Atılım Günlük Haber Bülteni Ana Sayfası
 
Süleyman Çelebi / Bir tuğla çekilirse, duvar üstlerine yıkılır
Foto: <strong>Süleyman Çelebi</strong> / Bir tuğla çekilirse, duvar üstlerine yıkılır

Orgenekon iddianamesi açıklandı. Ama iddianamede, darbeler ve darbe girişimleri yok. Sadece Danıştay provokasyonu var. Halka yönelik diğer suçlar ise hala sır. Örneğin Kemal Türkler cinayeti iddianamede yok. İddianame, Fırat'ın ötesine zaten hiç uzanmıyor. İddianamede, darbe girişimlerine hiç yer verilmemesini, cinayetlerin ise seçmece olmasını DİSK nasıl değerlendiriyor? Sendikalarda Susurluk'un aksine şimdi neden bir sessizlik hali var? Ergenekon'u, '80 askeri faşist darbesinin 28. yıl dönümünde İzmir'de miting düzenlemeye hazırlanan DİSK'e sorduk.

Orgenekon'un eli uzunmuş... Mafya... Sendikalar... Örneğin, iddianamenin “Örgütlenme eylem ve faaliyet alanları” arabaşlığı altında “yurt içi ve yurtdışı örgütlenmeye yönelik faaliyetler” bölümünde, sendika ve işçi örgütlerini tek merkezden yönetme faaliyetleri hedeflendiği belirtiliyor. “Devletin yeniden yapılandırılması üzerine” başlıklı bölümde ise, “Halkın örgütlenmesi” başlığı altında belirtilen “işçi ve memur sendikaları, esnaf, tabip, mühendis, mimar ve avukat odaları” da sıralanıyor. DİSK'e, bu yönde dayatmalar oldu mu? Süleyman Çelebi yanıtlıyor.

Bir tuğla çekilirse, duvar üstlerine yıkılır

Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu, emekli generallerin de tutuklandığı Ergenekon/ Tümgenekon/ Orgenekon soruşturması ile ilgili ne düşünüyor? DİSK, Susurluk ve Ergenekon arasında bir benzerlik görüyor mu?

Sorunuzun yanıtını geçtiğimiz günlerde yaptığımız iki basın açıklamasında vermiştik. Özetle tekrar edecek olursak; bir yandan operasyonun sürdürülüş biçimi ve bütün boyutlarıyla açıkça yürütülmemesi, hükümet karşıtı muhalefet yapan kimi isimlerin de operasyona dahil edilmesinden dolayı “fuzuli işgal” diye de nitelendirilebilecek bir boyutta gelişmektedir. Soruşturmada uygulanan bu tarz, insanların kafasında “AKP kendi muhaliflerini mi tasfiye ediyor?” sorusunu uyandırmakta, bu nedenle de soruşturmanın güvenirliliği zedelenmektedir.

Diğer yandansa, yargının karşısına çıkarılması gerekenlerden en önemlileri bizce, halkımıza yıllarca unutamayacakları acılar yaşatan ve ülkemizi 50 yıl geriye götüren ekonomik politik uygulamalara imza atan 12 Eylül cuntacılarıdır; 12 Eylül öncesi ve sonrası Türkiye’de siyasi kaos yaratan cinayetler ve karanlık ilişkilere sahip Susurluk Çetesi’dir.

Ergenekon iddianamesini basından da olsa inceleme fırsatınız olmuştur... İddianamede, darbe girişimlerine hiç yer verilmemesini, cinayetlerin ise seçmece olmasını DİSK nasıl değerlendiriyor? Türkiye'de, darbe girişimlerinin yargılanması neden bu kadar zor?

Sanırım, “Bir tuğla çekersek, bütün duvar üstümüze yıkılır” mantığı ile karşı karşıyayız... Darbeciliğe karşı demokrasi mücadelesi verdiğini söyleyenler, 12 Eylül’cülerle ve Susurluk’la hesaplaşmadan, 1 Mayıs, 77, 16 Mart İÜ Eczacılık Fakültesi, Çorum, K.Maraş, Gazi ve Sivas katliamlarının, Genel Başkanımız Kemal Türkler cinayeti benzeri siyasi cinayetlerin gerçek sorumlularını açığa çıkarıp yargılamadan kimseyi bu yalanlarına inandıramazlar!

