Atılım Günlük Haber Bülteni Ana Sayfası
 
Mehmet Beşeli / Kazanılmayacak bir mücadeleye girmiş değiliz
Foto: <strong>Mehmet Beşeli</strong> / Kazanılmayacak bir mücadeleye girmiş değiliz

Ve çeliğe su veriliyor. Birleşik Metal-İş Sendikası, TİS'leri müzakere değil, mücadele süreci olarak görüyor. DİSK'e bağlı sendika, iki genel kurul arası üye sayısınıyı ikiye katladı. Birleşik Metal, TİS taslağını fabrika fabrika dolaştı, işçilerle kafa kafaya vererek hazırladı. Türk-İş'e bağlı Türk Metal ise, sözleşmeyi patronlarla birlikte hazırladı. Genel Başkan Mustafa Özbek'in karanlık ilişkileri nedeniyle Ergenekon-İş adını hak eden sendikanın hazırladığı taslakta, esneklik dahil sarmayenin bir çok dayatması mevcut. AKP'nin arka bahçesi Hak-İş'e bağlı Çelik-İş de, patronları onaylayan bir sessizlik içinde.

İşçi sınıfı, 2007 1 Mayıs'ından bu yana -Hava yolları, Telekom, Tuzla tersaneleri, Novamed ve son olarak 2008 1 Mayıs'ı ve halen süren bir dizi grev ve direnişler- sergilediği pratik ile umut ve güven aşılıyor, kazanıyor. Şimdi sıra metal işçilerinde. Metal iş kolu toplu sözleşmelerini, Birleşik Metal-İş Sendikası Genel Sekreter Yardımcısı Mehmet Beşeli'ye sorduk. Mehmet Beşeli ile 12 Eylül ve sendikalar yasaklar, sendikal kriz ve çıkış hattı, güvencesiz işçiler üzerine de konuştuk. Beşeli'ye aynı zamanda şu soruyu da yönelttik: “İşçiler, güncel politik gelişmeler -Ergenekon, darbe tartışmaları- hakkında ne düşünüyor?”

Kazanılmayacak bir mücadeleye girmiş değiliz

Metal TİS'lerinde nasıl bir tablo ile karşı karşıyayız?

Metal grup toplu sözleşmeleri yaklaşık yüz bin civarında işçiyi ilgilendiriyor. Yüz bin işçinin büyük bir kısmı Türk Metal Sendikası'nın üyesi. Türk Metal, bu iş kolunun Türkiye'deki en büyük sendikası olduğu iddiasıyla dolanıyor ortalarda. İş kolunun en büyük sendikası olduğu doğru, ama en büyük sendika olmasının Türkiye koşullarında bir anlamı yok. Genel sendikal örgütlülük düzeyi yüzde 4'ler, yüzde 5'ler düzeyine düştüğünde, yüzde 4'ün, yüzde 5'in en büyüğü de, en küçüğü de olsanız fark etmez. O anlamda büyüklük önemli bir ölçü değil.

Metal iş kolunda sanki bu yapı 70 yıldır böyleymiş gibi düşünülüyor. Türk Metal Sendikası hep Türkiye'nin en büyük sendikasıydı diye düşünülüyor. Oysa, 1980 askeri darbesinden önce metal iş kolunun en büyük, en örgütlü sendikası DİSK'e bağlı Maden-İş Sendikası'ydı. Ve metal işçileri bugüne göre daha fazla örgütlülerdi. Onun dışında bağımsız sendikalar, çeşitli grupların sendikaları aracılığıyla bugünle karşılaştırıldığında çok daha büyük bir örgütlülük vardı metalde.

12 Eylül darbesinin sermayenin çıkarlarını korumak, işçi sınıfının haklarının geriletilmesi için yapıldığını dost düşman herkes biliyor, yapanlar bile artık bunu kabul ediyor. Bugün herhangi bir fabrikaya bir sendikacı elini kolunu sallayarak giremez. Yani; örgütlenme çalışmasını, biz bugünkü koşullarda gizli yürütüyoruz.

Sendikanın talepleri nelerdir? Pazarlık konusu haline getirmeyeceği maddeler nelerdir?

