Atılım Günlük Haber Bülteni Ana Sayfası
 
Uçurumun kenarında burjuva siyaset

Generallerin basına yansıyarak deşifre olan darbeci “eylem planı” ile, TÜSİAD'ın yeni anayasa hamlesi ve yaptığı açıklamalar, rejim krizinin düzeyini ve egemen sınıflar arasındaki güç ve iktidar çatışmasının şiddetini yansıtan çok çarpıcı veriler sunuyor. Kriz içerisinde yönetme gücü ve yeteneği deforme olan rejim, çözümsüzlük ve kriz dışında bir şey üretemiyor. Rejim krizindeki tabloyu ve egemen sınıfların halet-i ruhiyesini, TÜSİAD Başkanı Arzuhan Doğan Yalçındağ'ın, “siyasette başlayan, topluma yaygınlaşan ve her geçen gün, artan kutuplaşma” nedeniyle “bir yıl içinde elimizde yönetilmesi çok zor bir Türkiye olacak” değerlendirmesi yansıtıyor. TÜSİAD Yüksek İstişare Kurulu Başkanı Mustafa Koç ise “bir akıl tutulması” yaşandığını belirtiyor.

Bu itiraflar ve generallerin yansıyan planları, egemen sınıf bloklarının uçurumun kenarında siyaset yaptığını gösteriyor. Uçurum kenarı siyaseti ise, egemen sınıflanın faşist ordu partisi etrafında kümelenen kesimleriyle, emperyalist küreselleşmeci değişim bayrağını dalgalandıran sermaye oligarşisi etrafında toplanan bölükleri arasındaki kıyasıya iktidar savaşını dışa vuruyor. Bu egemen sınıf kutuplaşmasında konjonktürel taraf olarak AKP ön plana çıksa da, kapışma esas olarak ordu ile sermaye oligarşisi arasında yaşanıyor. Saflaşmalar ve çatışmalar üç parti üç program gerçekliğini doğrulayan bir hatta gelişmeye devam ediyor.

Rejim krizi olarak tarif edilen durum, esas olarak yapısal sorunlar üzerinde yükseliyor. Mevcut rejim, kurucu ideolojisiyle birlikte hegemonyasını yitirmiş ve yönetemez durumdadır. Bu, aynı zamanda bir hegemonya krizidir. Kürt ulusal mücadelesi, resmi ideolojiyle doku uyuşmazlığı yaşayan siyasal İslamcı yükseliş, Alevi toplumunun özgün kimlik ve inanç taleplerini dayatması, tarihsel katliamcı geçmişle yüzleşmeyi dayatan gelişmeler, Kıbrıs sorunu, Soğuk Savaş sonrası yeni dünya dengeleri, AB uyum yasaları vb. rejimin geleneksel ideolojisini çözerek birleştirici özelliğini yitirmesine neden oldu. Rejim, bunun gerekleri doğrultusunda bir burjuva dönüşüm sağlayamadı. Krizin ve çözümsüzlüğün süreklileşmesi, egemen cephede iki parti ve iki program gerçekliğini açığa çıkardı. Bunun bir tarafında geleceğini ve çıkarlarını küresel sermayeye eklemlenmede ve bu doğrultuda yeniden yapılanmada bulan sermaye oligarşisinin programı; diğer tarafında ise, emperyalist dünya gerçekleri ve dengeleriyle esas olarak barışık olan, fakat bunu geleneksel çıkar ve ayrıcalıklarını koruyarak sağlamaya çalışan ordu partisinin programı bulunuyor.

27 Nisan muhtırasına rağmen Çankaya savaşında istediği sonucu elde edemeyen, 22 Temmuz seçimlerinden de yenilgiyle çıkan ordu partisi; basına sızdırılan ağır çekim darbe planı ile, seçimlerin ardından iktidar ayrıcalıklarını korumanın ve kaybettiği mevzileri geri almanın arayışını içinde olduğunu belgeliyor. Geride kalan bir yılın verileri ve yaşanan gelişmeler de, bu darbeci pratiği doğrulama özelliği taşıyor. Şemsiye örgüt özelliği taşıyan ordu partisi, rejimin diğer geleneksel güçlerini, -yargı ve üniversiteler başta olmak üzere- “silahsız kuvvetleri”, askerci kızılelma güçlerini, CHP ve MHP gibi ırkçı şoven partileri de kullanarak statükocu refleksi güçlü tutmaya, kendi ideolojisi ve ayrıcalıkları doğrultusunda toplumu hizaya getirmeye çalışıyor. İdeolojik ve kurumsal olarak mevzi mücadelesi veriyor.

