Madımak Oteli'nin önünde toplananlar, tekbir getirip “Yak, yak” diye bağırıyordu. Kalabalığın arasından çıkan ve tecrübeli olduğu anlaşılan üç kişiden biri, kapının önünde devrilmiş arabadan üst kata tırmanıp kibriti çaktı. Takım elbiseliydi. Perdelerin istediği gibi tutuşmadığını görünce yeniden denedi. Perdeler tutuşuverdi birden. Alevler ağır ağır yükselirken, kundakçı geriye atladı.
İkinci kundakçı ise, elindeki benzini otelin girişine döktü, kibritini çaktı. İki polis, onlara engel olmak için bir girişimde bulunur gibi oldu. Ama kundakçı işini bitirmişti, alevler tüm binayı sardı birden. Bu görüntüler, o zaman adı Satel olan televizyondan yayınlandı. Hepimiz suskun, cinayet ortakları gibi seyrettik ekran başından olup bitenleri. Her şey gözümüzün önünde oldu ve bitti. Yanan alevlerin karşısında post modern bir cadı yakma törenine katılan kışkırtılmış güruhun içindeydik sanki hep birlikte.
Cinayetin gerçek ortakları; “İşte cehennem ateşi! Kâfirler yanıyor! İtfaiye araçlarını sokmayın!” diye bağırıyordu. Güvenlik kuvvetleri de, bir suskun ortak olarak seyrediyordu onları, görüyorduk. Daha sonra pek çok görüntü izledik böyle, ellerinde benzin bidonlarıyla güvenlik güçlerinin yanında duruyorlar, dolaşıyorlardı. Arabaların devrilip ateşe verilişini ve yükselen dumanları seyreden yaşlısı genci, orta yaşlısı ve yeni yetmeleriyle bir insan sürüsü… İnsanın beynine kazınıp yıllardır hiç çıkmayan görüntüler bunlar.
Olayı yaşayanlardan Şükrü Karabulut anlatıyor: “Otel, yalnız mahzun ve sessiz. Hiç yardım gelmeyecek, bu belli. Kuşatanlar ‘kâfirlere ölüm’ diye bağırıyorlar. Otelden bakıldığında aşağıdakilerin kimi neşeyle zıplıyor, kimi kızgın, kimi taşlı, kimi beklemede…” “Biri konuşuyor; bunları gece yarısı ikide falan öldürürüz… Hele bir karanlık bassın. Mehmet Ali’ye soruyorum: ‘Karanlıkla ne ilgisi var?’, ‘Öldürenler görünmeyecek abi’ .Karanlıkta aradan sıyrılan cellâtlar içerdekileri öldürecekler, herkes bunu biliyor.”
Herkes bunu biliyor! Durum budur! Festival boyunca konuklara “sizi yakacağız” diye laf atanlar, sataşanlar oluyor. Katliamdan iki gün önce mahallelerde kapı altlarına “Müslüman kamuoyuna” başlıklı bildiriler atılıyor. Aziz Nesin, o sıralarda Salman Rüşdü’nün çok tartışılan 'Şeytan Ayetleri' kitabını Türkçe'ye çevirmiştir. Pir Sultan Şenlikleri nedeniyle şehirde olduğu bildiriliyor. Halk, hadislerle ve ayetlerle cihada çağrılıyor. Allah'a ve onun peygamberine, küfür edildiği söyleniyor. Bildirilerin altında ayrıca bir not vardır: “Bu yazıları okuyan, Allah rızası için, çoğaltarak dağıtsın.”
“Peygamber, mü’minlere kendi canlarından ileridir. Onun hanımları da mü’minlerin analarıdır”. (Ahzâb:6) denilerek, kitle İslam’a küfür ettiği söylenenlere karşı eyleme çağrılıyor. “Gün, Müslümanlığımızın gereğini yerine getirme günüdür” deniyor. “İman edenler, Allah yolunda savaşırlar. Kâfirler de tağut yolunda savaşırlar. O halde şeytanın dostlarıyla savaşın. Çünkü şeytanın hilesi zayıftır” (Nisa:76) ayetiyle kâfirlere cihad ilan ediliyor. “Galip gelecek olanlar, şüphesiz ki Allah taraftarı olanlardır” diye garanti veriliyor. Yine evlere dağıtılan bir bildiride, “Ve kâfirlerin hesapları varsa, Allah’ın da bir hesabı vardır. Allah, hesabı çabuk görendir” (Enfal Suresi, Ayet: 30) deniliyor.
