Joseph Massad*
Çağdaş Filistin tarihinde kavranması en güç şeylerden biri Nakba’nın anlamıdır. Nakba, 1948’te başlayan ve biten münferit bir olay mıdır, yoksa başka bir şey midir? Nakba’nın geçmişte yaşanmış bir olay olarak soyutlaştırılmasında, her yıl anılmasında, onun dehşet verici sembollüğü ile karşılaşmada politik sorunlar nelerdir? Nakba’yı tarihi ama sınırlı bir süreç olarak kabul etmenin, onun korkunçluğunu hatırlayarak ancak onu geçmişte kalmış tarihi bir gerçek olarak sınırlandırmanın etkileri nelerdir?
Tam da bu noktada, Nakba’nın geçmişte yaşanmış bir olay olarak, kabul edilecek, reddedilecek, aşılacak ve sonuçta geçmişte bırakılacak bir olay olarak değerlendirilmesinde çok büyük tehlikeler olduğunu düşünüyorum. Hele ki, kimileri, İsrail’in Nakba’yı kabul etmesi ve bunun için özür dilemesi durumunda Filistinlilerin bağışlamaları ve unutmalarını bile önerdiği ve Nakba’nın yalnızca tarihi anmalarla sınırlı kalması önerdiklerini düşündükçe…
Bana göre, Nakba bunlardan hiçbiri değildir ve bu yılı Nakba’nın başlamış ve bitmiş bir olay olarak 60. yıl dönümü ilan etmek çok ölümcül bir hatadır. Nakba 60 yıldan daha eski bir gerçekliktir ve halen bizimledir, bizimle birlikte yaşamakta, Filistin halkının yaşadığı tüm felaketlerle birlikte tarihi yazmaktadır. Nakba’yı 127 yıldır süren ve halen devam eden tarihi bir çağ olarak değerlendiriyorum. 1881 yılında Filistin’de ilk Yahudi sömürgeleri başgösterdiğinde, herkes biliyordu ki, bunun sonu gelmeyecek. Dünyanın çoğu Filistinlileri Nakba-sonrası psikolojisi yaşıyormuş gibi göstermeye çalışıyor, ben ise halen Nakba zamanlarında yaşadığımız konusunda ısrarcıyım. Bu yıl yapıyor olduklarımız birer anma etkinliği değildir, Filistin’in ve Filistin halkının halen sürmekte olan Nakba ile paramparça edilmesine tanıklık etmenin ötesinde bir şey değildir. Tam da bu nedenle, bu yılın Nakba’nın 60. Yılı olarak ilan edilmesini reddediyorum ve Nakba zulmüne katlanmanın bir yılı daha olduğunu söylüyorum. Nakba’nın asla geçmişte kalan bir tarihi olay olmadığını tam tersine bugünün tarihi olduğunu ileri sürüyorum. Nakba tam olarak bugünün tarihidir.
Nakba’nın anlamı
Nakba İngilizce’ye ‘felaket’, ‘yıkım’ ya da ‘facia’ olarak çevrildiğinde tüm bu çeviriler Nakba’nın Arapça anlamının kapsamını tümüyle karşılamıyor. Siyonizm ve siyonizm takipçileri tarafından Filistin’e ve Filistinlilere karşı işlenmiş bir suç olarak Nakba, “mankubin” sözcüğünden gelmektedir. İngilizce’ye mankubin sözcüğünü çevirmek zordur, dili biraz esnetmemiz ve Filistinlileri yıkıma uğramış, felaket-lenmiş bir halk olarak tanımlamamız gerekir. Yıkım anlamına gelen Yunan 'felaket’inden ya da yıldızların ters bir işaret göndermesi anlamına gelen Latince 'felaket’ten farklı olarak, Nakba bir halkın bilinçli olarak yıkımı, bir halkı bilinçli olarak felakete uğratmaktır, bir ülkenin ve vatandaşlarının çok iyi biçimde planlanarak yakılıp yıkılmasıdır. Sözcük ilk olarak Arap aydını Konstantin Zureyk tarafından Ağustos 1948’te yazılan kısa kitabında ortaya atılmıştır ve Zureyk Nakba sözcüğünü aynen benim burada yazdığım gibi ‘sürmekte olan’ olarak açıklamıştır.
