Limter-İş Tuzla tersanelerindeki işçi ölümlerini durdurmak ve havzadaki duruma işçi cephesinden müdahale etmek için 16 Haziran'da, bir günlük greve gideceğini açıkladığı Mayıs ayından itibaren havzada ve tersane işçilerinin oturduğu semtlerde ajitasyon, propaganda çalışmaları yürüttü, kitle toplantıları, düzenledi. Grevin, bilinen ve köhne yasakları bir kenara itmesi, işçi sınıfı ve ezilenlerin tersanelerdeki kardeşlerini sahiplenişlerinin havzada ete kemiğe bürünmesi perspektifiyle hareket etti.
Yıllardır yürüttüğü inatçı, inançlı, cesur ve metanetle yoğrulmuş çalışmalarıyla tersaneler gerçeğini, taşeronluk sistemini, işgücü yağmasının vardığı boyutları emekçi halklarımızın gündemine taşıyan Limter-İş, can güvenliğinden ve iş güvencesinden yoksunlukla, sosyal güvenlikten ve sendikal haklardan mahrumiyetle karakterize olan tersaneler cehennemi üzerindeki örtüyü kaldırdı. Emperyalist küreselleşme politikalarının ve kapitalizmin Tuzla tersanelerindeki vahşetini gözler önüne serdi.
Bunların sonucudur ki, işçi sınıfı ve ezilenlerin öncü bölüklerinin dikkati havzaya yönelmiş, Limter-İş, TMMOB İstanbul İl koordinasyon kurulu, İstanbul Tabipler Odası ve İstanbul İşçi Sağlığı Enstitüsü, havzada bir “inceleme ve izleme kurulu” oluşturarak, Şubat 2008'de yayınlanan bir rapor hazırlamışlar. Yaşamı ellerinden alınan işçilerin aileleri seslerini yükseltmeye başlamış, sanatsal üretim emekçileri sorunla ilgilenmiş, burjuva basın gerçeklere ilgisiz kalamamış, burjuva meclis, havzaya “inceleme komisyonu göndermiş, hükümet sorunla ilgili açıklamalar yapmak, Çalışma Bakanı havzaya gelerek görüşmelerde bulunmak zorunda kalmış, tüm bu süreçte Dok Gemi-İş iyice itibarsızlaşırken, havza işçilerinin sözcüsü olarak Limter-İş, saygınlığını pekiştirmiştir.
Vurgulananlar tıpkı Limter-İş'in ödediği bedeller kadar yadsınması olanaksız gerçeklerdir.
Aynı biçimde 27-28 Şubat ve 16 Haziran grevleri ile bu grevlerin Tuzla tersaneler havzası koşullarında can güvenliği talebi ve öteki hedefler bakımından döşemek istediği yolu döşediği de gözler önündedir.
Bunu anlayabilmek için somut duruma biraz ilgi göstermek, bugün Tuzla tersaneler havzasında klasik grevin kopya kağıdından yansıyan nüshasını bekleyerek yol alınamayacağını bilmek, ekonomist ve cesaret yoksunu zihniyetin esiri olmamak yeterlidir.
Doğaldır ki, tersini düşünenlerde var. Onlar Limter-İş'in örgütlediği 27-28 Şubat ve 16 Haziran eylemlerine grev denemeyeceğini çünkü, işçilerin bu grevlere “itibar etmediklerini”, grev alanında toplananlar içinde işçilerin azınlıkta kaldıklarını, başarısızlığın teslim edilip özeleştiri yapılmasını, böyle grev gibi iddialarda bulunmak yerine “uzun vadeli aydınlatma ve örgütlenme” çalışmaları yapılmasını vaaz ediyorlar!
Evrensel gazetesi, biri sendika yöneticisi iki yazarı Seyit Aslan ve İ. Sabri Durmaz'ın 19 ve 20 Haziran'da yayınlanan makaleleriyle bu görüşleri propaganda etti.
Her iki yazar, su kadar, hava kadar ihtiyaç duyulan işçi sınıfı ve ezilenlerin birleşik mücadelesinin Tuzla tersaneler havzasındaki 16 Haziran örneğine de dudak büküyorlar. Hatta Seyit Aslan, havzaya gelenler için “hazır kıta” nitelemesi kullanacak kadar saygısız ve zavallı bir duruma düşüyor. Yazarların ruh halini yansıtan aynada ise demoralizasyon ve pişmanlık öne çıkıyor! Üstüne üstlük onlar, bu düşünce ve ruh haliyle devrimci işçilere kılavuzluğa kalkıyorlar!
Makalenin sınırlarını gözeterek her iki yazara ve aynı tipten düşünceler taşıyanlara şunları hatırlatalım:
1) Grevci işçi sayısı alana gelen işçilerden ibaret değildir. Nedenleri bir yana bu hem 27-28 Şubat'ın hem de 16 Haziran'ın gerçeğidir. Eğer halk basınının öteki yayınları sizi ilgilendirmiyorsa bunu en azından yazarı olduğunuz Evrensel gazetesinin grevle ilgili haberlerinden öğrenebilirdiniz. (Okuduk, yanlış yazmışlar diyorsanız, o zaman özeleştiri yapmasını bekledikleriniz listesine Evrensel'i de eklemeliydiniz!)
2) Tuzla tersanelerinde kitlenin yüzde doksanını oluşturan taşeronluk sistemine dahil, klasik işçi kültür ve reflekslerin henüz gelişmemiş, bir bölümü mevsimlik işçi tarzında çalışan onbinlerce işçi gerçeğini dikkate almayan hiçbir şablon ve ölçü başarıya giden yolu açamaz, mücadeleyi ilerletemez.