Ve hesap çabuk görülüyor. Eylem için düğmeye basıldığında saat 13.30’dur. Hazırlıklar tamamdır. Saat 17.30 ile 18.00 arasında ortalık tekbir sesleriyle inlemektedir. “Bu otel yanacak!” diyen haykırışlar yükseliyor, dumanlardan önce göğe doğru. Arif Sağ, saat 14:00’te SHP Genel Merkeziyle, Aziz Nesin saat 17.00’de iki kez Erdal İnönü ile konuşuyor. Madımak Oteli'nde kuşatılmış aydınlar kurtarılmayı bekliyor. Yardım gelmiyor. Oysa otel yakınında konuşlanmış bir tugay var. Saat akşam 20.00 odluğunda bu ülkenin düşünen, üreten 33 canı yakılmıştır. 8’i ağır olmak üzere 24 kişi yaralıdır.
“Tur edip âlemi gezdim cihanı/ yok Anadolu’dan güzel yurt bana” diyen Nesimi, Hasret Gültekin, Asaf Koçak; Uğur Kaynar, Asım Bezirci, “Halkım/ sevgilim” diyen Behçet Aysan, Metin Altıok, gencecik kızlar ve oğlanlar yok ediliyor ölü ozanlar kentinin karanlığında. Pir Sultan bir kez daha ölüyor. Ölümünden önce ölümünü gören Metin Altıok; “Heybesinde yılan işaretleri,/ Baldıran zehiri yüzüğünün içinde / Ve yanında kav taşıyan ben;/ Tekinsizim size göre/ İbret için yakılması gereken” diye yazıyor. Behçet Aysan, “Beyaz bir gemidir ölüm/ Siyah denizlerin hep çağırdığı/ Batık bir gemi/ Sönmüş yıldızlar gibidir/ Sen bu şiiri okurken/ Ben belki başka bir şehirde ölürüm” diyor, ölüyor.
Dönemin Pir Sultan Derneği yöneticisi Ali Balkız, olay sonrası, “7 saat boyunca devlet oraya gelemedi” diyor. Aktüel dergisinde yayınlanan o resim geliyor hep gözlerimin önüne. Resmi kim çekmiş bilmem. Aziz Nesin, kimi sanatçılar ve gencecik insanlar dingin bir sessizlik içinde oturarak bekliyorlar. Sakinler ve korkmuyorlar. Ölüm korkusu da yok yüzlerinde. Henüz oranın bir kapan olduğunun farkında değiller gibi geliyor insana. Balkız, “devlet oraya gelemedi” derken, belki de hala var olan bir güvenden söz ediyor. Oysa devlet orada! Tıpkı 80 öncesi Maraş’ta ve yine Sivas’ta olduğu gibi, tıpkı 6/7 Eylül olaylarında, Tan Matbaası yakılırken, Kanlı Pazar’da dinci gericiler Deniz ve arkadaşlarına saldırırken, Sakarya’da DTP şöleninde linççiler şöleni kuşatmışken olduğu gibi… Devlet, 7 saat süreyle onların yanı başındaydı. Kibriti çakan elde o vardı, perdeyi tutuşturan kundakçının yanında o, kitleyi tahrik eden sesteydi, alevleri zevkle seyredende...
Katliam sırasında Cumhurbaşkanı olan Süleyman Demirel olaylar başladığında, “Halkla polisi karşı karşıya getirmeyin” talimatını vermişti. Katliamın ardındansa; “Olay münferittir. Ağır tahrik var. Bu tahrik sonucu halk galeyana gelmiş... Güvenlik kuvvetleri ellerinden geleni yapmışlardır... Karşılıklı gruplar arasında çatışma yoktur. Bir otelin yakılmasından dolayı can kaybı vardır” demişti. Katliam dönemindeki DYP-SHP hükümetinin Başbakanı Tansu Çiller; katliamdan sonra yaptığı ilk açıklamada, o absurd mantığıyla; “Çok şükür, otel dışındaki halkımız bu yangından zarar görmemiştir. Halktan kimsenin burnu kanamamıştır ve ölenler de çıkan yangından boğularak ölmüşlerdir” demişti. Düzenin faşist güruhu cesaretlendirip mazur gören kirli yüzü, böylece her söylenen sözle bir kez daha ortaya çıkmıştı.
Din, insanlığın korkularının ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Bu nedenle bütün dinlerde benzer ceza ve öç alma yöntemleri geçerli olmuştur. Din otoriteleri, insanların dine karşı işlediğini düşündükleri suçları cezalandırırken de tanrının yolunu izlemişlerdir. Tanrının ağzından söylendiği şekliyle cezalandırmaya gidilmiş, Tanrıya ve onun öğretisine karşı gelen suçlara Kutsal Kitapta sözü edilen cezalar biçilmiştir. Özellikle dinsel sapkınlık ve küfür, en şiddetli biçimde cezalandırılmıştır.
