Dışarıda geç kalmış bahar kokusu, yağmur yağıyor. Kaldırıma vuruyor suların sesi. Serseri rüzgârlar geçiyor penceremin ucundan. Yıldızları arıyorum başımı gökyüzüne kaldırıp, yoklar. Bulutlar yıldızları geceden kovmuş. Ay ışığını bekliyorum, O da kavak ağacının gölgesine sığınmış sanki. Bir aydınlık vuruyor uzaklardan hüzünlü, narin, ince bir yürek sızısı gibi.
Yağmur hızlanıyor birden. Alıp başımı geceye karışmak suların izlerine basıp yürümek isteği yakıyor içimi. Balkona yaklaşıyorum, uzaklarda şehrin ışıkları… Rüzgârın serinliğine çarpıyorum. Bir balkon kapısından bakmak sulara, az dertlenip düşlere dalmak gece yarıları ve şiirlere tutunmak sessiz sedasız, usulca dinlemek içinde kabaran dalgaların sesini, öylece ay düşerken geceye…
Sovyet şairi Kuliev’in dizelerini anımsıyorum, tam da ay bulutlardan kurtulduğunda. Yağmurun kokusu doluyor içeriye birden.“Aşkın yara izlerini taşımayan kişi/ korkaklar nasıl kaçarsa bırakıp tüfekleri/ Öyle yaşıyor işte/ Canını koruyarak// O, yağmurdan hiç ıslanmayan/ Karın nasıl yağdığını bilmeyen/ Birinin yaşadığı gibi yaşıyor/ Ve çiçek açmayan bir ağaca benziyor” diyor, Kuliev.
Aşkın ve kavganın yaralamayanı olur mu? Çoğu kez karışmaz mı birbirine yara izlerimiz? Tıpkı aşk gibi kavgada canını kollayarak yaşamak olmaz. Yaşadı mı kendini hayatın orta yerine atılıvermelidir insan. Hesapsız kitapsız, yürüdüğü yolu bir yaşama biçimi olarak benimseyerek.
Gecenin kıyısında durmuşum, şehrin ışıkları göz kırpıyor içinde sayısız yaşamı saklayarak. Ben yaşamın kıyısında durmak üstüne düşünüyorum geceye bakarak. Komünist, ortakçı demektir diyorum kendi kendime. Ortakçı olmak hayatı ortak duymaktır, ellerinden tutmaktır hep birlikte yaşamın. Hayata kıyısından baktığını düşündüğünde bile yoldaş demenin güzelliğini duymaktır. Tek başına kalmak ama asla yalnız olmamaktır. Yoldaş gözleri yanında bulmaktır; işkencede, hücrede, direnmede, barikatta, hasta yatağında. Bizim gücümüzün kaynağı bu kavrayıştır işte, bu bakış acısı. Hiçbir maddi gücün alt edemeyeceği bir hazdır bu, acılardan mutluluğu doğuran ortak sevinç.
Yağmur yağıyor, böyle gecelerde depreşir, “ne duruyorsun be, at kendini denize” diye haykıran duygular içimde, bütün kelepçelere kafa tutar böyle gecelerde gönlüm. Daha sonra demek, hiçbir zaman demektir diye fısıldar durur içimdeki şiir. Bugün değilse ne zaman diye seslenir durur. Hüznü rüzgâra savururum böyle zamanlarda.
Yağmur yağıyor, zulmü rüzgârlara savurmak istiyorum dehşetli, katılıp önüne birlikte esmek. Ne vakit böyle üstüme üstüme gelse isyanım, o küçük kırmızı karıncanın öyküsünü düşünürüm. Hani kocaman bir dağın önünde durup tünel kazan o karıncayı. Hani o tünel kazarken oradan bir insan geçiyormuş da; “Karınca kardeş ne yapıyorsun?” diye sormuş. “Tünel kazıyorum” demiş o da. “Bu dağın ardında umutlarım var, düşlerim var, sevgilerim var.” Eh, insan bu ya bir karıncaya bakmış, bir de dağa. “Yahu karınca kardeş ömrün yeter mi ki bu tüneli kazmaya?” diye sormuş hayretle. Karınca bir gözünde mutlu bir gözyaşı diğerinde mutsuz bir gözyaşı; “Olsun” diye yanıtlamış adamı; “Bitiremesem de bu uğurda ölürüm ya.”
Ben bu öyküyü ilk dinlediğimde karıncanın gözündeki mutlu gözyaşı inancı ve sevgisi için dövüştüğündendir, demiştim. O küçük mutsuz gözyaşı yarım kalacak bir öykünün acısından. Birey açısından baktığımızda bizim devrimci yolumuz için yürüttüğümüz kavga o küçük kırmızı karıncanınkini andırıyor. Kuşkusuz tek birey açısından bakıldığında yarım kalacak bir öykü bu.
O küçük karıncaların işi ortaklaşmaya çağırmak tüm karıncaları bu yüzden. Bütün karıncaları karınca olduklarının bilincine vardırmak. Ortak bir imeceye çağırmak onları… Ve umut etmek, umutsuzluk köleliğin anasıdır çünkü. Yeryüzünün bütün karıncaları birleşince olabilecekleri hayal etmek… Tıpkı Yaşar Kemal’in Filler Sultanı ve Kırmızı sakallı Topal Karınca öyküsünde olduğu gibi; “Yeryüzünün bütün karıncaları birleşiniz” demek.
