlerin sayısı ise 70 ila 100 bin arasındaydı. Hiroşima ve Nagazaki’de sonraki 5 yıl içinde, bombanın ısı ışık ve radyasyon etkisine maruz kalarak ölenlerin sayısı 350 bine ulaştı. Radyasyonla kirlenen toprağın suyun havanın yol açtıklarını ise yıllar sonra Çernobil deneyimi ile öğrendik. Hayatta kalanlara Japonya’da “ışın yiyen” anlamına gelen “Hibakusha” dendi. Sayıları 400 bin civarındaydı. Hibakusha’lar ve çocukları, ülkede yıllarca insanlar tarafından dışlandı. Bir korku simgesi gibi yaşayıp öldüler. Hemen değil, ağır ağır…

Yıllarca felakete uğrayanların hikâyeleri anlatıldı sonra; yanıp kavrulanlar, “su su su…” diye can verenler, kaldırım üstlerine negatif bir resim gibi geriye sadece gölgesi kalanlar, kara yağmurlara tutulanlar… Nazım Hikmet onlar için yazdı o güzelim şiirleri. Japon Balıkçısında; bu gemi bir kara tabut, bu deniz bir ölü deniz, insanlar ey nerdesiniz, nerdesiniz ey insanlar diye haykırdı. Kapıları çalıp çocuklar öldürülmesin diyen küçük kız çocuğunun sesi oldu: “Benim sizden kendim için/ hiçbir şey istediğim yok./ Şeker bile yiyemez ki/ kâat gibi yanan çocuk./ Çalıyorum kapınızı/ teyze, amca, bir imza ver./ Çocuklar öldürülmesin/ şeker de yiyebilsinler.” "Bulutlar Adam Öldürmesin", "Radyoaktiviteli Yağmurlar Üstüne", "Bir Kız Vardı Japonya'da" adlı şiirleriyle onları anlattı.

“İşler atom reaktörleri, işler/ yapma aylar geçer güneş/ doğarken/ ve güneş doğarken ölür bir/ çocuk/ bir Japon çocuğu/ Hiroşima’da/ on iki yaşında ve numaralı/ ve ne boğmacadan ne menenjitten/ ölür bin dokuz yüz elli sekizde/ ölür bir Japoncuk/ Hiroşima’da/ dokuz yüz kırk beşte doğduğu için” diye yazdı Nazım Hikmet. Şiirin adı “Umut”tu. Şiir, radyasyon etkisine maruz kaldığı için ölen bir Japon çocuğundan söz ediyordu. İşte o Japoncuklardan biri olan Sasaki Sadoku, sırf Hiroşima’da doğduğu için radyasyon nedeniyle lösemi oldu. Henüz 11 yaşındaydı. Bir Japon inancına göre 1000 tane kâğıt turna (origami) yapanın dilekleri kabul olurmuş. Yaşamak istiyordu küçük Sadoku. İyileşmek için turnalar yapmaya başladı o da. 644 turna yapabildi sadece, sonra öldü. Sasaki Saduku’nun turnalarını arkadaşları tamamladı. Tüm dünya çocukları da katıldı onlara. Bin Turnacık Derneği kuruldu, çocuklar öldürülmesin şeker de yiyebilsinler diye.

