Robert Fisk*
“Eğer Obama başkan seçilirse Ortadoğu tradejisinin tam ortasına düşecek ve safını belirlemek zorunda kalacak.”
Barack Obama Ortadoğu’da teatrik oyunlarını sergilerken El-Cezire (Bush’un bombalamak isteyecek kadar çok sevdiği Katar televizyonu) stüdyolarında konuktum. Obama hakkında ‘tiyatro’ eleştirilerini getirdiğimde El-Cezire sunucusu tüm Araplarda bir miktar umut yaratmak için çabalıyordu. “Böyle bir olasılık” yok diye yanıtladım onu. Araplar için McCain’in ya da Obama’nın kazanması arasında çok da büyük farklılık yoktu.
Batılılar Arapların Obama’yı ikinci ismi nedeniyle ya da siyah olduğu için sevdiklerini düşünüyorlar. Bu doğru değil. Araplar Obama’yı fakir bir aileden geldiği için seviyorlar ya da seviyorlardı. Tam da kendileri gibi Obama da ezilmenin ne demek olduğunu biliyordu ya da Araplar onun bildiğini düşünüyorlardı. Ancak en sonunda Araplar da besin zincirinde nerede durduklarını kavradılar. Ramallah’ta geçilirilen 45 dakikaya karşılık İsrail’de geçirilen 24 saat Obama’nın denklemini ortaya koyuyordu. Evet, eski geleneği biliyorum. Her ABD başkan adayı Ağlama Duvarı’na bir el sürmeli, İsrail’in güvenliği hakkında konuşmalar yaparak kimi İsrail köy ve kasabalarını ziyaret etmeli ve haccını tamamlamalıydı. Elbette Filistinlileri ziyaret edenlerin sayısı yok denilecek kadar azdı. Bu demek değildi ki, ABD başkanı seçilince İsrail için işler kolaylaşacak. İsrail için işler zaten hep kolaydı. ABD başkanı seçilir seçilmez kendini Ortadoğu trajedisinin tam da ortasında bulacak ve safını –elbette ki İsrail- belirlemek zorunda kalacaktı; sonra yeni seçim dönemi gelecek, başkanın eli ayağı yeniden bağlanacak, sürekli İsrail’in güvenliğinden (Filistin’in güvenliğini umursayan kimdi?) bahsedecek ve biz kendimizi yine aynı fasit dairenin içinde bulacaktık.
Durum tam da Lübnanlıların durumu gibi; Lübnanlılar da Kadima ya da Likud hükümetlerindense İşçi Partisi hükümetinin iktidarının daha iyi olacağını düşünmesi gibi. Ancak hepimizin bildiği gibi Lübnan ne olursa olsun bombalanıyor. Konu, ABD başkanlarının Yahudi soykırımını kavrıyor olmaları ile alakalı değil; evet Arapların bu soykırımı kabul etmemesi bir sorundur ancak İkinci Dünya Savaşı’nın üzerinden 70 yıl geçmiş olmasına karşın İsrail Arap topraklarında Yahudiler ve yalnızca Yahudiler için yerleşim bölgeleri açmaya devam ediyor. Elbette Obama da tıpkı bir kaç gün önce Gordon Brown’ın yaptığı gibi yerleşim bölgelerinin barış için çok da olumlu adımlar olmadığı şeklinde bilindik cümleleri tekrarladı. İsrail de iki adama ne kadar saygı duyduğunu bu konuşmaların üzerinden 24 saat dahi geçmeden yeni yerleşim bölgeleri planlarını açıklayarak gösterdi!