Başlangıçtan beri, Filistin halkı, Nakba’nın ırkçı ve sömürgeci mantığına karşı savaşmışlardır. 1880’ler, 90’lar, 1910’lar, 20’lar, 30’lar, 40’lar, 50’ler ve 60’lardan bugüne kadar sömürgecilere karşı mücadele etmişlerdir. Eğer Filistin direnişi Filistin halkının yarısının zorla sürülmesini ve ülkesinin elinden alınmasını engellemiş olsaydı, siyonist resmi belleği de yenmiş olacaktı. Gerçekte, bellek Filistin direnişinin her zaman kilit bileşenlerinden biri oldu. Filistinliler ülkelerinin, kentlerinin, köylerinin orijinal adları konusunda ısrar ettiklerinde yalnızca bir isim için mücadele etmiyordu, siyonizmin ellerinden aldığı toprakların, fiziksel olarak yok ettiği yerlerin coğrafi belleği için mücadele ediyorlardır. Siyonist mezalim öyle bir şeydir ki; İsrail kuruluşu ile birlikte geçen elli yılda Filistinliler diye bir halkın hatta bir sözcüğün dahi var olduğunu kabul etmemektir. Siyonistler için “Filistin” sözcüğü onları yok edecek lanetli bir sözcük gibidir. Ancak bu konuda haksız değildirler, çünkü Filistin sözcüğü tek başına onların tüm resmi belleklerine karşı direnişin en güçlü biçimlerinden biridir. Filistin adı, ayrıca Filistin kültürünün ve yaşamının devam ettiğine dair üretken bir söylemdir. Filistin kimliği ve ulusu üzerinden Filistin sözcüğü İsrail’in Filistin-olmayan, Filistinli-olmayan kurgusal belleğini yaratma çabalarını tehdit eden bir sözcüktür.
Filistinli karşı-bellek ise, Filistin’in coğrafi bir yer olarak ortadan kaldırılması konusunda Nakba’nın başarıları ve Filistinlilerin öncesiyle birlikte ulusal bir grup olarak ortadan kaldırılması konusunda Nakba’nın çabaları ile doğrudan bir savaş anlamına geliyor. Nakba’nın başlamasının ardından Filistinlilerin-Filistin’in yaşıyor olması, Nakba’yı tüm çabalara karşın daha az başarılı bir siyonist zafer haline getirdi. İsrail’in Filistinli vatandaşlarını “İsrail Arapları” olarak adlandırması da bu bağlamda anlaşılabilir ve onların Filistinliliklerini yok etmek amacını taşımaktadır. İsrail’in Filistinli mültecilerin yerleştikleri ülkelerde kalmaları ve o ülkelerin vatandaşlıklarına geçmeleri konusundaki ısrarı da onlardan “Filistin” adını çalma çabalarının bir parçasıdır.
İsrail’in on yıl önceki nihai kararı, Filistin halkının toplam sayısını üçte birine indirme bedeli karşılığında Filistin halkının varlığını kabul etmek oldu. İsrail, işbirlikçi Filistin liderliği ile Oslo anlaşmasını imzalayarak Batı Şeria ve Gazze’nin isimlerinin korunması karşılığında geriye kalan tüm Filistin halkının Filistin-sizleştirilmesi kararlaştırıldı. Filistin işbirlikçi liderliği Cenova Anlaşmaları uyarında İsrail’i bir Yahudi devleti olarak tanıdı ve İsrail içinde yaşayan ve Yahudi olmayanların yani Filistin vatandaşlarının üzerine karar verme yetkisini İsrail’e bıraktı.
Ancak bu anlaşma uygulanmadı. Anlaşmanın meşrulaştırılması yönündeki tüm çabalara karşın, Filistin Yönetimi onun ne olduğunun anlaşılmasının önüne geçemedi; İsrail işgalinin süregitmesi, işgalin emri altında bir özerklik, Asya ve Afrika’da efendilerine hizmet etmekten başka bir işe yaramayan sistemlerden hiç de farklı olmayan bir mantık, vergileri toplayan, posta işlemlerini yürüten ve Nazilerin Polonya gettolarında Yahudilerin yaşamlarını yönetmek için kurdukları Judenraete-Yahudi Konseyleri ya da Güney Afrika’da aparthayd rejimini yaygınlaştırmak için kurulan alternatif Bantustalar. Filistin Yönetimi’nin Filistin ve Yahudi halklarını isimlendirme çabaları daha öncesinde İsrail’in çabalarına olduğu gibi yenilgiye uğradı. Filistinliler kendi isimlerinden ve Filistin’in bir ulus olarak korunmasından vazgeçmediler ve bunun yanısıra İsrailli olmayan Yahudiler de –İsrail’i ne kadar desteklediklerinden bağımsız olarak- İsrail kimliğine girmemek konusunda ısrarcı oldular. İsimlendirme politikaları, iktidar ve direniş politikalarıdır. İsrail fiziksel ve coğrafik gerçeklikleri dayatmak konusunda başarılı olurken, tarihsel belleği silme çabalarında hiç de başarılı olmadı. Filistinliler her zaman İsrail politikalarının ve İsrail’in kendisinin tarihsel yanlışlığını gösterdi.