3 Haziran 1963'te, "Radyoaktiviteli Yağmurlar Üstüne" şiirini yazdıktan 39 gün sonra öldü Nazım Hikmet. Japon çocukları ölümünden yirmi gün sonra Nazım Hikmet'e bir mektup ve bir armağan gönderdiler Vera Tulyokuva Hikmet’e. 23 Haziran tarihini taşıyan Japon çocuklarının Bin Turnacık Derneği'nin mektubunda şunlar yazılıydı: "Nâzım Hikmet, Artık sürekli bir rüyaya girdiniz ve artık bir daha kalemi elinize alamayacaksınız. Ve insanlara başka çağrılar gönderemeyeceksiniz. Daldığınız bu sonsuz rüya içindeyken de, biz Hiroşimalı genç kızların sizin şiirlerinizden ne büyük bir coşku duyduğumuzu öğrenmek isteyeceğinizi sanıyoruz. Barış Parkı'nda 'Ölen Kadının Çocuğu' heykeli dikiliyor. Bu heykelin adı 'Patlayan Atom Bombası Çocukları.' İşte bu heykelin yapılması, hazırlanması sırasında patlayan atom bombasının, yani Hiroşima'nın çocukları sizin şiirlerinizden esinlendiler. Atom bombasından hiçbir zarar görmediğiniz halde insanların yüreklerini parçalayan o şiirleri nasıl yazabildiniz! Evet, sizin yüreğinizde de, bizim yüreklerimizi parçalayan aynı duygular vardı. Çünkü siz de bizim gibi, atom ve hidrojen silahlarına karşı duyduğumuz kini duyuyordunuz. O kin ki, Hiroşima ve Nagazaki insanlarını hâlâ uyutmuyor. Ve çünkü siz barış istiyordunuz. Bugün, o patlamanın on sekizinci yılında radyoaktivite etkisiyle, suçsuz insanların ölümü hâlâ sürüyor, 'Ölmek istemiyoruz!' diye haykıran insanlar hâlâ ölüyorlar. Bunlar bir daha olmasın diye biz barış savaşını sürdürüyoruz. Sesimiz çıktıkça bağıracağız. Nazım Hikmet'in düşünceleri ve çabaları boşa gitmesin diye, çağrımızı ve eylemimizi sürdüreceğiz. Hiroşima'nın, Nagazaki'nin, Yansu'nun kurbanlarının acıları unutulmasın diye çağırıyoruz, bağırıyoruz ve her türlü eylem ve davranışta bulunuyoruz. Hiroşimalı çocuklar size saygıyla, sevgiyle ve teşekkürle bin turna gönderiyorlar. Bu bin turna, sizin büyük coşkuyla istediğiniz barışın simgesidir. Nâzım Hikmet, bu armağanımızı lütfen kabul edin. Bu armağanı size, akrabalarınıza ve arkadaşlarınıza yolluyoruz."

Turnacık Derneği barışı haykırdı. Sasaki’nin mezarına dünyanın dört bir yanından kâğıt turnalar uçtu. Uçtu da bir türlü dileği yerine gelmedi bir avuç küle dönen çocukların, külleri havaya savrulup durdu... Eski Yugoslavya’da, Afganistan’da, Irak’ta Lübnan’da ezilenlerin var olduğu her yerde yeni çocukların sesleri karıştı “Hiroşimalar olmasın” diyenlerin seslerine. Çünkü emperyalizm var oldukça, barış insanlığa uzaktı.

Hikâye bildik aslında. Atom bombasının yarattığı yıkım, barış için onca yakarış ve örgütlenme nükleer yarışı engelleyemedi. İki sistem arasında bir dehşet dengesi kuruldu. Ve hep daha gelişmiş nükleer silahlar imal edildi. 1952’de termo-nükleer bombaların geliştirilmesiyle, atom bombaları stratejik silahlar olmaktan çıkıp taktik silahlar sınıfından sayılmaya başlandı. Bombaların güçleri 100 kiloton ile 1.5 megaton arasında değişen küçük boyları stratejik füzelere ve kıtalararası balistik füzelere yerleştirilmeye başlandı. Bu bombalar, dünyanın etrafını 20-25 dakikada dolaşabilecek hızda balistik füzelerle fırlatılabilir hale geldi. Gelişen bilgisayar sistemleri füzelerin hedef sapma oranlarını da yok denecek kadar aza indirdi. Ve hidrojen bombalarının, etki alanı aynı ağırlıktaki atom silahlarının 2,5 katıydı.

1957’de nükleer silahların denetlenmesi için Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA) kuruldu. 1968’de Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması (NPT) imzaya açıldı. Ancak getirdiği sorumluluklardan “o güne değin nükleer silah üretmiş olan ülkeler” muaf tutuldu. 1980 ortalarında toplam nükleer silah sayısı 65 bini aşmıştı. Barış savaşımı sonucunda birçok silahsızlanma görüşmesi ve anlaşma imzalandı. SSCB’nin son yıllarında nükleer silahların sınırlandırılması anlaşmaları nihayet hayata geçirilmeye başlandı. Ancak, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı Başkanı Muhammed El Baradey, 10 Aralık 2005’te Nobel Barış Ödülü’nü kabul konuşmasında, bugün dünyada gezegenimizi birkaç kez ortadan kaldıracak güçte olan 27 bin nükleer başlık bulunduğunu ifade etti. Aslına bakılırsa Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması, bu silahları insanlık için bir tehdit unsuru olmaktan çıkarmayı değil, mevcut nükleer statükonun devamını öngörmektedir. Amaç, insanlığı nükleer silahların sebep olduğu tehditten korumak değil emperyalist devletlerin hegemonyasının devamıdır. Richard Falk, haklı olarak, Yırtıcı Küreselleşme adlı kitabında; “Yayılmayı engelleme şu büyük yanlış anlaşılma üzerine kurulmuştur. Nükleer silahlarla ilgili en büyük tehlike yüzlerce ve bazı hallerde binlerce nükleer savaş başlığı barındıran cephanelerin yanı sıra, bunları büyük uzaklıklara gönderebilecek teknik imkânlara sahip devletlerden değil de şu anda bunlara sahip olmayanlardan ya da küçük bir cephane envanterine sahip olanlardan gelmektedir” demektedir. Sonuç olarak, tartışma ABD ve uyduları değil de İran ya da Kuzey Kore gibi “terörist devlet” statüsündeki ülkelerin nükleer güç elde etmesine yöneliktir. Mesela hiç kimse elinde en az 200 nükleer başlık sahibi olduğu tahmin edilen Ortadoğu ülkesi İsrail’e, Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşmasına imza atmadığı için hesap soramaz. 6 milyon nüfuslu İsrail nükleer silah sayısı ve gelişmişliği açısından dünya sıralamasında 5’incidir.