Ergenekon ya da Orgenekon tam bir kontrgerilla örgütü. Öyle ki, her yere eli uzanmış... Mafyaya... Sendikalara... Sizce amaçları ne? Size, bu yönde dayatmalar oldu mu?

Direkt olarak amaçlarının ne olduğunu bilmem mümkün değil, zira kamuoyunda yaygın adıyla “derin devlet” veya “kontrgerilla” denilen örgütlenmenin, Ergenekon’un kendisi olup olmadığını bilmiyoruz. Onun bir dalı, bir uzantısı veya ondan tamamen bağımsız başka bir oluşum da olabilir. İddianamede geçtiği şekliyle ve iddianamenin kendisi doğru sayılarak yorumlanacak olursa, yargıya taşınan bu örgütlenmenin sivil ve askeri ilişkilerinin olduğu söylenebilir. Örgütlenme bu haliyle, Soğuk Savaş döneminde “Sovyet tehlikesine” karşı NATO ülkelerinde kurdurulan ve toplumda eskiden Özel Harp Dairesi olarak bilinen örgütlenmeyi anımsatmaktadır. Dolayısıyla böylesi bir örgütün bize herhangi bir dayatması olamaz. Olsak olsak “hedeflerinde” oluruz...

“Laik”liği ağzında, düşürmeyen Ergenekoncu paşaların, radikal İslamcılarla bile 2003'te ittifak görüşmeleri yaptıkları ortaya çıktı. Ergenekoncuların tek tek sendikalarla ve bağlı bulundukları konfederasyonlarla görüşmemiş olmaları mümkün mü?

Böyle bir görüşme bilgi dahilimde olmadığı için, yorum yaparak kimseyi töhmet altında bırakmak istemem. Basın olarak sizlerin takip edeceği ve yanıtlayacağı şeyler bunlar. Ancak şunu söyleyebilirim ki; toplum mühendisliği denilen bir yönlendirme, maniple etme yöntemi var. Ve çağımızda da yaygın olarak kullanılan bir yöntem bu. Yani, artık birilerinin gidip birileriyle görüşmesi gerekmiyor.

Dönemin Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Özden Örnek, darbe günlüklerinde, Onur Öymen'e dair gözlemlerini anlatırken sendikalar için şu ifadeleri kullanıyor: “Dikkatimi çeken ve beni dehşete düşüren diğer bir konu da OÖ gibi bir kişinin hâlâ gerçeklerin farkında olmamasıydı. Hâlâ işçiler ve talebelerden medet umuyordu. Kendisine bazı sendikalar ile konfederasyonların nasıl satıldıklarını anlattım. Öğrenciler ile ilgili olarak rektörlerin anlattıklarını ve öğrencilerin nasıl atıl ve maddeci olduklarını, artık eskisi gibi sokaklara dökülmeyeceklerini izah ettim.” Sizce bazı sendikalar “satılmış” mı? Bu ithamlarla ilgili suç duyurusunda bulunmayı düşünmüyor musunuz?

Bazı sendikalar veya sendikacılardan “satılan” olmuş mudur bilemiyorum; buna dair bir bilgi yok elimizde. Herhangi bir suç duyurusunda bulunmamız için kurumsal bir yapı olarak DİSK’in veya yöneticilerinin suçlanıyor olmaları veya itham ediliyor olmaları gerekir. Örnek verdiğiniz olayı üzerimize alınmamız söz konusu olamaz.

Bu tip vakalar bana hep psikolojik savaş ve dezenformasyon yöntemlerini hatırlatıyor. Dikkat ediyorsanız eğer, özellikle Ergenekon soruşturması sürecinde neredeyse toplumun bütün kesimleri, çatışma taraflarının servis ettiği birtakım haberlerle de beslenerek “Ergenekoncu” veya “AKP”ci olmakla itham edilmektedir. Birileri, Ergenekonla sınırlı kalmayıp “derin devlet”in kendisinin de açığa çıkarılmasını ve darbelere karşı demokrasiyi savunduğunuzda sizi AKP’cilikle; birileri de AKP’nin neoliberal ve hukuk tanımaz politikalarını eleştirdiğiniz için sizi Ergenekonculukla, darbecilikle, milliyetçilikle suçlamaya kadar vardırabiliyor işi. Ve bu dezenformasyon sonucunda toplumda korku ve güvensizlik yaratılıyor.