3) Tuzla tersaneleri koşullarında işçiler, taşeronluk sistemi ve uygulamaları şahsında tüm işçi sınıfı adına mücadele etmektedirler. Tek tek patronlarla değil, burjuvazi ve hükümete karşı bir tavır sergilemektedirler. Bunu dikkatle gözetmeyen değerlendirmelerin, yürütülen mücadeleyi ve havzadaki eylemleri kavrama imkanı yoktur.
4) Limter-İş'in devrimci yöneticileri çok doğru ve haklı olarak mücadeleyi havza dışına taşırmışlar, öncesindeki gelişmelerde gördüğümüz ve 16 Haziran'da da tanık olduğumuz gibi, sorunu işçilerin, emekçi memurların, öğrencilerin, kadınların, aydınların, sanatçıların, akademisyenlerin birleşik mücadelesinin konusu haline getirmeyi sağlamışlardır.
5) İzmir'den Bursa'ya, Diyarbakır'dan Batman'a, İstanbul dışındaki kentlerde işçi sınıfı ve ezilenlerin değişik sokak eylemleriyle 16 Haziran birleşik mücadelesine katılımları, meselenin herhangi bir fabrika veya işletmedeki dar çerçeveli ücret ve sosyal haklar sorunundan öte bir anlam taşıdığının görüldüğüne açık bir kanıttır. Ayrıca, denilebilir ki, sorun toplumsal yaşamın gündemi haline getirilebildiği için 16 Haziran greviyle veya genel olarak toplumsal mücadele pratiğiyle ilişkili olsun olmasın, tüm emekçiler ve ezilenler Tuzla'da işçilerin ya da patronların yanında yer almak biçiminde bir kalbi saflaşmaya muhatap olmuşlardır.
6) 16 Haziran'dan sonra Tayyip Erdoğan'ın alelacele meseleye “el atarak” tersane patronları ve Dok Gemi-İş'le birlikte yaptığı toplantı, basın önündeki itirafları, birkaç tersaneye geçici kapatma cezaları verilmesi, 14 Haziran'da yapılacak toplantıya Limter-İş'in katılmamasını isteyen, bunun için toplantının iptalini göze alan tersane patronlarının grev sonrasında tükürdüklerini yalamaları, DİSK ve TOBB'un Limter-İş ve GİSBİR'in ve Dok Gemi-İş'in resmi muhataplar olarak görüşmeye oturmaları... 16 Haziran grevinin etkisinin başarısının açık kanıtlarıdır.
7) Tuzla tersane işçilerini taşeronluk cenderesi koşullarında can güvenliği, sosyal güvenlik ve sendikal haklar uğruna mücadeleye sınırlı katılımlarının nedeni, İ. Sabri Durmaz ve benzer düşüncede olanların sandığı gibi 'aydınlanma' yetersizliklerinden öte, ilk olarak, ölüm ve kalıcı bedensel tahribat riskine rağmen çalışmalarından da anlaşılacağı gibi işsizlik korkusundan, ikincisi; polis ve patron tehditlerinden duydukları korkudan, üçüncüsü; geçici süre çalışma zihniyetinin yarattığı “katlanma” duygusundandır. O yüzden de, bugün Tuzla tersane işçilerinin “aydınlanma”dan daha çok “cesarete” ihtiyacı var. 16 Haziran tipi grevler işçileri aydınlatmakla kalmıyor, daha da önemlisi bir cesaret taşıyıcı oluyor.
8) 47 “ana şirketin” ve 563 taşeron şirketin bulunduğu Tuzla tersanelerinde tek hamleli, tek vuruşlu bir başarı beklemek daha baştan kaybetmektir. Büyük çaplı ve sonuç alıcı bir havza grevine birçok direnişten, gösteriden, protestodan ve grevden geçilerek varılacaktır. Ki bu gelişmeler düz bir çizgiye hapsolmayacak, içinde sıçrayışları da taşıyacaktır.
Bugün başarıların üzerine basarak yükselmeye ihtiyaç var. Ağır ve Tehlikeli İşkolu Yönetmeliği'nin uygulanmasını sağlamak öncelikli hedeftir. Bu ise mevcut koşullarda salt tersane patronları üzerinde değil, hükümet üzerinde de güçlü bir toplumsal baskı kurmayı gerektiriyor. İşçi sınıfının ve ezilenlerin Tuzla tersanelerindeki kardeşleriyle birleşik mücadeleyi sürdürmesi bu açıdan büyük bir önem ve değere sahiptir.
Sonsöz;
16 Haziran grevi, Limter-İş'i ve “dikkatsiz”, “kurallara uymayan” işçileri suçlayarak, işçi kitlesini işsizlik veya tersane kapatmalarıyla ücretsiz kalmakla korkutarak, işçi cinayetlerinin “eğitim zayiatı” kabul edilmesini isteyerek, kölece çalışma koşullarının, sosyal güvenlikten yoksunluğu sektörün uluslararası rekabetteki başarısı için normal görülmesini dayatarak, ölüm ve işgücü yağması çarkını olduğu gibi sürdürmeye kalkan tersane patronlarına ve hükümete etkili bir cevap olmuştur.
Limter-İş'in ve tersane işçilerinin bu başarıya basarak mücadeleyi yükselteceklerini, kazanmak için özgün yollarında kararlılıkla yürüyecekleri her türlü kuşkunun ötesindedir.
Gerisi laf-ı güzaftır!