ABD ise, şu anda kendi toprakları dışında nükleer silah depolayan tek ülkedir. ABD'nin 6 Avrupa ülkesinde 480 atom bombası vardır. Bunların 90'ı Türkiye'deki İncirlik Üssü'ndedir. Ve 40'ı Amerika denetiminde Türkiye'nin kullanımına bırakılmıştır. ABD’li uzmanlarca teknolojisinin eskidiği rapor edilen İncirlik’teki nükleer silahların her biri Hiroşima’ya atılan bombalarından 10 kat daha fazla zarar verici özelliğe sahiptir. Ve ABD Başkanı’nın istediği zaman, nükleer silah bulunan ülkelerin izni olmadan bu silahlar kullanılabilmektedir. Türkiye’deki F-16'ların nükleer bomba taşıyabilmek için modifiye edildiği belirtilirken yine de önümüzdeki dönemde İncirlik'e daha uygun stratejik bombardıman uçaklarının getirilmesi konusunda Türkiye ile ABD arasında görüşmelerin sürdüğü bilinmektedir.

İncirlik Sovyetler Birliği'nin çözülüşünün ardından yeni hedef olarak Ortadoğu'yu belirleyen ABD'nin bu bölgedeki politikalarına paralel olarak önemli bir rol üstlenmektedir. Özellikle İran'a yönelik saldırı tehditlerini artıran ABD'nin, İran'daki yer altı tesislerin bombalamak için İncirlik'teki nükleer silahları kullanma olasılığının yüksek olduğu belirtilmektedir. İran ise geçtiğimiz yıl topraklarının saldırıya uğraması durumunda İsrail ile ABD'nin bölgedeki tüm askeri üslerini vuracağını bildirmişti.

Hiroşima ve Nagazaki’ye atom bombasının atılmasından tam 63 yıl sonra dünyamızın birçok bölgesinde savaşlar, etnik temizlik operasyonları ve insanın insana uyguladığı zulüm devam etmektedir. Hiroşima ve Nagazaki’ye atom bombasını atan ABD, halklara yönelik emperyalist saldırganlığı sürdürmektedir. Somali, eski Yugoslavya, Irak, Afganistan, saldırılardan payını aldı. 11 Eylül eyleminin ardından Afganistan ve Irak işgal edildi. Tüm bu işgaller sırasında sözde nükleer silahlar kullanılmadı. Ancak ABD ordusu, attığı bombalarda seyreltilmiş uranyum (DU) kullandı. Seyreltilmiş uranyum, nükleer reaktörlerde zenginleştirme faaliyetinin bir yan ürünüdür. Yani bir nükleer atıktır. Taktik silahları daha etkili hale getirdiği keşfedilmiş ve hemen kullanıma sokulmuştur. Tankların zırhlarını ve sığınakları kolaylıkla deler ve içindekileri havaya uçurur. Ancak radyoaktif bir madde olan seyreltilmiş uranyumlu mermiler patladığı zaman havadaki oksijenle birlikte uranyum oksit oluşur. Toz parçacıkları havaya yayılır. Havanın suyun toprağın radyoaktif olarak kirlenmesine yol açar. Seyreltilmiş uranyumlu silahların kullanımı, savaşlarda uyulacak kuralları belirleyen Cenevre Konvansiyonu'na göre suçtur.