Biz hiçbir zaman bu süreci bir müzakere süreci olarak görmedik, mücadele süreci olarak gördük. Bu dönem hakikaten çok yoğun bir çalışma yürüttük. Çok erken başladık sürece. 6-7 ay öncesinden başladık. Ve tüm işyerlerindeki komitelerde teklif yapmadan önce toplantılar yaptık. İlk tur toplantıda üyelerimizin yaklaşık %15'i ile buluştuk. Bu çok önemli bir rakam. Biz tekliflerimizi altı aydır işyeri işyeri gezerek oluşturuyoruz.

Ortaya çıkan teklifin en önemli yanı, son üç yıl içinde metal iş kolunda inanılmaz bir istihdam artışını görmesi. Resmi rakamlarda yüzde 45'lerde istihdam artışı var. İstihdam artışının bir sonucu, ortalama ücretler aşağı çekiliyor. Ücretler, asgari ücrete yakınlaşmaya başlıyor. Bu sözleşme döneminin en önemli sorunlarından biri bu. Bunlar genç işçiler. Onlar bizim de çok üzerinde fazla araştırıp çözümlediğimiz vakalar değil. Yeni yeni çalışıyoruz. Bu gençlerin bu dönemdeki tavırları çok önemli. Bu genç işçilerin çalıştığı iş yerleri, yeni örgütlenmiş iş yerleri ise onların örgütle herhangi bir sorunları yok. Ama eski iş yerlerinin, işe adam almaları nedeniyle bir artış söz konusuysa, onlar sendikaya karşı bir toplumsal ön yargı ile geliyorlar. Onun değişmesi de uzun zaman alıyor.

Toplantıları, biraz da bu işçilere kendimizi tanıtmak için yaptık. Ayrıca, iş yerlerinden bir MESS efsanesi dolaşıyor, biraz da bu efsaneyi yıkmak için bu sürece girdik.

İşçiler anlatıyor: Geçmişte günde 4 kamyon çıkartıyorduk, şimdi 20 kamyon çıkartıyoruz. İşçiler şöyle bir karşılaştırma yapıyorlar. Enflasyon karşılaştırmasından çok üretim karşılaştırması, çalışma yoğunluğunun artması karşılaştırması yapıyorlar. Ücretler ve kendi çalışma koşullarını karşılaştırıyorlar. Bu bir bilinç dönüşümü. Bunda bizim katkımız yok, İşçi kendisi yaşayarak, bu karşılaştırmayı yapıyor. Biz bunu genelleştirmeye çalışıyoruz. Sınıf bilinci haline dönüştürmek gerekiyor.

Genç işçilerin iki yönelimi var: Hangisinin ağırlık kazanacağını göreceğiz. Bir tanesi, kendilerinden daha önceki kuşağı suçlamak ve o anlamda işverenlerle işbirliği yapmak. Bu zayıf bir eğilim. İkincisi ise, çok sert ve radikal bir çıkış. Bu dönem mi yaparlar, başka bir dönem mi yaparlar, bilmem, ama bunlar hakikaten dolmuş durumdalar. Barut gibiler ve her an patlayabilirler. Önemli olan, bunların dinamizminin örgütlü hale getirilebilmesi.

Sendikanız hangi zorluklarla karşılaşabilir?

Toplu sözleşme döneminin son aşamalarına doğru, klasik bir taktik yeniden uygulanacak. Ama bu sefer geri çekmek üzere yapılmayacak bu diye düşünüyoruz. Esneklik maddelerinin sözleşmeye sokulması konusunda, bizim görebildiğimiz kadarıyla Türk Metal'le MESS arasında ciddi bir mutabakat var. Bunu Mustafa Özbek, televizyondaki bir konuşmasında şöyle ifade etmiş: “Biz vatanseveriz elbette ki esneklik konusunda da gerekeni yaparız.”

Genç işçilerin sesini kısacak bir ücret artışı, öbür taraftan bir esneklik maddelerinin sözleşmeye sokulması gibi bir girişim de olabilir. Bu da sürpriz olmaz bizim açımızdan. İlk defa karşılaşmayız böyle bir durumla. Sermaye ile Türk Metal arasında işbirliğine şaşırmayız.

