Kapitalist sistem yine bir krizle karşı karşıya. Amerika'da başlayan mali kriz, hızla bütün dünyaya yayılıyor. ABD'nin de aralarında bulunduğu yedi ülkede Merkez Bankası, aynı anda faiz indirimine gittiler, piyasaya sıcak para sürdüler. Ama fayda etmedi. İzlanda örneğinde olduğu gibi, bankalar çökmekle kalmıyor, ülkeler bile iflas etti. Marks yine haklı çıktı. Ama Marks'ın haklılığı yeni değil!
Politik ekonomi uzmanı Dr. İbrahim Okçuoğlu'na, tüm dünyayı saran mali krizin gelişim yönünü, krizin işçi ve emekçileri nasıl etkileyeceğini, kriz dönemlerinin politik mücadeleye yansımasını sorduk. 'Kapitalizmde Eşitsiz Gelişmenin ve Rekabetin Tarihi', 'Türkiye'de kapitalizmin gelişmesi' kitaplarının yazarı Okçuoğlu, gazetemize krizin Türkiye'ye yansımalarını da değerlendirdi.
Kriz sosyalizme yabancıdır
ABD'de başlayan mali kriz, hızla bütün dünyaya yayılıyor. Gelişmenin yönü ne?
ABD'deki kriz, bilindiği gibi 2007'nin ortalarında konut krizi olarak patlak vermişti. Böyle bir krizin patlak vereceği daha önceden de biliniyordu. Bu krizin, spekülasyonun alt yapısı 2000'li yılların başında oluşmuştu. Kriz patlak verdikten sonra başka ülkelere de yayıldı. Başka ülkelere hızla yayılmasının nedeni, Amerika'da konut sahibi olmak isteyenlere verilen bu kredilerin, geri vereceklerle veremeyeceklerinin harmanlanıp, paketlenip başka ülkelere satılmasıydı.
Sonrası belli... Bu, artık Amerikan konut krizinde patlamış olan spekülasyon krizi olmaktan çıktı. Dünyada önde gelen bankaları etkilemeye başladı. Dolayısıyla, bu, dünya çapında etkili banka ve kredi krizine dönüştü. Bunun böyle olduğunu şundan biliyoruz; en azından bugün Amerika'da önde gelen bankalar batmıştır. Amerika'nın 5 tane yatırım bankası vardı, beşi de battı. Yatırım yapacak bankası yok. Diğer ülkelerde de bunlar yaşandı. Böylesi koşullarda, bir bankanın başka bir bankaya kredi verme koşulları da ortadan kalkar.
Gelişmenin yönü ise... Konut krizinin inşaat sektörüyle doğrudan ilişkisi vardır. Daha o zaman inşaat sektörü etkilenmişti. Bir çok firma kapandı ve binlerce işçi işsiz kaldı. Şimdiki durumda ise, sanayii doğrudan etkilenecek boyutlara gelmiştir. İşletmeler, kredi üzerine çalışmaktalar, alamayınca üretim yapamamaktadırlar. Devam eden kronik işsizliğin de etkisiyle alım gücü düşmüş durumdadır. Dolayısıyla tüketim de kapitalistlerin beklediği gibi olmuyor. Banka ve kredi krizi reel sektörü, sanayi sektörünü etkilemektedir. 2008'in 2. çeyreğinde, önde gelen bütün ülkelerde sanayi üretimi mutlak düşmüştür, gerilemiştir. Bu böyle giderse, herhalde çok yakın bir zamanda bunun bir fazla üretim krizi olduğunu söyleyebiliriz.
ABD ve ardından AB ülkeleri art arda paketler açıkladı, patlayan balona hava takviyeleri yapıldı...
Bunlar uçtu gitti, başka bir şey olmadı. Dikkat ederseniz, o aslında 750 milyon dolarlık bir paketti sonradan 850'ye çıktı. Arkasından da, -bu işin sonuç vermeyeceğini düşünmüş olmalılar ki- Amerika'da bankalara ortak olma kararı alındı. Ama bu ortaklık da onları kurtarmayacaktır. AB, bu ayın başında Paris'te toplanmıştı, bankalara yardım etmek için. Şimdi ortak paket peşine düştüler, bir paket hazırlamaya çalışıyorlar. Bunun ötesinde, dünya çapında 20 ülkenin galiba maliye bakanları toplanmıştı; onlar da ortak bir paket peşinde koşuyor. Bununla mali krizin tahribatını engellemeye çalışıyorlar. Ama görünen o ki bundan da bir sonuç alamayacaklar. Alacak durumları da yok. Çünkü kriz; reel sektörü etkileyecek derecede, geriye dönüşümü olmayacak şekilde kapsamlaşmış bir krizdir.