Özden Örnek, “Artık eskisi gibi sokaklara dökülmeyeceklerini izah ettim” derken, sizce hangi dönemi kastetmiş olabilir. Yanlış hatırlamıyorsak 28 Şubat sürecinde de benzer tartışmalar olmuştu...

“Eskisi gibi” derken hangi dönemi veya neyi, “dökülmeyecekler” derken kimleri kastettiğini bilemem. Biz 12 Eylül’de de, 28 Şubat’ta da, günümüzde de hep sokaktaydık ve öyle olacağız. Şeriata da, darbelere de karşı olduğumuzu, emekçi sınıfın çıkarlarının asla bu seçenekler içerisinde aranamayacağını, darbelerden ve ırkçı gericilikten en çok işçi sınıfının zarar gördüğünü DİSK her fırsatta savunmuş, dile getirmiş ve bu anlayışlarla mücadele etmiştir.

Darbeyle hesaplaşılmazsa darbeler yaşanır

'80 askeri faşist darbesinin 28. yıl dönümünde İzmir'de miting düzenleyeceğinizi açıkladınız. Neden 12 Eylül? Neden merkezi miting? Neden İzmir? Hazırlıklar ne durumda?

“Neden 12 Eylül” sorusuna, Türkiye’de demokrasi ve özgürlükler mücadelesinde yer alan herkesin veya ülkesinin mutluluğunu ve esenliğini düşünen her yurttaşın rahatlıkla şu yanıtı verebileceğini düşünüyorum: 12 Eylül; Türkiye’nin siyasal, sosyal, ekonomik ve kültürel geriye gidişinin bir dönüm noktasıdır. Tarihi ileriye sarabilecek şey işte o noktayla hesaplaşmaktan geçer.. Bu hesaplaşma yaşanmazsa, son günlerdeki moda deyimle söyleyeyim, darbeyle hesaplaşılmazsa darbelerle yaşanır. 12 Eylül’le hesaplaşmayı sadece bir yıl dönümü etkinliği olarak değerlendirmiyoruz. İşçi sınıfı 12 Eylül’de çok şey kaybetti ve bunları ve daha fazlasını ancak her gün bu hesaplaşmanın yapılmasıyla geri alınabilecektir.

Neden İzmir ve niye merkez İzmir sorunuza gelince: Merkez İstanbul ve Ankara olduğunda neden yadırganmadığını fakat İzmir söz konusu olduğunda neden yadırgamaların başladığını anlamıyorum. Oysa Türkiye’nin her köşesinde bu yapılabilmeli. Örneğin Sakarya, Kayseri, Elazığ gibi solun zayıf olduğu illerde büyük katılımlı ve merkezi kitlesel gösteriler düzenlenebilse, sol oralarda rahat nefes alabilecek ve bir nebze gelişme dinamiği yakalayabilecektir. Ama bunu, içinde bulunduğumuz verili koşullarda yapamıyoruz. 12 Eylül darbesini İzmir’den lanetlemek istememizin, içinde bulunduğumuz öznel (12 Eylül’e karşı daha önceleri DİSK olarak İstanbul, Ankara ve çeşitli illerde yerel etkinlikler yaptık. İzmir ve Ege bölgesinde örgütümüzün yoğun bir talebi var) ve nesnel koşullar açısından bir anlamı var. Diğer emek, meslek ve kitle örgütleriyle bir konsensus sağlamaya çalışıyoruz. Bunu başarabilirsek, on binlerle İzmir’de 12 Eylül’cüleri denize dökmeyi başarabiliriz.

Özbek; adın mülayim, sert olsan kaç yazar!

Türk-İş'e bağlı Türk Metal Sendikası'nın ülkücü Genel Başkanı Mustafa Özbek, sahibi olduğu Avrasya TV'de Ergenekonculara şöyle sahip çıktı: “Toplum susturulmak isteniyorsa, susmayacağız.” Siz, işçi sınıfı ve ezilenlerin çıkarları söz konusu olduğunda Özbek'in bu kadar sert bir açıklama yaptığını duydunuz mu?