Sizler de yazıyorsunuz, bizler de söylüyoruz, burada zaten kritik nokta bu; esneklik. Ama sokakta sorsanız işçilere, esneklik nedir bilmez. Toplantılarımızda ben bunu gördüm. Soruyoruz işçilere esnekliğin ne olduğunu, farkında değil. Eski işçilerle genç kuşak arasında esneklik konusundaki duyarlılıklar farklı. Eskiler daha duyarlı. Esneklik hükümlerinin getirilmesine, çalışma düzenine, çalışma saatlerinin düzenli olmasına, sözleşme türlerinin tek tip olmasına dair çok fazla duyarlılıkları varken, genç işçilerin önemli bir kısmı işçilik yaşamına zaten esneklikle başladıkları için bunu ciddi bir sorun olarak görmüyorlar. İyi anlatılması gerekiyor.

İçeride, dışarıda mücadele süreci

Metalde olası bir grevin en zayıf halkası nedir?

Eylül ortalarına kadar temel hedefimiz daha yaygın olarak propaganda yapmak, kendi üyelerimizin düzeyini yükseltmek ve sözleşmeye sahip çıkmalarını sağlamak. Hep söylüyoruz, MESS, büyük sözleşme olduğu için önce Türk Metal'le masaya oturuyor. Kendi kurdurduğu için de bunu yapıyor. İşçilerin bunu görmesi gerekir. Bu süreç içerde mücadele, dışarıda mücadele sürecidir.

Türk Metal'in örgütlü olduğu işyerlerinde işçilerle görüşüyoruz. “Sözleşme süreciyle ilgili bilginiz var mı?” diye soruyoruz. “Yok, bize bir şey demediler” diyorlar. “Peki, siz sormadınız mı” diye sorduğumuzda hemen şöyle yanıtlar veriyorlar: “Nasıl soralım! Sorsak bizi kapının önüne korlar.” İşçilerin önemli bir kısmı böyle söylüyor. Bir tepki var, ama...

Tabi '98'de yaşanan önemli bir yenilgi var. Onlar açısından da, bizler açısından da...

Sözleşme süreçleri ortaklaştırılmalı

Sınıfın diğer bölüklerinin bugüne getirdiği bayrak şimdi metal işçilerinin elinde mi?

Bir bayrak yarışı olabilmesi için bütün bu işlerin planlı yapılması gerekir. Yani, bunun bilinçli bir durum olduğunu düşünmüyoruz. Mesela bizim konfederasyon düzeyinde, sözleşme süreçlerinin ortaklaştırılması gibi bir önerimiz var. Tekstil, metal, lastik gibi ve varsa başka iş kollarında sözleşme, bunlara aynı zamana çekilmesi. Ama yaşadığımız an böyle bir durum değil. Toplumsal açıdan bakıldığında işçilerin sermayenin karşısındaki konumu çok ciddi ölçüde gerilemiştir. İş yerinde çalışma temposunun arttığı, sömürünün arttığı, güvencesinin azaldığı bir dönem yaşanıyor.

Yine de sadece Birleşik Metal-İş açısından baktığımız zaman yüzde 50 büyümüşüz. Nerede büyümüşüz, aidatlı üyede büyümüşüz. Bizim örgütlemeyi başaramadığımız, örgütlenme talebi gelen üyemiz üç misli azalmış. Bu inanılmaz bir rakam. Son 4 yıl içerisinde yaşanan bir süreç. Bu, sadece kendi bulunduğumuz yerden baktığımız durumda bile önemli bir şey. Tamam metalin özellikleri olabilir, sömürünün daha yoğunlaştığı bir yer olabilir vs. ama bu başka yerlerde de bunlar yaşanıyor. Telekom, hava yolları grev ve grev kararları bunlar, bu sürecin bir sonucudur. İşçi sınıfı içerisinde bulunduğu koşullara ciddi biçimde tepki vermeye başlıyor. Açık olarak gözüküyor bu.