Nakba bugündür
Nakba, 1948 olaylarına verilen isim olarak adlandırıldığından beri, Nakba’nın devam eden-mevcut bir eylem olarak değil; geçmiş ve bitmiş bir olay olarak tanımlanmasına karşı bir öfke yükselmiştir. Bu epistemolojik bir mücadele değildir; canlı ve politik bir mücadeledir. Nakba’yı geçmiş ve bitmiş bir olay olarak sunmak onun başarısını kabul etmek ve kazanımlarının geri döndürülemez olduğunu söylemek anlamına gelir. Onu tanımlamak için mücadele etmenin anlamsız olduğu ya da Nakba’ya karşı direnişin başarılı olamayacağı anlamına gelir. Nakba’yı geçmiş ve bitmiş bir olay olarak kabul etmek; yaşamın bir gerçekliği olarak onun tarihi ve politik meşruiyetini garanti altına almak ve onun tüm getirilerini bu tarihsel gerçekliğini doğal sonuçları olarak görmek anlamına gelir. Bu nedenle, İsrail’in Filistinli vatandaşlarınını bugünkü mücadelesi, siyonist söylemle, anti-sömürgeci talepleri olan ya da ulusal-etnik-toplumsal haklar talep eden normal bir mücadele değil; Nakba’yı tersine çevirmeye çalışan ‘anormal’ bir mücadeledir.
İsrail’in Yahudi olmayan vatandaşları üzerine sorumluluklar ve görevler dayatan,Yahudi dinini ve ırkçı imtiyazları kurumsallaştıran 20’den fazla kanunu, ki bunları Filistinliler reddetmeye devam etmektedir, Nakba’nın takdisi olarak sunulmaktadır. Gerçekte, kimi İsrail liderleri, son zamanlarda da Tzipi Livni, İsrail’in Filistinli vatandaşlarının kendilerine süregiden Nakba nedeniyle hiçbir zaman eşit haklar vermeyecek olan İsrail’de kalmak yerine kendilerine eşit haklar vaat eden ülkelere gönderilmeleri gerektiğini söyledi. Filistinlilere –özellikle Avrupalı Yahudiler tarafından- sıklıkla eğer kendilerini kabul etmeyen bir ülkede yaşamaktansa başka bir ülkeye göç ederlerse ‘daha büyük bir halk’ olacakları hatırlatırdı. Eğer İsrail’deki Filistinliler, orada yaşamaya devam ediyorlarsa Nakba’nın sürmesinin ‘normalliğini’ kabul etmeli ve ikinci sınıf vatandaşlığı da zımmen onaylamalıydı. Onların Nakba’nın etkilerini reddetmeleri İsrail’in Filistinli vatandaşlarının Nakba’nın sonuçlarının tersine döndürülmesi ve İsrail’i bir Yahudi devleti yapan ırkçı yasaların ortadan kaldırılması için mücadele etmelerinin temel nedenidir. İsrail ve şimdi de Başkan Bush tüm Filistinlilerin Nakba’nın sonuçlarını kabul etmeye zorlamaktadır. Filistin’i “Yahudi bir devlete” dönüştüren Nakba’nın geri döndürülemez bir süreç olduğu ve herhangi bir toplumsal-demokratik ya da ulusal mücadelenin Nakba’nın temel kazanımlarını geri döndüremeyeceği söylenmektedir. Filistinli vatandaşların kötü durumu İsrail’e göre Nakba’dan değil onların direnmeye devam etmek konusundaki ısrarlarından kaynaklanmaktadır.