Generallerin statükocu programları gelecek vadetmemekte, güç ve mevzi kaybetmektedir. Faşist generaller, bu nedenle faşist darbe tehdit ve tertipleri dahil, direkt ya da dolaylı müdahalelerle askeri vesayetini sürdürmeye çalışmaktadır. Kürt ulusal direnişinin moral çözücü etkisi ve alınan yenilgiler sonucu oluşan itibar kaybı, cumhurbaşkanlığı ve 22 Temmuz seçimlerinde vb. yaşadığı mevzi kayıpları nedeniyle artık nasyonal faşist cephe iç bütünlüğünü de kaybetmektedir. Gerillanın Zap direnişinin ardından CHP ve MHP'yle yaşanan tartışma, son örnekte de görüldüğü üzere sık sık “içeriden” belge sızdırılması, değişik biçimlerde yansıyan ordu içi cuntalaşma eğilimleri, bu iç bütünlüğünün çözülmeye başladığının göstergeleridir. Fakat bu göstergeler ve son “eylem planı”, aynı zamanda saldırganlığının ve bu saldırganlığı sürdüreceğinin de kanıtıdır. Generaller devletlü laiklik, Kürt ulusal sorunu, Kıbrıs, AB uyum yasaları vb. üzerinden kamplaşma ve çatışma pratiğini sürdürecektir. Uzlaşı ve itidal çağrıları üzerinden inisiyatif almaya çalışan sermaye oligarşisi ise, TÜSİAD üzerinden gündemleştirdiği “yeni anayasa” tartışmasıyla, siyasal krize kendi programı doğrultusunda çözüm üretmeye çalışacaktır. Öyle ki, Anayasa konvansiyonu önerisi, anayasa tartışmalarını AKP ve meclisin inisiyatifinden çıkarmayı ve “toplumsal uzlaşı” fikri etrafında kendi eksenine çekmeyi bile içeriyor. Her kriz döneminin küresel sermaye adına kilidi açan maymuncuğu rolünü üstlenen Kemal Derviş'in TÜSİAD'ın “çözüm” arayışlarının bir unsuru olarak yeniden piyasaya sürülmesi ise, planın emek düşmanlığını hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak şekilde dışa vuruyor.

Çatışmanın güncel taraflarından ve darbeci planın hedeflerinden olan AKP Hükümeti, 22 Temmuz seçimlerinde elde ettiği başarı, cumhurbaşkanlığı, YÖK gibi mevzileri ele geçirmiş olmasına rağmen, kapatma davasıyla topal ördek durumuna getirildi. İktidar gücünü artırma hırs ve yönelimi ile İslami siyasal gündemini gözeten düzenlemeleri şimdilik akamete uğradı. AKP, her ne kadar sermaye oligarşisi ve küresel emperyalist güçlerin desteğine sahipse de, siyasal İslamcı gündemi ve iktidar gücünü artırma yönündeki her hamlesi TÜSİAD patronlarının da tepkisiyle karşılaşmakta. Fakat asıl kapışma ve tehdit, asker sopasının gölgesinde yeniden terbiye etme pratiğinde somutlanıyor. AKP'nin darbe karşıtı, sahte özgürlükçü söylemi ise daha fazla deşifre oluyor. Generalleri sıkıştırma hamlesi de olan Ergenekon operasyonunun siyasal gerekçeleri, çok daha somut olarak Genelkurmay'ın faşist planında bulunmasına rağmen, çatışmayı derinleştirecek yönelimlerden kaçınıyor.

Güncel siyasal krizin seyrini ve şiddetini kapatma davası, YAŞ toplantısı, anayasa değişikliği tartışmaları gibi gündemler etrafında yaşanan gelişmeler belirleyecektir. TÜSİAD'ın uzlaşı ve mutabakat arayışlarına rağmen, çatışma hala bir kırılma noktasına doğru ilerlemektedir. Kapatma davasında verilecek karar, erken seçimi yeniden gündeme getirebilir. Yeni bir erken seçimin de siyasal krizi daha fazla derinleştireceğini şimdiden söylemek bir kehanet olmayacaktır. Egemen sınıfların her iki bloğu, ancak işçi sınıfı ve ezilenlere karşı birleşebiliyorlar. Örneğin, generallerin yansıyan planlarından bakıldığında Erdoğan ile Büyükkanıt arasındaki Dolmabahçe uzlaşısının, Kürt ulusal hareketine karşı bir uzlaşı olduğu daha net görülebiliyor.

Her iki egemen sınıf programının da ortak hedefi durumunda olan ezilenler, generallerin darbeci/statükocu programı ya da sermaye oligarşisinin emperyalist küreselleşmeci yeniden yapılandırma programına yedeklenmekten ve altında ezilmekten, ancak kendi toplumsal taleplerini içeren birleşik bir siyasal program etrafında harekete geçerek kurtulabilirler. Bu bakımdan umut ve özgüven sağlayan unsurlar fazlasıyla birikmektedir. Kürt ulusal hareketinin bastırılamayan direnişi, Tuzla grevinin yol açan gücü, Hrant'ın cenazesinin ve yıl dönümünün görkemli eylemleri, sınıfın Taksim sırtlarında aşıladığı mücadeleci özgüven, gençliğin yoğunlaşan arayışları bu bakımdan güçlü umut kıvılcımları taşımaktadır. Ezilenlerin adalet ve özgürlük talepleri etrafında yükselteceği mücadelenin dolaysız bir konusu da, tabi ki darbeci generallerin ve suç ortaklarının yargılanması talebi olmalıdır. Bunun için iktidar bilincine sahip ve en az egemenler kadar cesaretli olmak ise bir zorunluluktur.