Her sorunun temeli grev hakkı

12 Eylül yasaları nasıl değiştirilecek? Sendika ve konfederasyonlar ortak bir adım atamaz mı?

O konuda umutlu değilim. Yasaların değişimi konusunda, bizden daha etkilidir AB'nin ve İLO'nun sıkıştırmaları. Bu acı bir şey ama gerçek. Bir konfederasyon halen yüzde 10 barajını savunabiliyor. Gerekçesi de şu: Yüzde on kalkarsa sarı sendikacılık olur. Ya bu ülkenin her tarafı sapsarı oldu. Yüzde on olduğu için oldu üstelik. Genişletilmiş Başkanlar Kurulu toplantısında şu örneği vermiştim: Bizi bir labirente sokmuşlar, arkadan kapıyı kapatmışlar, yolunuzu bulun diyorlar. Kapı arkamda duruyor kardeşim, yolu aramak zorunda değilim ki! Herkesi bir noktada birleştirmek gerekiyor. Barajı ister düşürsünler, ister düşürmesinler, ama her halükarda bana grev hakkımı versinler kardeşim! Örgütlenmenin her aşamasında, sözleşmenin her aşamasında grev hakkı versinler. Sendikalı sendikasız tüm işçilere aldıkları grev kararını hayata geçirme hakkı tanısınlar. Grev sadece sendikalı işçinin hakkı değildir. Grev, bütün işçilerin hakkıdır. Her sorunun temeli grev hakkı.

İşçi pasif direniş biçimleri geliştiriyor

Fabrikalarda ciddi bir hareketliliğin yaşandığını, ancak bunun sokağa taşmadığı için görülmediğini ifade ediyorsunuz...

İşçi eskiden bir tezgahta iş yapıyordum, şimdi üç tezgahta yapıyorum diyerek, pasif direniş biçimleri geliştiriyor. Az sayıda olmakla birlikte toplu direniş biçimleri de var. Bu bir bilinç dönüşümü.

Ama bu dönemin özgünlüğü şu; '98 kendiliğinden bir patlamaydı. '90 grevleri ise alttan örülen bir süreç. Şimdi öyle değil. Çünkü, '90'larda çok siyasal bir ortam vardı. Herkes bir komiteleşme üzerinden iş yapabiliyordu. Bugünkü koşullarda bu yok. İşçi şunu bekliyor: Birileri çıksın desin ki, al kardeşim şu taşı buradan şuraya koy. “Ben ne yapacağımı bilmiyorum. Bana ne yapacağımı söyleyin” diyor işçi. “Bana yol göster” diyor, bu çok önemli. Bu, çoğu sendikacı tarafından şöyle algılanıyor: Topu bize atıyor. Hayır topu atmak değil bu. İşçi önderlik bekliyor. Sana başka bir rol biçiyor. Kendisini asker konumuna indirgiyor. Bu kötü bir şey, ama dönem böyle. '90'lardaki gibi bir inisiyatif alma çabası yok.

İşçiler kolay siyasallaşabilen bir sınıf

Biraz da güncele dair birkaç şey sormak istiyoruz. Siz işçilerle sürekli birlikte olan birisiniz. İşçiler, güncel politik gelişmeler hakkında ne düşünüyor. Örneğin, Ergenekon, darbe tartışmaları vb...

İşçiler, tek tek çok farklı şeyler düşünüyorlar tabi. Ya da farklı etkiler altında düşünüyorlar. Biz bu toplantılar esnasında şöyle bir şey yaptık. Temel hatlarıyla bir AKP eleştirisi yaptık. En son şunu söyledik: Yüzde 47 oy da alsa, binde 47 oy da alsa hiçbir parti kapatılmamalıdır. Biz bunu söyledik. Bizim tabanımızın ağırlıklı siyasal görüşü sağa, çoğu AKP'li, MHP'li. Meğer bizden bekledikleri şuymuş: AKP laiklik karşıtıdır, kapatılsın. Dolayısıyla tepki şu; müthiş bir kaynaşma. İşçiler, meğer sendikalarından böyle bir açıklama bekliyorlarmış. Bir tanesi kalktı bu toplantıda dedi ki, “DTP de mi kapatılmayacak? O bölücü...” Daha ben ağzımı açmadan, diğer işçiler müdahale ettiler, “Tabi ki kapatılmayacak” dediler. “Ne var yani, öbürüne de diyorlar ki şeriatçı... Her önüne geleni kapat. Olur mu kardeşim!” Yani, çok olumlu tepki aldık. Doğru zeminde tartışabilirsen işçiler çok kolay ve doğru siyasallaşabilen bir sınıftır.

