Atılım Günlük Haber Bülteni Ana Sayfası
 
Muhatapsız ‘çözüm’ olmaz

Tersane işçilerinin üretimden gelen güçlerini kullanarak tersane patronlarına ağır bir darbe indirdikleri, toplumsal mücadele dinamiklerinin Tuzla’da, grevin etrafında cepheleştikleri 16 Haziran grevi, kendi sonuçlarını yaratmaya başladı.

Grevin hemen ardından AKP Hükümeti birden bire sorunu Başbakan düzeyinde ele almaya karar verdi! Başbakan Erdoğan apar topar İstanbul’a geldi, tersane patronları ve patron örgütleriyle toplantı yaptı. “Tuzla’ya el koydu”, burjuva basına inanacak olursak. Toplantıda, “Canınızı yakarım” gibi, tribünlere yönelik beylik sözlerin yanı sıra, esas derdini de açıkladı: Bu kadar ölüm, sektörün prestijine zarar veriyor, parası neyse ödeyin, sorunu çözün! Zaten “iş kazasının, ölümün olmadığı tersane dünyanın hiçbir yerinde yok”tu, ama bu kadar ölüm de çoktu!

Erdoğan, böyle yaparak en azından Tuzla karşısında hükümetin bakar-kör konumunda olmadığını göstermek istedi. Muhalifleri için sıkça kullandığı, Araf sûresindeki; “Onların kalpleri vardır, onlarla kavramazlar; gözleri vardır, onlarla görmezler; kulakları vardır, onlarla işitmezler. İşte onlar hayvanlar gibidir; hatta daha da aşağılıktırlar. İşte asıl gafiller onlardır” tanımından kurtulmak istedi belki de! Ne de olsa, sûreye göre, böyle insanların yeri “cehennem”dir.

Ancak, nihayetinde dert işçilerin hayatları değil, “sektörün prestiji” olunca soruna gerçek bir çözüm bulmak da mümkün olmuyor. Erdoğan, sorunu gündeme taşıyan ve çözümünü dayatan güç olarak tersane işçilerini ve sendikaları Limter-İş’i muhatap almadı, toplantıya çağırmadı. Patron örgütleri Deniz Ticaret Odası ve TOBB oradaydı. Patronların taşeron kuruluşu Dok Gemi-İş oradaydı. Yani iş cinayetlerinin sorumluları ve onların suç ortağı Dok Gemi-İş toplantıya çağrılmıştı. Ama iş cinayetlerine karşı işçilerin iradesi, temsilcisi, sözcüsü Limter İş yoktu orada! Oysa, grev yasası, Limter-İş’i tersane işçilerinin yegane meşru temsilcisi, Dok Gemi İş’i ise bir patron örgütü olarak o kadar açıkça ilan etmişti ki, burjuva basın bile Limter-İş’in davet edilmemesini sorguladı.

Erdoğan, Tuzla’yı da havadan, helikopterle gezdi. Belli ki Limter-İş’le ya da sendikalı işçilerle karşılaşma ihtimali bile korkutuyordu onu.

Gerçi, Erdoğan’ın toplantısından kısa süre sonra bu kez TOBB’la DİSK, GİSBİR’le Limter-İş masaya oturdu. Grevin gücü patronları buna zorladı.

Ancak biz yine de, AKP’nin, sorunu gündeme taşıyan güçleri dışlayarak, onları yok sayarak sorunları ‘çözme’ anlayışını not etmek isteriz. Bunun AKP’nin karakteristik bir politika yapma tarzı olduğunu söyleyebiliriz.

Erdoğan, “Kürt sorunu vardır, benim sorunumdur, devlet geçmişte hatalar yapmıştır” dedi. Ama bu sorunu gündeme taşıyan, Kürt halkını temsil eden PKK’yle muhatap olmuyor. Hatta, Meclis’teki seçilmiş DTP milletvekilleriyle de politik bir diyalog kurmuyor. Geçtik politik diyaloğu, el sıkışmıyor, selam bile vermiyor!

Erdoğan, sözüm ona Alevi sorununa el atıyor. Ama yine, bu sorunu gündeme taşıyan demokratik Alevi hareketinin temsilcilerini, Pir Sultan derneklerini, Alevi-Bektaşi Federasyonunu vb. muhatap almıyor. AKP çevresindeki Reha Çamuroğlu gibi birtakım düşkün kişi ve şahsiyetlerle “iftar sofrası” kuruyor, Alevilerin sorunlarını burada tartışacağını, çözüm kapısını açacağını ilan ediyor.

Muhatapsız çözüm olmaz. Daha doğrusu, muhatapsız çözüm çizgisi, sorunların esasını çözümsüz bırakmak, ama rahatsız edici sivri yönlerini törpülemek demektir. Halkçı ve demokratik olmayan tarzda, burjuva ve bürokratik devlet çizgisinde sorunların ele alınmasıdır. Bu, AKP’nin anti-demokratik ve despot yüzünün şifresidir. Her ağzını açtığında “milli irade”den söz eden Erdoğan’ın, ezilen halk kesimlerinin, gerçekten iradeleştiği her durumda takındığı tutum budur. Erdoğan, halkın, emekçilerin, ezilenlerin iradeleşmesinden, kendi talepleri ve amaçları uğrunda örgütlenmesinden ve bu taleplerin temsiliyet kazanmasından ölesiye korkuyor.