Obama’nın danışman olarak seçtiği iki adamın da Ortadoğu politikaları konusunda ABD tarihinin en berbat adamları olduğunu hatırlatmaya gerek var mı? Dennis Ross, Aipac’ın (bi Aipac ile Obama’nın geçen ay yaltaklanmaya başladığı Aipac aynı mı acaba?) ünlü çalışanlarından, İsrail lobisinin en güçlü adamlarından ve Oslo anlaşmalarının bu hale gelmesinin en büyük sorumlusu. Ve Madeleine Albright, ABD’nin Birleşmiş Milletler temsilcisi, Irak işgalinin yarım milyon çocuğun ölümüne ‘değdiğini’ düşünen ve aslında İsrail’in işgal altında olduğunu ‘açıklayan’ kadın. Albright bu açıklamayı yaparken herhalde ilk kez bir ABD politikacısı Filistin tanklarını Tel Aviv sokaklarında düşünüyordu.
Ancak bu iç bunaltıcı oyun burada da bitmiyor. Herşey yeni baştan yeni baştan o kadar çok tekrar ediliyor ki, kimse hikayeyi dinlemiyor artık. Nuri El-Maliki’yi ele alın, aniden Demokratlar seçimlerde favorisi oluverdi. Maliki, Obama’ya 2010 yılında Irak’ın kendi güvenliğinden sorumlu olmasını önerdi. Bingo. Bu tam da Obama’nın vaatleri ile uyuşmuyor mu?
Ama bir saniye. Mayıs 2006’da aynı Maliki “an itibariyle bizim güvenlik güçlerimiz tüm Irak topraklarında kontrolü sağlayacak yetenektedir.” Açıklamasını yapmıyor muydu? Beş ay sonra ise Maliki “devir teslimin bir kaç ay içinde gerçekleşebileceğini, uluslararası güçlerin yalnızca destek güçler olarak bulunmasına ihtiyaç olduğunu” söylüyordu. Sonra, Ocak 2007’d Maliki “üç ila altı ay içinde Amerikan birliklerine hiç ihtiyacımız yok” nutuklarını çekecekti.
Dört ay sonra Maliki sekiz ay içerisinde ‘her bir toprak parçasında’ kendi güvenlik güçlerinin hakim hale geleceğinin altını çiziyordu. Bırakalım, Irak’ta tek bir güvenlik gücünden bahsetmenin mümkünsüzlüğünü bir kenara bırakalım, kendi güçleri bile artık Maliki’nin bu sözlerine inanmıyorlar. Maliki’nin kendi savunma bakanı tüm sorumluluğu 2012’de ancak alabileceklerini söylerken, Basra’da bulunan Iraklı generaller ABD birliklerinin 2020’ye kadar kalmalarını istiyordu.
Eğer tüm zırvalamalarını bir kenara bırakırsak, Obama askerlerini Irak’tan çektikten sonra ne yapmayı düşünüyor? Taliban’ın feci şekilde yenilgiye uğratacağı Afganistan’a geri mi göndermeyi düşünüyor? Obama’ya 1878-80 İkinci Afgan Savaşı isimli İngiliz raporlarına bir göz atmasını öneririm. Orada kendilerine ‘talib-ler’ diyen bir grup Afgan’ın nasıl savaştıklarına dair pek çok ipucu bulacaktır.
Ve şimdi ben Taliban yöneticilerinden Mullah Abdullah ile 2001 yılında Kandahar’da yaptığım kasvetli bir konuşmayı hatırlıyorum. Abdullah “Eğer halkım mücadele eder ve kayıp topraklarını ele geçirirse bu bir zafer olacaktır. Ancak bunu başaramadan öldürülürsek, şehit oluruz ki bizim için bu da bir zaferdir. Kandahar’dan çıkmak zorunda kalırsak, dağlara çıkarız ve Ruslara karşı yürüttüğümüz gibi bir gerilla savaşı başlatırız. Taliban savaşmaya devam edecektir.” Demişti. Ve bugün Obama askerlerini başka bir Müslüman ülkede savaşması için güçlendirmek zorunda kalacak. Eğer kazanırsa.
*Deneyimli Ortadoğu muhabiri Robert Fisk'in 4 Ağustos'ta The Independent gazetesinde yayınlanan makalesidir. Yazıyı http://www.zcommunications.org/znet/viewArticle/18336 adresinden alıntılayarak çevirdik.