Sendikalar aynı kapitalizm gibi

Sendikalar, yaşadıkları tıkanıklığı aşmak için taşeron ve güvencesiz işçileri örgütlemek zorunlu değil mi?

Yüzde 4'lük, yüzde 5'lik bir sendikal örgütlülük var. Bunu, Çalışma Bakanlığı'nın rakamlarından çıkarıyoruz. Sendikal örgütlülüğün bu düzeyde olduğu başka ülkeler de var. Örnek Fransa. Sendikal örgütlülüğün sayısal olarak fazla olması da çok önemli değil. Çünkü sendikal alan olarak tarif ettiğimiz alan sadece sendika ve üyelik değil. Toplu sözleşmesi var bunun, siyasal boyutu var vs.

Fransa niye etkili. Çünkü, Fransa'da sendika üye sayısı yüzde 5'ler, toplu sözleşmeden faydalanan işçi sayısı ise yüzde 95'lerde.

Taşeronu örgütleyebilmek çok zor. Geleneksel sendikal yapılar açısından bakıldığında bu çok zor. Şu boşuna olmuyor. İş gücü katmanlı bir kere. Yani, işçi sınıfı bölünmüş dediğimiz şey, akademik terimiyle iş gücü katmanlı hale getirilmiş. Dolayısıyla her bir sorun karşısında sınıf çıkarları ortak olmasına rağmen her bir güncel soruna aynı tepkiyi vermiyor. Örneğin, sosyal güvenlik yasasında rakamlar ortada. SSK kapsamında 4-4.5 milyon kişi var, bundan daha fazla oranda hiçbir sosyal güvenlik kuruluşuna dahil olmayan bir iş gücü var. Bütünlük içinde düşünüldüğü zaman azınlıkların ayrıcalıklarının çoğunluğa karşı savunma mücadelesine dönüşüyor iş.

Sendikal hareket böyle bir hareket, ayrıcalık hareketi. Doğuşu itibariyle meslek ayrıcalıklarını korumak üzerine kurulu. Sendikalar önce kendi üyesini düşünür. Hayat onları zorlarsa, koşullar dayatırsa diğerleri sonra gelir. Sınıfın farklı bölükleri arasındaki iletişimin artmasını sağlayacak tek şey siyasal harekettir. Sendikal hareket bunu yapamaz. Ancak siyasal hareket sınıf çıkarları etrafında birleştirir. Sendika her zaman için bölücülüktür. İşçilerin birliğini savunur ama aslında böler.

12 Eylül, her kesimin elini kolunu bağlıyor. Çözüm fiili meşru mücadelede mi?

Fiili meşru mücadele, güzel bir söz, ama sloganlaştırmamak gerekir. Çünkü, içeriği boşaltılıyor. Bizim tek tek örneklerimiz var; grev yasağının olduğu yerlerde grev yapmışızdır, yani fiili. Tüm örgütlenme yasaklarına karşı fiili sözleşmeye zorlamışızdır işverenleri.

Bugün Türkiye'de grev hakkı denilen şey, toplu sözleşme sürecinin sonuna bağlanmış bir haktır ve dolayısıyla hak değildir. Örgütlenme sürecinde işveren, beni kapı önüne koyduğunda, sendikanın kadrolarını kapının önüne koyduğunda ben mahkeme kapıları önünde sürünüyorsam bunun hiçbir anlamı yoktur.

Diğer bir soru sendikal hareket üzerine... Sendikal krizden çıkış hattı ne sizce?

Şunu hep söylüyorum; sendikalar aynı kapitalizm gibi. Kapitalizmde kriz ile normal zaman nasıl iç içe ise sendikal hareket de krizini kendi içerisinde barındırır ve besler. Bu şundan dolayıdır; sendikalar işçi sınıfı örgütleridir. İşçi sınıfının sermaye sınıfına karşı mücadele araçlarıdır. Sermayenin egemenliğini ve sömürüsünü geriletme amaçlıdır. Ama hep gelir gelir kafasını sermaye egemenliğinin ortadan kaldırılması problemine toslar. Onu başaramadığı sürece ve başaramayacağı için sürekli kriz üretir. Krizlerin asıl çıkış noktası budur.