Bir 'Dünya Mülteciler Günü'nü (20 Haziran) daha geride bıraktık. Ama mültecilerin ve göçmenlerin dramları bitmek bilmiyor. Ölüm yolculuklarından kurtulanları yurtsuzluk ve ayrımcılık bekliyor. Polis şiddeti bekliyor. Nijeryalı Festus Okey gibi. Mülteciler ve göçmenler, sadece ölümler olunca mı görünür hale geliyor? Türkiye, bir mülteci havuzu haline mi getirilmek isteniyor? Türkiye'de kaç göçmen ve mülteci yaşıyor. Yaşam koşulları nasıl? İç göç hareketleri toplumsal yaşamı nasıl etkiliyor? Mülteciler Yasası'nın olmaması, ırkçılık ve ayrımcılık kadar ucuz iş gücü sömürüsünü de teşvik etmiyor mu?
Bu soruları, Bilgi Üniversitesi Göç Çalışmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi Direktörü Neşe Erdilek'e sorduk. Erdilek, “Bir yerden bir yere uzun bir süre kalmak üzere yerini değiştiren insana göçmen denir” tanımından sonra şöyle konuştu: “Göç, her türlü insan hareketedir. Arkasındaki sosyal nedenleri ve sonraki sonuçlarını bir anlamda bu şekilde değerlendirebiliriz.” Erdilek, şu vurgularda bulundu: “Anadolu coğrafyası hep bir köprüdür”, “Resmi rakamı kimse bilmez. Çünkü kayıt dışıdır”, “Avrupa Birliği sürecinde Avrupa ülkeleri, Avrupa kalesini korumak adına Türkiye'yi bir tampon bölge olarak düşünüyorlar.”
Göç bir 'güvenlik' konusu değildir
Göçmen nedir? Mülteci nedir?
Bir yerden bir yere uzun bir süre kalmak üzere yerini değiştiren insana göçmen denir. Belli bir tarihi yok bunun. Şu kadar yıl olunca kalırsa göçmen olur diye bir şey yok. Mesela; göçmen işçiler var, onlar belli bir süre çalışırlar, ya da mevsimliktir, ekin kaldırmak amacıyla. Kendi arzuları veya dışında da olabilir. Ya da, asıl yerleşim yerlerinden kesin bir ayrılış yaparak giderler. Göç, her türlü insan hareketedir. Bunun belli sürelere sığdırılması ve nedenleri, niçin olduğu, hareketin başlangıç nedenleriyle de değerlendirilir. Arkasındaki sosyal nedenleri ve sonraki sonuçlarını bir anlamda bu şekilde değerlendirebiliriz, yani ilk başlangıç nedeni nedir diye. İç, dış ve transit göç çeşitleri vardır.
Mültecilik; başka bir ülkeye göç etmek, fakat burada, göç ederken kullanılan resmi belgelerin olmaması, ya da olmasına rağmen geri dönüşü istemeden, o ülkede kalmayı talep etmek. Mültecilik başvurusunda da bulunmuş olabilirler, ya da bulunmadan barınabilirler. Başvurursa mültecidir, başvurmamış fakat yakalanırsa, yasa dışı göçmendir.
Göçmenler, mülteciler sadece ölümler olunca mı görünür hale geliyor? Türkiye bir mülteci havuzu haline mi getirilmek isteniyor?
Kamuoyuna böyle çıkıyor tabi ki. Artık, büyük şehirlerde hepimiz, renkleri farklı insanlara alıştık, kanıksamaya da başladık. Çoğu da kayıt dışı olarak yaşıyor. Ama, sadece büyük kentlerde değil, tarım alanlarında da çalışıyorlar. İnşaatlarda ya da turizm dönemlerinde sahil kentlerinde, evlerde; SB'nin yıkılmasının ardından insanlar geliyor, bakıcılık ve temizlikçilik yapıyor. Fakat, bunların çok çok büyük kısmı kayıt dışı yapıyor bu işleri.