ABD'nin de aralarında bulunduğu yedi ülkede Merkez Bankası, aynı anda faiz indirimine gittiler, piyasaya sıcak para sürdüler. Ama bu da fayda etmedi. Kriz nerelere yol alacak?
Mali krizler aslında engellenebilir krizlerdir, kapitalizmden önce de var olan krizlerdir. Kapitalizmle var olan krizler değildir. Ama bu fazla üretim krizi dediğimiz kriz, kapitalizme özgüdür, kapitalist sistemin yasallığıdır. Mali kriz reel sektörü etkiledikten sonra artık bu banka ve mali krizi olmaktan çıkar. Fazla üretim krizi olur. Bu da doğrudan üretimle ilgilidir. Bu sefer üretim sektöründe çalışan firmaların, tekellerin iflasıyla karşı karşıya kalacağız. Örneğin Amerika'da General Motors bunun başında gelenlerden birisidir. Oralarda firma evliliklerini, birleşmelerini göreceğiz. Reel sektördeki firmaları, devletlerin kurtarmaya çalıştığını göreceğiz, aynen mali sektörde olduğu gibi. Daha bu dönemde, örneğin o 850 milyar dolarlık paketin içerisinde üretimde olan firmalara da paylar ayrılmıştı. Otomotiv tekellerine paylar ayrılmıştı. 25 milyar dolar sadece bir tanesine veriyorlardı.
Yani, o paket sadece bankalarla ilgili değildir. Reel sektörle de ilgilidir. Ama bunlar da kurtarmayacaktır. Çünkü kapitalizmin işlerliği böyledir; belli dönemlerde bu krizler patlak verir. Bunu kimse engelleyemez. En fazla belli bir dönem geciktirebilirsiniz, ama bunu ortadan kaldıramazsınız. Kapitalist sistem yine böyle bir krizle karşı karşıya gelmek üzere.
İzlanda örneğinde olduğu gibi, krizde bankalar çökmekle kalmıyor, ülkeler bile iflas ediyor...
Şimdi İzlanda'yı bırakalım. Amerika'daki 850 milyar dolarlık paket, aslında Amerika'yı 60 trilyon dolarlık bir çukura düşürmüştür. Amerika'nın borcu, Gayri Safi Milli Hasılası'nın şimdiye kadar yapmış olduğunu toplarsak, çok büyük bir miktar tutmaktadır. Elbette ki İzlanda'nın GSMH'sı düşüktür, ama bu bankalar ya da satan bankalar neticesinde batan miktar o ülke içerisinde yapılan yatırımların sonucu değildir, mutlaka o ülke üzerinden başka yere aktarılan miktarlardır. Bu da İzlanda imzası taşıdığı için öyle algılanmaktadır. İzlanda, Avrupa'yı batıracak boyutta değildir. Ama bu kriz, Avrupa birliğini ve daha geniş anlamda avro alanını sarsmıştır, sallamaktadır.
Zarar, emekçilerin sırtına yükleniyor
Kriz nedeniyle, emperyalist devletlerin devletleştirme girişimlerini, “sosyalizan” girişimler şeklinde tanımlayan çevreler var. “Amerika Birleşik Sosyalist Devleti” gibi tanımlar yapılıyor...
Şimdi, neoliberal politikalar bize şunu söylüyor, özellikle '90'lardan bu yana biraz daha geniş söyleyecek olursak, ABD'de Reagen'ın, İngiltere'de Tacher başa geldiğinde devlet hakkında çok şey söylendi; devlet sadece güvenlikle ilgilensin denildi, ekonomiden elini çeksin denildi, devletin alanı daralsın denildi. Bunu söylüyorlardı bize. Düşünebiliyor musunuz bu kadar trilyonlar dönüyor ortada. Şimdi trilyonları, iflas etmiş firmalara, özel sektöre veriyorlar. Örneğin, ABD'de iflas etmiş bu bankaların müdürlerine, şeflerine ödenen paralar yüz milyon dolarlık rakamlarla ifade ediliyor, onların kazanmış oldukları kazançlara kesinlikle dokunulmuyor. Ama zararlar ne oluyor, devletleştiriliyor, sosyalleştiriliyor. Bunun Türkçe'si şudur, vergi veren insanlar, bunu ödemek zorundadır. Vergiyi de çalışanlar, işçi sınıfı veriyor. Dolayısıyla, emekçilerden vergi adı altında toplanan haraçlarla kapitalist sistem kendisini finanse etmeye çalışıyor. Bunun bir sosyal tarafı yoktur.
