İSTANBUL (10.08.2008)- Müstakbel Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ'nun Lice katliamının mimarlarından biri olduğu ortaya çıktı. Tempo dergisi, Başbuğ'un Tümgeneral iken Korgeneral Hasan Kundakçı ile birlikte Lice katliamında omuz omuza kan döktüğünü yazdı.
Tempo'dan Lice Katliamına övgü
Tempo dergisi, İlker Başbuğ ile ilgili dosya haberinde, Kara Kuvvetleri Komutanı İlker Başbuğ'un '93 kirli savaş konseptinin uygulayıcılarından biri olduğunu dışa vurdu. Dergi, İlker Başbuğ'un künyesini çıkartırken Lice katliamından övgü ile söz etti.
7 Ağustos 2008 tarihli Tempo Dergisi'nin 'Diplomat Asker İlker Başbuğ' başlıklı haberinde şu ifadelere yer verildi:
“İlker Başbuğ, terörle mücadelede de etkin görevler üstlendi. Örneğin 1995 yılında, PKK'ye karşı gerçekleştirilen Çelik 1 Operasyonu'nda planlayıcıydı. (...) 22 Ekim 1993'te Diyarbakır'ın Lice ilçesi teröristler tarafından ablukaya alınmıştı. Açılan ilk ateş sonrası Tuğgeneral Bahtiyar Aydın, başına isabet eden bir kurşunla vuruldu. Bu sırada içinde Tümgeneral İlker Başbuğ ve Korgeneral Hasan Kundakçı'nın da bulunduğu helikopter Lice üzerinde uçuyor, kanas ateşine maruz kalıyordu. Bu durumda alçalarak 55 yaralı askerin bulunduğu okulun bahçesine indiler. 14 saat teröristlerle çatıştılar.”
AİHM Türkiye'yi mahkum etmişti
Tempo dergisi, Lice katliamında gururla bahsediyor, İlker Başbuğ'yu öve öve yere göğe sığdıramıyor. Oysa Diyarbakır'ın Lice ilçesinde o günlerde yaşananlar tam bir katliamdı. Dava görüşülürken 3 bin üç yüz ev ve dükkanın yıkıldığı öğrenilmişti. O dönemde CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, bu nedenle abluka altındaki Lice'ye sokulmamıştı.
İlçe, 22 Ekim 1993'te beş gün sürecek şekilde kuşatma altına alınmıştı. Parti liderlerinin bile ilçeye giriş ve çıkışları yasaklanmıştı. Çatışmalarda kimyasal silahlar kullanılmıştı. Devlete göre 60, görgü tanıklarına göre ise 380 kişi katledilmişti. Katliam sonrasında ilçe adeta yıkık bir kent görünümünde idi.
Lice açık bir katliamdı. Öyle ki Türkiye, yıllar sonra Lice katliamı davasında tazminat ödemeye mahkum edilmişti. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Licelileri uğradıkları zararların karşılanması için açtıkları davada haklı bulmuştu. Ahmet Aydar, Yusuf Lalealp, Nadir Doman, Şevket Biçer, Zeydin Emekçi adlı vatandaşlar, Lice'nin yakılıp yıkılması ve halkın zorla göçertilmesi üzerine 1994'te AİHM'e başvurarak Lice'nin devlet tarafından planlı bir şekilde yakılıp yıkıldığını, evlerinin gözleri önünde ateşe verildiğini kaydetmişlerdi. Liceliler, ayrıca üzerlerindeki giysiler dışında hiçbir şeylerinin kalmadığını, tüm geçim kaynaklarını kaybettiklerini ifade etmişlerdi.
AİHM tarafından oluşturulan bir heyet, Lice'de yaptığı inceleme sonucu kendilerine başvuruda bulunanların mal ve mülklerinin devlet tarafından kasten yakılıp yıkıldığını tespit etmişti. AİHM, heyetin raporu doğrultusunda katliamdan 10 yıl sonra DGM Diyarbakır Savcılığı'nın başlattığı hazırlık soruşturması hala sürerken(!), Licelilerin yaptığı başvuruyu incelemiş, Türkiye'yi tazminat ödemeye mahkum etmişti. AİHM, Lice'nin "işkence ve gayri insani muamele yasağının" ihlali olduğunu kaydetmiş, Türkiye'nin 225 bin Euro tazminat ödemesine karar vermişti.