Aslında, Türkiye'deki göçmenler genel olarak üçüncü bir ülkeyi hedefliyorlar. Türkiye, bir basamak. Avrupa ve Amerika'ya gitmek istiyorlar. Göçün bir itme, bir de çekme yanı vardır. Yoksul ülkelerden zengin ülkelere doğru, coğrafi olarak güneyden kuzeye, doğudan batıya bir hareket, ekonomik ve gelişmişlik düzeyiyle bağlı olarak yüzyılımızda rastladığımız bir olgu artık. İnsanların diğer ülkelerdeki yaşam şartlarını görmeleri ve oralara erişebilirlik göçü tetikleyen, arttıran olgudur.
Anadolu coğrafyası, hep bir göç köprüsüdür. Tarih boyunca hep bir geçiş bölgesidir. O zamandan bu yana değişen bir şey yok. Aynı özelliğini koruyor.
Türkiye'de kaç göçmen ve mülteci yaşıyor? Yaşam koşulları nasıl?
Resmi rakamı kimse bilmez. Çünkü kayıt dışıdır. Tarlabaşı ile ilgili bir araştırma yapıyoruz, 2-3 bin civarında yaşadığını biliyoruz. İranlı, Iraklı, Afgan, Sudanlı, Zahireli, Zimbabweli, Somalili göçmenlerin yaşadığını biliyoruz. Yaşam koşulları zor, ilk başta yasa dışı yaşadıkları için, çalıştırıldıkları zaman zaten sigortasız, en kötü işlerde, en düşük ücretle çalışıyorlar. Hakları yok ve bunu kabul ederek çalışıyorlar. Ucuz emek olarak sömürülüyorlar. İnşaatlarda, temizlik işlerinde, otel, lokanta, işporta işlerinde çalışıyorlar. Hayatta kalmak için yasal yasa dışı bir takım işlerde çalışıyorlar. Sürekli bir korku içinde yaşıyorlar. Yakalanma ve sınır dışı edilme korkusu yaşıyorlar. Mültecilik başvuru yapıp 2-3 yıl bekleyen insanlar var. Birkaç söz söylenebilir burada; göçmenlik zor bir zanaattir. Alıştığı bir yaşamı değiştirmek, bir travma nedenidir. Kendi arzusu ile en iyi koşullarda dahi olsa bırakın başka ülkelere gitmeyi, bir şehirden bir başka şehre gitmek, orada yaşamak başlı başına bir travma nedenidir, psikolojik bir rahatsızlık verir.
Mülteciler; daha farklı koşullarda göç etmişlerdir. Daha zor koşullardadır. Bilmediği bir ülkeye, ki insan tacirlerinin eline düşerek, bütün mal varlığını vererek, canını emanet ederek geliyorsa, o insanın çok büyük bir zorlama altında olduğunu gösterir. Ya yaşamına yönelik ciddi bir tehdit vardır, ya da bulunduğu ülkede ekonomik olarak yaşaması mümkün değildir. Savaşlar, politik olarak muhaliflik, iç savaş, doğal afet, zorunlu göç, kan davası vb. çeşitli nedenlerle ama mecbur kalması, ki zor ile buna girebilir böyle bir duruma. Bu durum, bir süre onlar için yaşam halini alır. Korku; sürekli sınır dışı edilme korkusu. Türkiye'de de yakalandıkları zaman hemen sınır dışı edilecekler. Eğer geldikleri ülkede bilinmiyorsa -ki büyük çoğunluğu pasaportlarını imha ediyor- o insanların ne yapılacağı da bilinmiyor. Sizin, o ülke ile bağlantınız veya bir anlaşmanız yoksa, sınır dışı etmek maliyetli bir iştir. Hukuki olarak da bir çok engel çıkabiliyor. Bu açıdan görmezden gelme durumu da var. Yakalasan dahi ne edileceği bilinmiyor.
Avrupa ülkeleri, Avrupa kalesini korumak adına, Türkiye'yi bir tampon bölge olarak düşünüyorlar. Türkiye'de mülteci kampları yapılarak, doğudan gelen veya Avrupa geçmek isteyenlerin burada kalmalarını ve burada yaşamalarını istiyorlar. Bu, bir Avrupa Birliği politikası. Türkiye'nin coğrafi sakıncası var.
Türkiye, Birleşmiş Milletler Cenevre Sözleşmesi'ne neden çekince koydu? Mülteciler Yasası'nın olmaması, ırkçılık ve ayrımcılık kadar ucuz iş gücü sömürüsünü de teşvik etmiyor mu?