Uranyum içeren silahlar, düştükleri yerden başlayarak toz bulutu şeklinde havaya karışır. Toprağa ve su kaynaklarına karışanlar da yer altında birikir. Solunum yoluyla bulaşır ve ciğerlere yerleşerek tahrip etmeye başlar. Bırakın binlerce bombayı, birkaç tanesinin bile yakınlarda patlaması insan hayatını riske atmaya yeter. Bomba isabet etmese bile bölgede olanların hayatı tehlike altındadır. Araştırmalara göre uranyum, insanların RNA ve DNA’larında değişime yol açmaktadır. Önce solunum sonra da sindirim sistemini bozmakta, ardından da görme bozuklukları gelmektedir. Uranyum etkisiyle belki anında ölmüyorsunuz ama vücudunuzdaki sorunlar doğacak olan çocuklarınıza da yansıyor ve genetik problemler ortaya çıkıyor. Uzmanlar, Amerika'nın “Irak'a Sonsuz Özgürlük Operasyonu” sırasında 19 bin 948 güdümlü bomba, 9 bin 250 güdümsüz bomba kullandığını söylüyor. "Amerikan hava kuvvetleri 900 kez parça tesirli bomba, 250 kez güdümsüz bomba atmış. Uzmanların belirttiğine göre; "100 poundluk parça tesirli bombanın içinde 200-300 bombacık vardır. Her bombacık birkaç futbol sahası büyüklükte bir alana yayılır. Parça tesirli bomba zaman içinde mayın niteliği kazanır, insanlık dışı olan tarafı da budur zaten. Roma tüzüğüne göre kasıtlı öldürme, saldırma, acı çektirme, büyük sivil saldırılar ve bombalama savaş suçudur.” ABD açıkça savaş suçu işlemekte, dünyanın gözü önünde milyonların hayatını hiçe saymakta, sonra teröre ve kitle imha silahlarına karşı insanlığın koruyucusu rolüne soyunabilmektedir.

Seyreltilmiş uranyum (DU) Birinci Körfez saldırısında, 1994, '95, '99 ve 2000’de eski Yugoslavya’da, Afganistan’da kullanıldı. ABD, son Irak saldırısında 2200 ton DU, 1991 Körfez saldırısında ise toplam 320 ton ağırlığında 1 milyona yakın DU içeren misket bombası kullandı. Yalnız saldırdığı halkların değil, kendi askerlerinin de yaşam hakkını ihlal etti. Körfez saldırısına katılan Amerikan ve İngiliz askerlerinde seyreltilmiş uranyumun etkileri çok net biliniyor. Sadece ABD’de 1991 Körfez saldırısına katılmış askerlerden her ay 140’ı ölüyor. Irak’tan dönen askerlerin Körfez Sendromu, Kosova’dan evlerine dönen askerlerin sonradan “Balkan Sendromu” adı verilen hastalığa yakalandığı söyleniyor. Bu ise radyasyonun yol açtığı hastalıklardan başka bir şey değil. Kısırlık, sakat çocuk doğumları, DNA’larının geri dönülmez tahribinin ilk sonuçları...

Seyreltilmiş uranyum kullanılan topraklar bugün yaşanmaz halde. Sadece Körfez bölgesinin uranyumdan temizlenmesi için 200 milyar dolar gerekiyor. Eğer doğaya yayılmış uranyum temizlenmezse, bu nükleer kirlilik körfez bölgesinde 4,5 milyar yıl veya daha fazla bir sürede yok olacak. Bu rakam, ABD’nin Irak’a attığı bombalardan toprağa karışan uranyumun tamamen kaybolması için gerekli olan süre.