Başbakan, karanlıkta ıslık çalıyor
Başbakan Erdoğan, “Bize bir şey olmaz” demeye devam ediyor. Merkez Bankası başkanı ise açıkça uyarıyor. Bayram tatili sonrası borsadaki sert düşüşler, Başbakanı yalanlıyor. “Bize bir şey olmaz mı” gerçekten?
Herkese oluyor da bize niye olmasın? Bizdeki sermayeyle üretim, dünyadan kopuk değil ki. Bize bir şey oluyor/olacaktır da. Ama hangi boyutlarda olur şimdilik bilemiyoruz. Yani, Amerika'daki gibi birkaç banka Türkiye'de de iflas eder mi? Bilmiyoruz. Doğrudur, mevduatlara bir garanti vermişlerdir, bu biraz ferahlatıyor ama şu da bir gerçek; Türkiye'de esnafın kan ağlaması, Anadolu'da esnafın kan ağlaması yeni değildir. Amerika'daki konut krizinden beri bu böyledir. Çok büyük sayılarda küçük işletme kapandığı da bir gerçektir. Şimdi, ihracatın büyük bir kısmı AB ülkeleriyledir. Oralarda kriz patlak verince, Türkiye'nin ihracatı da doğrudan etkilenecektir. İhracat düşecektir, ihracat düşünce üretim düşecektir. Yani; Başbakan'ın söylemi, karanlıkta kalan bir insanın ıslık çalmasına benziyor.
İşsizlik artacak, intiharlar artacak
Krizin dünyada ve Türkiye'de işçi ve emekçilere yansıması neler olacak?
Bunun bir çok yansıması olacaktır. Psikolojik sorunlar artacaktır. İşsizlerin sayısı artacaktır. Ama çok büyük oranlarda artmayacaktır. Çünkü, kapitalizm öyle boyutlara varmıştır ki, üretim devam ettiğinde, yükseldiğinde de insanlar işsiz kalmaktadır. Ama yine de eskiye oranla artacaktır. Köylülükte iflaslar olacaktır, küçük köylüde iflaslar olacaktır. Büyük kentlere göç edeceklerdir. Küçük üreticiler de, esnaflar da iflaslar artacaktır. Bunlar da işçi sınıfı saflarına katılacaklardır. Bu aynı zamanda, yani gelişmeler, sınıf mücadelesinde de belli bir rol oynayacaktır. Yani kriz; sefalet getirecektir, yoksulluk getirecektir, açlık getirecektir. İnsanlarımız şimdi aslında bu krizin çok da farkında değil. Çünkü yoksulluğa alışkın olan biri, bunun kriz mi, değil mi olduğunun farkında olmayabilir. Ama bu süreklilik kazandığında, farklı bir şeyler olduğunun farkına varacaktır. Burada da özneye büyük bir rol düşüyor, bu farklılıkları anlatmak için.
Marks'ın haklılığı yeni bir şey değil
En pespayesinden liberal ekonomistler bile, “Marks haklı çıktı” demek zorunda kaldı. Marks'ın haklılığı yeni bir şey mi?
Marks'ın haklılığı tabi ki yeni bir şey değil. Marks'ın haklı olduğunu devrimciler, komünistler biliyor. Ama kriz dönemlerinde burjuvazi de Marks'ı okur. Marks'ın ekonomi hakkında doğru şeyler bildiğini hatırlar, bazıları dürüstçe hatırlar, bazıları iki yüzlüce hatırlarlar. Birincisi; istemeyerek de olsa Marks'ın bu işi doğru çözümlediğini söylüyorlar. İkincisi, Che örneğinde olduğu gibi, Marks'ın da içini boşaltmaya çalışıyorlar. Marks her zaman haklıdır, onlar dese de demeseler de. Yaşananlar ortadadır. Kapitalist işlerlik de onun doğru olduğunu göstermektedir. Mesele onun teorisini bugüne uygulamaktır. Onu da bugünün devrimcileri yapmak zorundadır.
Burjuvazi, küreselleşme söylemini ve neoliberal değerleri, aynı zamanda ideolojik bir saldırı olarak da kullandı. Şimdi bütün bu söylemler kriz içerisinde. Burjuva dünya aynı ideolojik argümanlarını yeniden üretebilir mi?