Kuran’da, “İnkâr edenler için ateşten elbiseler biçilmiştir, başlarına da kaynar sular dökülür, karındakiler ve derileri eritilir, demir kamçılar da onlar içindir. Orada uğradıkları ıstıraptan ne zaman çıkmak isteseler geriye döndürülürler, yakıcı azabı tadın denilir (Hac–19–22)” diye yazmaktadır. Öte yandan; İslam Hukukunda cihadın tanımı, “Kâfirlerle savaşmak, onları öldürmek, onların ellerinden mallarını mülklerini almak, yağmalamak, tapınaklarını yakmak, putlarını kırmak” biçimindedir. Bu anlamıyla cihad fikri, son derece önemli bir ideolojik fonksiyonu yerine getirmektedir.
“Kâfir ile öldüreni cehennemde birlikte bulunamaz” denmiştir. Buradan, kâfiri öldürenin cennete gideceğini çıkarmak mümkündür. “Kâfirlerin yalnız canları değil, malları mülkleri de helaldir.” Bu ifadeler, düşman ve kâfir olana neler yapılabileceğine ilişkin gerektiğinde çok tehlikeli olabilecek bir kültürel arka plan oluşturur. Ve çalkantılı dönemlerde yığınların yağmaya ve zulme katılmasını meşrulaştırır.
Öte yandan toplumsal muhalefet hareketlerinin dini karakterde olması, tüm Ortaçağ toplumlarının ortak özelliğidir. İslam-Türk toplumlarında da durum böyledir. 15.yüzyıl sonunda başlayan ve 17. yüzyılın başlarına kadar devam eden köylü ayaklanmaları Türkmen-Alevi halkın içinde başlamış ve diğer halk kesimleri içine de yaygınlaşmıştır. Asıl nedeni köylüye yapılan zulüm olan ayaklanmalar bastırılırken dinsel motif öne çıkarılmış, Aleviliğin dinsizlik olduğu savunulmuş ve Alevi katlinin vacip olduğu ilan edilmiştir.
Bütün bu tarihsel ve kültürel arka plan, iman etmekle birleştirildiğinde kalabalıkları harekete geçirmekte son derece ideolojik işlev görmüştür. 70’li yıllarda Alevilere karşı düzenlenen faşist katliamlarda cihada davet eden hadisler ve ayetler bastırılıp dağıtılmıştır. Kadın çocuk yaşlı demeden komşunun komşuyu öldürmesi böylece meşrulaştırılmıştır. Önce insanlar öldürülmüş, bunu 12 Eylül faşist darbesi izlemiş, sonra kitaplar yakılmıştır. 12 Eylül yıllarında yakılan kitap sayısı 113 bin 607’dir. 39 ton kitap, dergi ve gazete imha edilmiştir.
1933’te Almanya’da Naziler iktidara geldi. Hemen ardından materyalist dünya görüşünü yaydığı düşünülen kitaplar Hitler gençliği tarafından yakıldı. 10 Mayıs günü Berlin Opera meydanında yakılan kitap sayısı 20 bindi. Kitaplar odun gibi üst üste yığılmıştı. Öğrenciler papazlar gibi sembolik hareketler yapıyordu. Halk geriden izliyordu ve dinsel bir törendeki gibi, hep bir ağızdan bağırarak eyleme katılıyordu.
Alman öğrenciler, daha 1817’de Eisenach’ta da kitapları yakmışlardı. O zaman geleceği gören büyük yazar Hienrich Heine şöyle demişti; “Şimdi kitapların yakıldığı yerde, gelecekte insanları da yakarlar”. Almanya’da öyle oldu, Türkiye’de de… Önce kitapları, sonra insanları yaktılar. Ve o yakma fiilinin ortakları bugün hükümet etmekteler. Üstelik kirli ideolojik ortam, kitleleri linççiler güruhuna dönüştürecek potansiyeli sürekli arttırmaktadır. Resmi laiklik ve dinci gericilik birbirini beslemekte, halkları birbirine düşman edecek ortam gittikçe kalıcılaşmaktadır. Gerçekte resmi laiklik ile dinci gericilik “devletin dini” konusunda farklı noktada değillerdir. Ve kitleler kendi politik çıkarlarının temsilcileri ile buluşmadıkça tehlike büyümeye devam edecektir.