Yöreyi temizlemekse ayrı bir sorun. Pentagon'un Seyreltilmiş Uranyum Projesi'nin eski başkanı Profesör Major Doug Rocke, 1996'ya kadar, Amerikan ordusunda saha ve nükleer fizik uzmanı olarak çalıştı. 1991'de, Suudi Arabistan ve Kuveyt'teki seyreltilmiş uranyumun temizlenmesi göreviyle Körfez Savaşı'na katıldı. 1991 yılının Mart-Haziran ayları arasında, kirlenmiş malzemeleri savaş alanından topladı ve bir kısmını ABD’ye geri gönderdi. Kirli malzemenin daha büyük kısmının Suudi Arabistan çöllerine gömülmesine nezaret etti. Pentagon'un Seyreltilmiş Uranyum Projesi'ne başkan olarak atandı ve 1 Ağustos 1994'ten Kasım 1995'e kadar bu görevi yaptı. Ayrıca 2000 yılına kadar Alabama'daki Jackson Üniversitesi'nde nükleer fizik profesörü olarak çalıştı. Daha sonra vücudunda radyasyon etkileri açığa çıkmaya başladı. El Cezire televizyonuna verdiği bir demeçte başından geçenleri anlatan Profesör Rocke, 1991'deki Körfez Savaşı'nın ilk haftasından itibaren seyreltilmiş uranyumun kendisini de etkilediğini, ancak Mart 1995'e kadar bunu fark etmediğini söylüyor. Yapılan testler, vücudunda normal seviyenin 5 bin katı radyasyon olduğunu gösteriyor. Kendisi, "küçük bir köyü parlatacak kadar" diyor, alayla. Ayrıca, nefes almasındaki, bağışıklık sistemindeki ve bir gözündeki sorunlardan da muzdarip durumda. Uranyumdan etkilendiği için, karaciğerinden de 15 defa ameliyat olmuş. İşgalin beşinci yılında ölü sayısının her geçen gün arttığı Irak’ta, 2007 yılı itibarıyla 1 milyondan fazla Iraklının hayatını kaybettiği tespit edildi. Iraklılar atılan bombalarla, sonradan patlayan misket bombaları ya da mayınlarla, evlerine yapılan baskınlar sırasında, yolda yürürken veya herhangi bir yerde vurularak suikastlarla, kimyasal silahlarla öldüler. Yaralananların işgalin yol açtığı kaos ve yoksunluk ortamı nedeniyle tedavi edilememesi ve ettirilmemesi neticesinde, çatışmalarda, işkence sonucunda ve benzeri sebeplerle hayatlarını kaybettiler. Ama canlı örnek Profesör Rocke’un durumu, asıl tehlikenin geride olduğunu gösteriyor. Bilim insanları şu anda aslında eski-Yugoslavya, Afganistan ve Irak gibi ülkelerin tamamen 'yaşam alanı' dışında sayılması, kimsenin oralarda yaşamaması gerektiğini söylüyor. Bu nedenle, öldürülenler kadar öldüren askerler de doğrudan tehdit altında. Seyreltilmiş uranyuma maruz kalanların bir-iki günde etkilendiği, vücutlarının bağışıklık sistemleri tahrip olduğu için birçok hastalığa yakalanabildikleri biliniyor.

Aradan 63 yıl geçtiği halde her yıl anımsanıyor insanlık tarihinde bir dönüm noktası olan Hiroşima ve Nagazaki. Ama çok azımız artık Hiroşima ve Nagazaki’yi Irak, Filistin ve Lübnan’da gördüğümüzün bilincindeyiz. ABD’nin İsrail’e son Lübnan işgali sırasında seyreltilmiş uranyumlu silahlar verdiği biliniyor. Aslında günümüz Ortadoğu’sunda bölgesel bir nükleer savaş üstü örtük bir biçimde sürüyor. Nükleer silahların sınırlanması sadece küçük bir öykü… 1980'li yıllarda Amerika'nın 'Stratejik Savunma Girişimi (SDI)' adlı muazzam bir füzesavar programı vardı. Kısaca 'Yıldız Savaşları' olarak anılan bu program, Sovyet füzelerine karşı daha çok uzay merkezli bir savunmayı öngörüyordu. Sovyet sistemi çöktükten sonra proje iptal edildi. Bugün Amerika, bu programı andıran bir başka füze savunma programını hayata geçirmek için son birkaç yıldır çok yönlü bir çalışmayı yürütüyor. Bu program, 1999 yılında çıkan 'Ulusal Füze Savunma Yasası” uyarınca kurulması planlanan ve Ulusal Füze Savunma Sistemi olarak bilinen bir program ve yönetimleri bağlayan uzun vadeli bir hedef. 'Yıldız Savaşlarının yeni versiyonu olan bu program uzay merkezli değil, daha çok yer merkezli bir savunmayı öngörüyor. Bu sebeple Amerika, programın hayata geçebilmesi için dünyanın çeşitli ülkeleriyle bu ülkelerde füze üsleri, radar ve erken uyarı sistemleri kurmak için yoğun askerî ve diplomatik müzakereler yapıyor.

