Anayasa Mahkemesi, AKP davasındaki kararıyla, ilk olarak, rejim krizinin hükümet bunalımı biçimindeki bir güncel politik krizle daha da ağırlaşmasını engelledi. İkincisi, AKP'nin boynuna “laikliğe karşı eylemlerin odağı” ilmiğini geçirdi. Üçüncüsü, bırakalım ortadan kaldırılmasını, egemen “laiklik” anlayışının daraltılmasına bile izin verilmeyeceği, bunun burjuva mecliste oylamaya sunulacak bir mesele olmadığını ve politik İslamcıların “laikliğin yeniden tanımlanması” talebinin kabul görmeyeceğini ortaya koydu.
Kararın sermaye oligarşisinin desteğini kazandığına kuşku yok. Çok kontrollü, tansiyonun yükseldiği her durumda “uzlaşma” ipine sarılmayı veya bir geri adım atmayı esas alan tedrici geçiş stratejisine dayalı, “değişim” programıyla hareket eden sermaye oligarşisi, AKP'nin politik İslamcı talepleri öne çıkarmasından hoşnut değildi. Buna karşın bir hükümet krizine yol açılmasından, general partisinin işleri açıktan ele almasından daha büyük bir rahatsızlık duyuyordu. Bu nedenle de, AKP'nin kapatılmaması, Erdoğan dahil yöneticilerine siyasi yasak getirilmemesi onu hoşnut etti.
General partisinin odağında durduğu blokta, kararla ilgili fikir çatlağı olduğu görülüyor. Ne var ki, general partisi, AKP'yi çok daha fazla ve hızlı güçten düşürecek bir kapatma kararı arzuladığı halde, verili koşullarda krizin bu şekilde yönetilmesini şimdilik yeterli buluyor. Çünkü, gerek AKP'ye “laikliğe karşı eylemlerin odağı” olmak “ihtarı” verilmesi ve “laikliğin” burjuva meclisteki oylamayla karara bağlanacak konular arasında olmadığının gösterilmesiyle, gerekse de ondan önce ilan edilen üniversitede türban yasağıyla, bu aşamada istediğini elde etmiştir.
AKP; dava raportörünün deyimiyle “idam edilmediği” için mutludur. Sevinç gösterilerinden kaçınamayacak kadar gerilimli bir süreç yaşadığını sergiledi. Ne var ki, ölüm-sıtma ikileminden sıtmaya razı edildiğinin farkına varması da uzun sürmedi. Erdoğan, partisinin “hiçbir zaman laikliğe karşı odak” olmadığını ve olmayacağını söyleyerek, Anayasa Mahkemesi kararını haksız ve yanlış gördüklerini ortaya koydu.
AB ve ABD, AKP'nin kapatılmamasından ve bir siyasi yasaklılar listesine muhatap olmamasından memnundurlar. Kuşkusuz çıkan sonuçta, onların, son dönemde artırdıkları “kapatılmasın” baskısının da payı mevcuttur. Yine de AB sözcüsünün AKP'ye ilk öğütlerinden birinin, laiklik meselesinde hassaslık ve bu yarayı kaşımamak oluşu, önemli bir nüans olarak kaydedilmeye değer.
General partisi “vesayeti”ne karşı, AKP'yi “demokrasi kaynağı” olarak savlayan burjuva solunun liberal kalemleri cenahında ise, sevinçle-kaygı arasında bir med-cezir görülüyor. “Demokrasi” yolunun açık kalmasını tantanalı biçimde kutlasalar da, aynı zamanda AKP'nin general partisiyle “uzlaşmaya” gitme ihtimali korkusuyla titriyorlar.
Bütün bu gelişmelerden sonra, AKP'nin TÜSİAD'ın “değişim” programıyla bağlaşıklığına, 22 Temmuz seçimlerindeki oy oranına ve burjuva meclisteki vekil sayısına dayanarak, politik İslamcı taleplerini gerçekleştirme girişimlerini, en azından belirli bir döneme değin buzdolabına kaldırması sürpriz olmayacaktır. Bunun kendini türban yasası türünden “maceralardan” uzak durmaktan hükümet üyelerine ve parti sözcülerine “çeki düzen verme”ye değin, değişik biçimlerde ortaya koyması beklenmelidir. Daha önemlisi bu tavrın, ulusal demokratik mücadeleye karşı yürütülen sömürgeci savaşta, general partisinin inisiyatifinin artırılması, son YAŞ toplantısında da görüldüğü üzere general partisinin gücünü aldığı kurumsal yapının özerkliğinin daha belirgin yansıtılmasına dönük “jestler” veya yeni bir anayasa sorununda “başına buyruk” hareket etmeyi gündemine almamak vb. “güven artırıcı önlemler”le takviye edilmesidir!
Bütün bunların dışında asıl soru şudur: AKP kapatma davasından geriye ne kaldı?
Geriye, tüm şiddetiyle süren bir rejim krizi kaldı. Krize yol açan politik-toplumsal taleplerin ardındaki politik güçler enerjilerini muhafaza etmeye devam etmektedirler. İşçi sınıfı ve ezilenlerin özgürlük talebi, Kürt ulusal demokratik hareketinin ulusal tanınma ve anadil talepleri, alevi demokratik hareketinin resmi yok saymanın, ayrımcılığın ve baskının son bulması talebi, politik İslamcılığın laikliğin yeniden tanımlanması ve devlet yaşamında uğradıkları yasaklamaların son bulması talepleri, ortada durmakta ve kendini dayatmayı sürdürmektedir. Durumu, güncel bir politik kriz olarak hükümet kriziyle daha da ağırlaşmasının önlenmiş oluşu bu temel gerçeği değiştirmez.
Bu nedenledir ki, rejim kriziyle yaşamaya devam eden ve bunun yol açtığı güncel politik kriz tehditleri altında bulunan burjuva cephede süreç, yeni ve daha kapsamlı iç mücadeleleri koşullamaktadır. Bu, kendini hem bloklar arasında, hem de bloklar içinde cereyan edecek çatışmalar tarzında ortaya koymaya devam edecektir.
Atılım gazetesinin 222. sayısında yayınlanan köşedir