O zaman değil bir tünel açmak, dağları devirmek mümkündür. Yaşar Kemal’in bilge topal karıncası; “Umutsuz girişilmiş savaş, savaş değil ölümdür, savaşın biçimi türü var. Savaşa umutla girersin, yenilirsin o başka, ama umutla girersin” diye seslenir bize. Umutlu olmak inanmak demektir. Önümüzü ne kadar kesmek isterlerse istesinler, biz umutlu bir türkünün umutlu savaşçılarıyız. Düşlerimize ve sevgilerimize eriştirecek olan da budur bizi.
Biliyoruz bugün bu türkü çoğalarak yeryüzünün her bir parçasından geliyor, neoliberalizmin ölüm çanları çalarken. Bir yürek gibi açıyor. Sevgi, sıcaklık, sevinç, kardeşlik, eşitlik ve barış olarak açıyor. Tıpkı öyküdeki gibi yeryüzünün en görkemli çiçeği gibi açıyor. Bu türkünün tekmil göğü sarmasından, aydınlatmasından korkanlar bastırtmaya çalışıyorlar her bir yolla, yöntemle bu türküyü. Ama güçleri yetmiyor.
Ortalıkta bir yağmur ortası güzelliği, gecenin kıyısında durmuşum. Balkon kapısını açıp gökyüzünü dolduruyorum sönük ciğerlerime. Gecede umutlu ışıklar uçuşuyor sabahlara açılan, biliyorum. Ses yalan söylese de, söz yalan söylese de, gerçekleri örtemiyor yalanlar. Ezilenlerin ayak sesleri geliyor, havzalardan, fabrikalardan, üniversite bahçelerinden, Mayıs meydanlarından, Nepal'den, Venezuela’dan, Kolombiya’dan.
Tüm aydınlık yürekler, Haziran başında meydanları doldurup hep birlikte adil bir barış için, ortak yaşama bilinciyle kardeş bir türkü tutturacak biliyorum. Bu yüzden bir şiir yükseliyor içimden eski günlerden kalan; “Yine kitaplarıyla, bayraklarıyla, türküleriyle geldiler/ dalga dalga aydınlık oldular,/ yürüdüler karanlığın üstüne/ meydanları zapt ettiler yine” diyen.
Tüm dünyada yaşanan gelişmeler, Amerika’dan Türkiye’ye serbest piyasa düzeninin iflas ettiğini söylüyor. Uluslararası sermayenin uygulamaya koyduğu yapısal uyum programlarının iflas ettiği artık en yetkili ağızlardan itiraf edilmeye başlıyor. Bolivya’dan Peru’ya, Guatemala’dan Fas’a, Haiti’den Afrika’ya ezilenlerin sermayenin dayatmalarına hiç de sessizce boyun eğmeyeceğini gösteriyor. Yoksul çoğunluğun kazananların her şeyi ceplemesine izin vermeyeceği kesinlikle ortaya çıkıyor.
Yağmurlu bir rüzgâr esiyor dışarıda. İçimde alıp başımı gitmek arzusu aydınlığa doğru, gökyüzüne bakıyorum. Yıldızlar göz kırpmaya başlıyor uzaktan. Yağmur yağıyor, ben de yangınlar ortası, aklımda vedasız sevinçler, en uzak yıldızlarda gözlerim. Kalbim isyana duran tüm halklarıyla birlikte çarpıyor dünyanın And dağlarından Chiapas’a, oradan Mezopotamya’ya dek. Dünya öylesine umutlu öylesine güzelken bireysel acılarımızın hiçbir kıymet-i harbiyesinin olmadığını anlıyorum bir kez daha.
Kış bitti, geç kalmış bir bahardan yaza açılıyor zaman. Her acıyı yeni bir sevinçle geçmeye yazgılı bizim yoldaş ömrümüz. Hani diyor ya Nazım; “Aya gidilecek/ daha da ötelere/ teleskopların görmediği yere,/ Ama bizim dünyada ne zaman kimse aç kalmayacak,/ Korkmayacak kimse kimseden,/ emretmeyecek kimse kimseye/ yermeyecek kimse kimseyi/ umudunu çalamayacak kimse kimsenin/ işte ben komünistim/ bu soruya yanıt verdiğim için.”
Yolumuz belli, nasıl yürüyeceğimiz de. Bu yüzden, Brecht’in dizeleriyle bitirmek istiyorum bu yağmurlu yazıyı: “Ne güzel, şu ateşte/ Dönüşmeyen soğuk küle!/ Bacım, kıymetlim benim/ Yana yana tükenmeden./ kurnazca soğuduğunu gördüm çoğunun/ Ateşliler düştü cahilce/ Bacım sen hep kal böyle/ yana yana tükenmeden/ Ah, olmadı hiç kaçman için/ Savaş alanı ardında bir atın/ Dikkatle dövüşürdün bu yüzden/ Yana yana tükenmeden.”