Vietnam Savaşı'nda Mai Lai katliamını, en son 2004'te Ebu Garib'deki işkence skandalını dünyaya duyuran ünlü gazeteci Seymour Hersh, bu kez İran’a saldırı programını haber veriyor. İki yıl önce New Yorker'da yayınlanan makalesine bakılırsa, İran’a saldırmaya hazırlanan Bush yönetimi, bu ülkenin yeraltı tesisleri için yıkıcı taktik nükleer silahlar kullanmayı planlıyor. Ve yeni SDI projesi bir yana, ABD'li uzmanlar, eskiyen nükleer cephaneliğin yenilenmesi için çalışmaya koyuluyor. ABD'nin laboratuar ortamında yeraltı sığınaklarını vurabilen yeni nesil nükleer silahla geliştirmekle uğraştığı ise herkesin malumu… Bu arada, Senato'nun nükleer denemelerin yasaklanması anlaşmasını yenilemeye yanaşmadığını anımsatalım.

ABD Ulusal Nükleer Güvenlik İdaresi Başkanı Linton Brooks, 'nükleer silahsızlanma' hedefinin kilit önemdeki uluslararası belgelerde artık yer almayacağını açık sözlülükle anlatmış bulunuyor: “ABD'nin öngörülebilir gelecekte, nükleer gücünü muhafaza etmeye, geliştirmeye ve modernize etmeye ihtiyacı olacak. Soğuk Savaş'ın bitmesi nükleer silahların önemini azaltmadı. Hayatımın geri kalanında nükleer silahların ortadan kaldırılması için gerekli siyasi koşulların oluşacağına dair hiçbir şans göremiyorum.” Kısaca, ABD nükleer programını yeniliyor.

İşte bu ABD uranyum zenginleştirme programı peşindeki İran’ı sürekli tehdit ediyor. İran’a karşı bir nükleer saldırının sinyalleri veriliyor. Son günlerde sözde Türkiye’nin de dahil olduğu görüşmelerin yapıldığı bir zaman diliminde, ABD'nin en büyük gazetesi The New York Times'da yayınlanan bir makalede; “İsrail nerdeyse kesin olarak İran'ın nükleer tesislerini önümüzdeki 4 ile 7 ay arasında vuracaktır. Washington'daki ve hatta İran'daki liderler, saldırının ülkenin nükleer programını tamamen yok etmese bile üretim planlarında ciddi bir erteletme başarısını göstermesini umut etmelidirler. Çünkü eğer saldırı başarısız olursa, Ortadoğu neredeyse kesin olarak bir nükleer savaşla yüzleşecektir. Bu, ya İsrail'in önleyici bir nükleer saldırısı ya da İran'ın bombayı yapmasının ardından karşılık, saldırı şeklinde olacaktır. İsrail'in konvansiyonel saldırısı İran'ın programını durdurma ya da ciddi şekilde zarar vermede başarısız olursa, yavaş yavaş artan İran-İsrail çatışmasının nükleer seviyeye ulaşması neredeyse kaçınılmazdır” diyor. Görünüşe göre bütün yolların yeni bir nükleer gözdağına çıkması bekleniyor. Her türlü hesap kitap yapılmış durumda. “İran'ın liderleri oynadıkları kumarı yeniden değerlendirir ve nükleer programlarını askıya alırlarsa iyi ederler. Bunun olmaması için en iyi şey İsrail'in konvansiyonel hava saldırısının nükleer tesislerini yok etmesini umut etmeleridir. Muhakkak ki bu, binlerce İranlının hayatı ve uluslararası aşağılanma anlamına gelecektir. Fakat diğer alternatif İran'ın nükleer atık yerine dönüşmesidir” deniyor makalede. İşte emperyalist küstahlığın son noktası!

Hiroşima, Sovyetleri ve sosyalizmi durdurmak için bir güç gösterisiydi. İran’ı vurmak da ekonomik sıkıntıdaki ABD’nin, halkları hegemonyası altında tutabilmek ve enerji merkezlerini denetlemek için bir güç gösterisi olabilir. Ancak bu gösterinin doğa ve toplum için hangi sonuçları doğuracağını şimdiden saptamak mümkün değil. Nükleer kış, bir cehennem senaryosu olasılık dâhilindedir. Bekleyip görmek yerine bu senaryonun gerçekleşmemesi için mücadele etmek gerek, yoksa şeker yiyebilmek için imza toplayacak çocuk bile kalmayacak ortalıkta. Turnalar da çocuklar da negatif resimciklere dönüşecekler.

Atılım gazetesinin 222. sayısında yayınlanan köşedir