Ekonomik nedenlerle çekince koydular. Yani bir dönem açıldı sınırlar ama, ekonomi buna müsait değil. Ucuz iş gücü, o kadar çok ki burada, mülteciye gerek kalmıyor bazen değil mi? Doğu'dan insanları kamyonlara doldurup getiriyorlar, ki mültecilerden farklı olmayan koşullarda. Asıl mesele, bu insanların yaşam koşullarını düzeltmekte. Fakat, şu anki koşullarda bu pek de olanaklı değil. Türkiye'ye bu konuda ciddi bir destek gerekiyor. Madem tampon bölge düşünülüyor, o zaman ekonomik destek de vermek lazım. Burada kaldıkları süre içinde insanı koşullarını düzeltmek, bütün haklarının iyi değerlendirilmesi ve sağlanması lazım.
Türkiye'deki toplumsal muhalefet güçlerinin, göçmenlik ve mülteciliği ciddi bir şeklide tartışması gerekmiyor mu?
Bunlar tartışılıyor. Biz, Mülteciler Yüksek Komiserliği ve Dünya Mülteciler Birliği ile yeni anayasa taslağında, 'Mültecilerin Hakları Neler Olmalı' konulu toplantı düzenledik. Bu tür çalışmalar yapılıyor. Gerek akademisyenler, gerek ilgili kurumlar bu konularla ilgileniyorlar.
Hadi geri gidin demekle olmuyor
Göçmenler, Türkiye'de devlet tarafından ırkçı şoven söylemlere maruz kalıyor ve toplum da buna alet ediliyor. Sizce bu haksızlık değil mi?
Göçün bir 'güvenlik' konusu olarak ele alınmasına karşıyız. Göç, toplumsal ve doğal bir olgudur. Ve bunun böyle güvenlik sorunuymuş gibi ele alınması oldukça yanlış. Sosyolojik olarak da çözüme yaklaşım bakımından da doğru bulmuyoruz. Böyle yaklaşırsanız, çözemezsiniz. Kentleri, göçlere hazırlamanız, gelen insanların kente uyumunu sağlamanız gerek. Geri göndermek ne kadar çözüm, geri dönmelerinin koşulları var mı? Bu insanlar, bu köyleri nasıl ayağa kaldıracak? Siz, bu insanlara tarım kredisi veriyor musunuz? Evlerini yeniden yapmaları için para veriyor musunuz? Yollarını, suyunu, elektriğini yeniden yapıyor musunuz, mayınları temizlediniz mi? Orada koruculuk devam ediyor mu? Bu insanlar gittiklerinde topraklarını bulabiliyorlar mı, yoksa onların topraklarına korucular yerleşmiş ve toprakları onlar tarafından işleniyor mu? Bütün bunlar çözmeden hadi geri gidin demekle de olmuyor. Bütün bunların tekrardan çözülmesi, düşünülmesi gerekiyor.
Türkiye, gerçekten bir göç ülkesidir
Süleyman Demirel, bir dönem, 'Bu ülkeyi göçmenler kurdu' demişti, hatta kendisi de “Ne mutlu Türk'üm” söyleminin ırkçı olduğunu söylemişti. Siz, bu önermeye katılıyor musunuz?
Türkiye, gerçekten bir göç ülkesidir. Kuruluşunda göç olgusu vardır. Bir imparatorluğun çöküşüyle oluşturulan bir cumhuriyet. Türkiye'de göçmenlik, başlangıçtan beri önemli bir olgudur. Gerek cumhuriyeti kuran kadroların göçmen olması, gerekse yeni cumhuriyetin 3'te 1'inin göçmen kökenli olmasıyla. Bu, göçmelik psikolojisi de çok belirgin olarak etkileşmiştir. Kaybedilen topraklardan göçen insanlar ilk geldiklerinde tamamen Türklerin olduğu bir ülkede olmak istiyorlardı. Bu, Türkiye'nin üniter yapıya ve milliyetçiliğe yönelik kuruluş ideolojisini de büyük ölçüde açıklayan bir olgudur. Dünyadaki göçe gelince; dünyada şu anda insanların hiçbir zaman insanlık tarihinde olmadığı kadar yer değiştirdikleri, göçtükleri gözlenmektedir. Daha önce de belirttiğim gibi gerek iletişim gerek ulaşım olanaklarının artmasıyla insanların globalleşme denilen olguyla birbirlerinden haberdar olmaları, bir yerdeki değişiminden çok hızlıca etkilenmesi, insanlara artık kendilerine tayin edilen kaderleri de değiştirme yolunda motivasyon veriyor. Kendi kaderlerini değiştirmek için daha aktif hale gelmelerini sağlıyor.