Biz DİSK olarak demokrasi ve özgürlükler konusunda yaptığımız her eylemde, Mustafa Özbek’in bu “sert” çıkışlarına alıştık; basın arşivlerimiz bunlarla doludur. Ancak bir laf vardır Anadolu’da: “Adın mülayim, sert olsan kaç yazar!”

Kontrgerilla cinayetlerinin sürekli hedefi olmuş kuramların sessizliği sizce ne kadar sürecek? İlericiler, AKP'nin elinden demokrasi bayrağını almayacak mı? Bütün tuğlaları çekme, kontrgerilla duvarını yıkma zamanı değil mi?

Bu görüşünüze; muhalefet dinamiklerinin sessiz olduğu ve AKP karşısında meydanların boş olduğu düşüncesine tamamen katıldığımı söyleyemem. Sorunuzun birinci kısmı bir gözleminizi, ikinci kısmı ise idealinizi yansıtıyor ve birbiriyle çelişiyor. Şöyle ki, duvarları yıkma “zamanı” niyete bağlı olarak gelişmez. Koşulların objektif ve subjektif olarak olgunlaşmasını gerektirir. Sizin görüşünüze göre eğer muhalefet dinamiklerinde genel bir sessizlik hali varsa, o halde bahsettiğiniz “duvarları yıkma zamanı” olgunlaşmış sayılmaz.

Emek ve demokrasi için birleşik mücadele

Sizinle ilgili 1 Mayıs soruşturması sürüyor. Ama 1 Mayıs devlet terörünün sorumluları bu yıl da yargılanmadı. 1 Mayıs soruşturmasında sadece “tek bir polisin” ifade verdiği ortaya çıktı. Başka türlüsü mümkün müydü?

1 Mayıs’a ilişkin 12 Eylül’den bir miras olarak kalan “Şehrin meydanları işçilere bırakılamaz” anlayışı ve bu anlayışın yarattığı “korku” ne yazık ki hâlâ sürüyor. Onlar yargılamaktan bıkmadı, biz de yargılanmaktan bıkmayacağız. Hukuksuzluğu bir yöntem olarak benimseyen yöneticiler Türkiye’nin kaderi değildir ve olamaz da. İşçi sınıfını düşman olarak gören ve buna göre de elinden gelen şiddeti esirgemeyen yöneticileri bir gün bu kentin müzelerinde görmemizi umut ediyorum.

Egemenler, bir kısmı “laiklik”, bir kısmı “demokrasi” adı altında emekçi halkı iki gerici kutba yedeklemek istiyor. Kürt düşmanlığında ve emek mücadelesine tahammülsüzlükte ortaklaşan egemenlerin karanlık planlarını boşa çıkartmak için işçi sınıfı ve ezilenler ne yapmalı? 2007 ve 2008 1 Mayıs Taksim iradeleri, bu kuşatmadan çıkış hattı mı?

Yapılacak tek şey öncelikle sağlam durmaktır. Emek ve demokrasi mücadelesinin bileşenleri emek ve demokrasi düşmanlığına, çıkarları ortak olan halkın sahte kutuplaşmalara bölünmesine karşı etkin mücadele yöntemleri geliştirmelidirler. Bu konuda atılacak isabetli ilk adım, emek ve demokrasi güçlerinin “birleşik mücadelesi”nin geliştirilmesidir. Bu açıdan bakıldığında 2007 ve 2008 1 Mayısları önemli dönüm noktalarıdır. Ben bir kez daha bu vesileyle, 1 Mayıs’ta ortaya konulan mücadele, dayanışma ve gösterdikleri birlik için tüm katılımcılara teşekkür ediyorum. 2009 1 Mayıs’ında emek cephesinin daha da genişleyerek Türkiye’yi kucaklayacak güçlü bir çıkış gerçekleştireceğine inanıyorum.

AKP emekçilerin mücadelesine emanet

Belediyelerde grev kapıda, metal iş kolunda grup sözleşmesi için görüşmeler başlıyor. IMF politikalarından şaşmayan hükümet, temel tüketim maddelerine peş peşe fahiş zamlar yapıyor. Aynı hükümet, sendikalara ise komik zam dayatmalarında bulunuyor. DİSK, bu konuda ne düşünüyor? Bir eylem planı var mı? Zira, Anaya Mahkemesi'nin son kararından sonra “AKP emekçilerin mücadelesine 'emanet’” açıklamasında bulundunuz. 13. Genel Kurulu'nuzda ise 'toplumsal ayağa kalkış' çağrısı yapmıştınız.