İlker Başbuğ “1 Numara” ile yan yana
Tempo dergisi, söz konusu haberinde, ayrıca Başbuğ Kundakçı ilişkisini de fotoğrafladı. Dergi, Ergenekon operasyonunda adı '1 Numara' olarak geçen Hasan Kundakçı ile müstakbel Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ'un, ellerinde silah, fotoğraflarını yayınladı.
Lice katliamının mimarlarından Hasan Kundakçı, '93-'95 yılları arasında Jandarma Asayiş Bölge Komutanlığı yapmıştı. Kundakçı, Özel Harp Dairesi Başkanlığı görevini de yürütmüştü. Kundakçı, Veli Küçük'ün Harp Akademisi'nde devre arkadaşı.
Dergi, Başbuğ'un “planlayıcı” olduğu Çelik 1 Operasyonu'nu övüyor. Oysa Yüksekova Çetesi üyesi Kahraman Bilgiç, 1995 yılında yapılan sınır ötesi Çelik-1 operasyonunda sağ yakalanan gerillaların nasıl kurşuna dizildiğini şöyle anlatıyor:
“Binbaşı Mehmet Emin Yurdakul, onları yönlendirerek bulunduğumuz yerlere sis bombası atıp sarı-yeşil-mavi dumanlar yükselince onlarda yerimizi aldığımızı anlayınca birçok yere indirme yapmaya başladılar. Arazinin bir çok yerine indirmeler yapıldı, operasyon başarıyla gerçekleştiriliyordu. Birkaç günde tutulacak yerler bir günde tutulmuştu. Ele geçirilen malzemelerin yanında bir iki çatışmada gerçekleşti. Fakat bu çatışmaların sonucu üç örgüt mensubu gelip teslim oldular. Her üçü de kurşuna dizilip öldürüldü. Bunun yanında örgütten sonradan kaçıp gelen biri de, bir uzman çavuşun esir olduğu birkaç örgüt elemanının bulunduğu alanı gösterince bu kez operasyon onların üstüne kaydırıldı. Oradakiler vurulmuştu, uzman çavuşu da vurmuşlardı.”
Ergenekoncular '93 konseptinin kadroları
Dönemin Başbakanı Süleyman Demirel'in 1992'de Meclis'te yaptığı konuşmayla startı verilen kirli savaşın bu en kanlı ve karanlık süreci, '93 Konsepti adıyla literatüre geçti. Zira kirli savaş, o döneme kadar görülmedik bir tarzla bütün araçlarla yürütülmeye başlandı. Bu iş için bütçeden milyarlarca dolar pay ayrıldı, örtülü ödenekten paralar aktarıldı. OHAL yasaları çıkarıldı. DEP milletvekilleri Meclis'in içinden yaka paça gözaltına alınıp tutuklandı. Başbakan Tansu Çiller, ölüm listeleri açıkladı. Hizbullah'ın satırları, özel harekatçıların kelle avcılığı, askerin silahı bölgede tek geçerli kural oldu. Şimdi Susurluk'ta ve bugün Ergenekon'da adı geçen asker ve bürokratların hemen hepsi bu dönemin kadrolarıdır.
Üst düzey bir istihbarat yetkilisi, '93 konseptinde işlenen kirli savuş suçlarını gazeteci Hasan Cemal'e şöyle itiraf etmişti: “Demirel ile İnönü koalisyon kurup 'Kürt realitesi' dediler. Kafalar daha beter karıştı. HEP, SHP'nin içinde Parlamento'ya girdi. PKK bölge istediği zaman esnafa kepenk kapattırıyordu. Birçok yerde gece sokağa çıkılamıyordu. Aynı anda on değişik yerde karakol basar hale geldi. Sınır karakolları boşaltıldı. Hatta 'Silahlı Kuvvetler kaybetti!' havası yayılmaya başladı. İş felakete gidiyordu. 1991 ile 1993 arasında bu görüldü. Ardından 1993 yılı baharında Özal öldü. Çiller başkan oldu. Asker işi tam anlamıyla eline aldı. Bundan sonrasının adı 'topyekün savaş' diye konulabilirdi.” Üst düzey bir başka istihbarat yetkilisinin deyişiyle: “Başbakan elleri serbest bıraktı!”