Kentler giderek barut fıçılarına döndü
Bir yandan dış göç, diğer yandan iç göç... Siz İstanbul'un yoğun iç göç alan bölgelerinde saha çalışmaları yapıyorsunuz? İstanbul'un artık en büyük Kürt şehri haline gelmesi, toplumsal yaşamı nasıl etkiliyor?
İstanbul, Güneydoğu'dan çok ciddi bir göç alıyor. Tarihsel olarak baktığınızda '50'lerden itibaren ekonomik göç, kırdaki yapısal değişim nedeniyle kentlere doğru yaşanıyor. Gecekondulaşma vs. bu dönemde yaşandı, kentsel yapı değişti. Bu, aslında doğal bir oluşumdur, ekonomik kalkınmayla doğru orantılı olarak kırdan kente nüfus yapısının değişmesi gerekir. Gelişmiş ülkelerde yüzde 25-75 oran düşünülür, kır/kent nüfusu. Türkiye'de şimdi bu oran 35-65 civarında. Yani şimdi bizim kırdan kente geliş beklememiz gerekiyor.
Türkiye'de, '85-'90 yıllarında düşük yoğunluklu savaş olarak kabul edilen süreçle birlikte; köy boşaltmalarıyla, oradaki yaşamın ve üretimin aksaklıklar göstermesiyle, önce boşaltılan köylerden, mezralardan o bölgedeki kentlere, daha sonra da metropollere doğru giden bir göç yaşandı. Diğer göçlerden farkı; büyük ölçüde insanların iradeleri dışında olan bir göç türü. Kırdan kente göçüşün temelinde daha iyi bir yaşam isteği var ve bu süreç yavaş da işleyen bir süreç. Örneğin birileri gidiyor, köyünden başkalarını çağırıyor. Kendi evini yapıyor, gelenler evlerini yapıyor. Köyle bağlantılarını kopartmıyorlar. Bütün bunlardan kaynaklı bir alışma süreci yaşanıyor.
Zorunlu göçle gelen grupta böyle bir şey yok. Çok kısa sürede ve -zorla bir kere- hiçbir şeklide köyden destek almadan gelir. Kırdan kente göç edenlerin köyünde hala toprağı vardır, sıkıştığı zaman başvurabileceği bir yer var, çaresiz değiller. Oysa, bu insanların köyüne gitmesi yasak. O nedenle bu insanlar gerçek bir ekonomik çöküş içine girdiler. Kendilerini bu duruma alıştırmadan gelmek zorunda kaldılar. Sadece, tarımla ilgili kişiler kentte geçimlerini sağlayamadı. Kadınlar, dil bilemiyordu, köyde üretkenken, kentte eve kapanmaya başladı. Bunların sonucunda büyük psikolojik travmalar, bunalımlar yaşanmaya başladı. Çocuklar, ailede tek dışarı yönelen grup oldu. Kent yaşamıyla bağlantıyı onlar kurdular. Bir anlamda Tarlabaşı'ndaki, Taksim civarında sokakta çalışan çocukların yüzde 85'i buralarda yaşayan çocuklar. Bu çocukların okulları ile ilişkileri kesildi, aileleri geçindirmek zorunda kaldılar. Geliş biçimleri de ve yaşadıkları da hep şiddetle bağlantılı olduğu için, şiddetle yoğrularak geldiler, müthiş bir öfkeyle geldiler. Şiddete alıştılar. Şiddet, öğrenilen bir davranış biçimidir. Buna alışırsanız, bunu da uygularsınız. Kentlerin giderek barut fıçılarına dönmelerinin koşulları da doğdu. Toplum mühendisliği ile uğraşmak kolay işler değil, siz kalkar da askeri stratejik nedenlerle insanları oradan oraya atarsanız sonuçta bunun gibi sonuçlarla karşılaşırsınız. Maliyeti çok daha büyük olur. Daha yeni yeni anlaşılıyor, bir on yıl sonra daha iyi anlaşılacak.