Sermayenin “AKP aşkını” anlamak elbette zor bir mevzu değil. Hem geçmiş altı yılın kaydına hem de yabancı yatırımcıların bugünkü yurtiçi yatırım portföyüne bakıldığında yabancı sermayenin neden AKP’nin arkasında durduğunu kavrayabiliyoruz. Sermayenin AKP’ye desteğini şekillendiren şey hiçbir şekilde siyasi bir felsefeye dayanmıyor, AKP’nin ekonomi politikalarındaki liberalliği siyasi muhafazakârlığının önüne geçiyor ve sermaye “iş yapabildiği” sürece her iktidarı başının tacı yapıyor.

AKP, kapatma davası sürecinde İstanbul çevresinin temsil ettiği büyük sermayenin değil, AB ve ABD’nin desteğini arkasına almaya çalıştı. Başbakan Erdoğan’ın Irak ile yaptığı petrol anlaşması ve yine İsrail ile yapılan enerji yatırımları görüşmeleri, ABD desteği çerçevesinde de değerlendirilebilir. Ergenekon süreci zaten net bir biçimde ABD’nin Türkiye’de kendi kontrolü dışında bir darbe girişimine ya da siyaseti şekillendirme girişimine izin vermeyeceğini gösterdi. Ergenekon ve kapatma davalarını sadece kriminal ve hukuki değil, uluslararası ayağı da olan bir sınıf ve iktidar kavgası olarak değerlendirmek gerekiyor. Sermaye işçi sınıfına karşı çok rahattır, çünkü işçi sınıfı 12 Eylül yenilgisini henüz üzerinden atabilmiş ve bilinçli bir sınıfsal mücadeleye girişmiş değildir ama bir başka kavga daha var: İstanbul dükalığının temsil ettiği, çoktan dışarı açılmış, uluslararası bağlantılarını kurmuş büyük finans ve sanayi sermayesi ile, iyice palazlanan ve artık elindeki ile yetinmeyen muhafazakâr sermaye arasındaki sınıf kavgası. Bu savaştan kim galip çıkarsa çıksın, onlara göre mağlup şimdiden bellidir: İşçi sınıfı.

Bunu böyle düşünenlerin yanılgı içerisinde olduklarını yakında hep birlikte göreceğiz. Giderek kronikleşen işsizlik, bozulan gelir dağılımı, isteri halinde devam eden özelleştirmeler, kaosa dönüşen sosyal güvenlik, sürekli artan iç ve dış borçlar, durma noktasına gelen yatırımlar ve bunların yaratacağı sonuç artık, “şişede durduğu gibi” durmayacaktır. 13 Eylül İzmir mitingi ve izleyen dönemde hep birlikte bunun tanıklığını yapacağız.

12 Eylül darbesine ve uygulamalarına, AKP’nin uyguladığı emek karşıtı politikalara, 12 Eylülcüler tarafından yürürlüğe konulan ve dünyanın hiçbir ülkesinde olmayan sendikalar yasasına, grev yasasına karşı 13 Eylül’de İzmir’de olacağız. İzmir mitingi, DİSK’in bugünkü duruşunu yansıttığı kadar yakın gelecekte nasıl bir mücadele hattı izleyeceğine ilişkin ip uçları da verecektir. Grev hakkının önündeki engellerin kaldırılması için; işsizliğin, yoksulluğun, yolsuzluk ve adaletsizliklerin son bulması için; temel hak ve özgürlükler için, örgütlenme hakkı ve özgürlüğü için; yaşama umudunu kaybedenlerin umudunu sağlamak için; mağdur edilmiş, farklılıklarından dolayı dışlanmış tüm yurttaşlar için; her türlü darbe ve demokrasi dışı girişimlere dur demek için; her türlü emperyalist oyunu bozmak için; baskılara ve zulme boyun eğmemek için ve daha da önemlisi “herkese gerçek demokrasi” için İzmir’de olacağız, demokrasi bekçisi emekçilerin sesini yükselteceğiz.