Şunu belirteyim; Marks'ın proletarya diktatörlüğü üzerine, sosyal devlet üzerine yazıp çizdiklerini toplarsanız üç beş paragraftır. Ama, '80'li yıllara kadar bin küsür kitap yazılmıştır Marks'ı çürütmek için. Burjuvazi, her dönem işine geldiği biçimde, ne geçerliyse onu argüman alır ve Marksizme karşı kullanır. '90'lı yılların başında, özellikle Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra, “İşçi sınıfı öldü, sosyalizm öldü”, “teoriler dünyası geride kaldı, şimdi demokrasi hakim”, “herkesin işi olacak, herkesin özgürlüğü olacak” vb... O zamanlarda bunlar etkisiz de değildi, bir çok insanın kafası bulandı. Bir çok örgüt dağıldı, Marksizmden uzaklaşma eğilimleri oldu. Herkes kendisine göre yeni bir Marksizm teorisi üretti, güya Marks'a da sahip çıkarak. Bugün, özellikle bu ideolojiler ve devlet sorununda, tümüyle geri adım atmak zorunda kaldılar. Şimdi de, zararları sosyalleştirmeyi bir şekilde insanlara anlatmak ve bunun teorisini yapmak zorundadırlar. Bunu nasıl yapacaklarını önümüzdeki dönemde göreceğiz. Marks diyor ki, teorinin şoku sonra gelir, şimdi bu şoku yaşıyorlar.
Kapitalizmin tek alternatifi sosyalizmdir
Kapitalizmin ve neoliberal söylemin mabedinde piyasalara devlet müdahalesi, neoliberal söylemin iflası olarak değerlendiriliyor. Peki; sermaye neoliberalizmden çark mı edecek?
Bir şey söylemek için henüz erken. Bir takım değişilikler yapmak zorunda kalacaklardır. Net olan şu; neoliberalizmin söylemleri iflas etti, yapmış oldukları, söylemiş oldukları her şey iflas etti. İflas ettiklerini de kendileri söylediler. IMF başkanı, önde gelen kapitalist devletlerin “Aldıkları karar doğru ve yerinde bir karardır, yoksa sistem çökecek” diye açıklama yapmak zorunda kalmıştır.
Ama bugün dünyada güçlü bir işçi hareketi olsa, güçlü devrimci komünist partiler olsa; bugün koşullar sınıf mücadelesini yükseltmeye o kadar müsait ki, derinleştirmeye kapsamlaştırmaya, uluslararasılaştırmaya o kadar müsait ki, bunlar kaçacak delik ararlar, neoliberalizmin adını bile ağızlarına alamayacak duruma gelirler.
Alternatif bir sistem olarak sosyalizm, bu tartışmaların ve insanlığın kurtuluş özleminin neresinde duruyor?
Bu neoliberal saldırılarla birlikte, sosyalizm de birazcık olsa gerilemişti insanların kafasında. Ama başka bir dünya mümkündür. Sosyalizm, alternatiftir. Bugün gelinen noktada, sınıf mücadelelerinin gelişmesi, örneğin Latin Amerika'da halkçı hükümetlerin kurulması, yaşanan mali kriz eşliğinde gelişen tartışmalar vb. sosyalizm yeniden konuşulmaya başlanmıştır. Kapitalizmin tek alternatifi de bizzat burjuvazinin Marks'ı ön plana çıkartmasından da anlaşılacağı üzere, sosyalizmdir. Burada devrimcilere çok önemli görev düşmektedir. Krizi tahlil etmek bir yana, krizin sunacağı mücadelelere hazırlamaktır asıl mesele.
Böylesi dönemlerde sosyalizmin alternatif olduğunu daha sık işlemek lazım, anlatmak lazım. Mali ve ekonomik kriz sosyalizme yabancıdır. Krizden bahsedersen o ülke sosyalist değildir, onun ancak adı sosyalisttir. Kriz, kapitalizme özgüdür. Kriz olmadan kapitalizm olmaz. Örneğin, işsizlik meselesi. Sosyalizm denildiği zaman çalışabilir güce sahip olan bütün insanların çalışmasıdır. Çalışmak bir onur meselesidir sosyalizmde. Kapitalizmde ise bunun tam tersidir, bir yüktür, külfettir. Buna rağmen insanlar çalışmak istiyor, iş bulamıyor. Yani, '29-'30'lı yıllara bakarsanız on milyonlarca insan kapitalist dünyada işsizdir. Ancak SB'de daha '30'lı yıllarda işsizlik ortadan kalkmış, yeni yetişen nesil işsizlik gibi bir kavramı bilmiyor. Öyle bir şey yaşamamış çünkü. Bunları kitlelere anlatmak lazım, tam zamanıdır.
Krizin, devrimci politikaya ve mücadeleye etkisi nedir?
Devrimci kriz döneminde, insanlarla buluşmanın, konuşmanın, iç içe olmanın olanakları daha da artar. Bu dönemde mücadelenin olanakları da değişir. Normal koşullardan daha farklı olur. Devrimciler bunları örgütlemek zorundadır. Bu görevle karşı karşıyadır. Bu olanakları tepmeye kimsenin hakkı yoktur.