20. ve 21. yüzyılda savaşın ortasına doğan mülteci kamplarının durumunun da aynı nedenden kaynaklandığı söylenmektedir. İsrail’e göre sorun, Filistinlilerin 1947-48 olayları sonucunda kendi anavatanlarından sürülmelerinde değil, 1948 sonrası tüm Filistinlilerin ve Arap ülkelerinin Nakba’nın geri döndürülemez bir süreç olduğunu kabul etmemeleri ve mültecilerin Arap ülkelerine yerleşmeyi reddetmeleri ya da Arap ülkelerinin Filistinlileri kendi ülkelerine yerleştirmek istememeleridir. Siyonizm buyurur ki; mülteciler Nakba dolayısıyla acı çekmemektedir, onlar Nakba’yı ve ‘mankubin’ olduklarını kabul etmedikleri için acı çekmektedir.
Batı Şeria’daki, Gazze’deki ve Doğu Kudüs’teki Filistinlilere gelince, İsrail der ki; onların sorunları kesin olarak Nakba’dan kaynaklanmamaktadır, tam tersine Arapların Nakba’yı kabul etmemesinden kaynaklanmaktadır. Onların sorunları 1967’de Nakba’nın daimi bir sorun olarak ortaya atılması nedeni ile uluslararası bir soruna dönüşmüştür. Eğer Filistinliler ve onların ittifakları Nakba’yı geçmişte olmuş ve bitmiş bir olay olarak kabul ederlerse, felaket sona erecektir.
Nakba’nın mevcutta süren yıkımlarıyla tamamlanmamış bir eylem olduğu konusundaki ısrar, onun misyonunun da tamamlanmadığını görmek anlamına gelir. Filistin direnişi ise Nakba’nın mevcut ve süregiden zalimliğine karşıdır. İsrail ve onun uluslararası destekçileri Filistinlilerin yenilgiyi kabul etmeleri ve Nakba’yı tanımaları konusunda ısrarcıdır, eğer onlar sürgünü kabul ederlerse, İsrail’de üçüncü sınıf vatandaşlığı kabul ederlerse, 1967 zaferini kabul ederlerse, sorunları sona erecektir. Filistinlilerin yaşadıkları zorlukların tümü, İsrail bize öyle buyurur ki, Filistinlilerin savaşı durdurmama konusundaki ısrarından kaynaklanmaktadır.
Avrupalı Yahudiler 1880’lerde Filistinlileri topraklarından attıklarından, yüzyıllardır sahip oldukları topraklarda işçilik bile yapmalarına izin vermediklerinde Filistinliler Nakba’ya karşı direndiler. Filistin direnişi, 1930’larda İngiliz destekli Siyonistler Nakba’yı canlandırmaya kalktığında üç yıllık büyük bir devrim biçimini aldı. Filistinliler, 1947-48’te topraklarının çoğu zapt edildiğinde ve Yahudi devletin ırkçı yasaları ile işgal edildiğinde de direndiler. Filistinlilerin Batı Şeria ve Gazze’de devam eden direnişleri, İsrail’in ve New York Times’in bize söylediğine göre gerçekte daha fazla Nakba’yı çağıran eylemlerdir. Eğer Filistinliler İsrail’in Gazze’yi dünyanın en büyük açık cezaevine çevirmesine karşılık direnmeselerdi, İsrail de onları onları bombalamak zorunda kalmayacaktı, çocukları öldürmek zorunda kalmayacaktı, evleri yıkmak durumunda kalmayacaktı, yalnızca onları açlıktan öldürecek ve ayrımcılık duvarının içinde sıkıştırıp bırakacaktı. Eğer Filistinliler yalnızca ‘mankubin’ olarak kalmayı kabul etselerdi, Nakba’yı onaylasalardı, bitmemiş süreci kabul etselerdi, sonunda tamamen işleri bitirilmiş olacaktı. Bu fetihçi mantık istisnai bir durum değildir, yalnızca İsrail’e özgü değildir. Irak’taki direniş de Amerikan işgalinin nihai sonucunun/misyonunun önünde bir engel olarak durmuyor mu, ki bu misyon Başkan Bush tarafından 5 yıl önce tamamlandığı/bitirildiği deklare edilen bir misyon değil mi? Amerikan misyonunun tamamlanmasını engelleyen Irak direnişidir.
Siyonist ırkçılık
Peki, Filistinlilerin Nakba’ya direnmeye devam etmelerinin nedeni nedir? Özetle, onun sonuçları ve etkileridir. Moshe Dayan bir keresinde Nakba’yı şöyle tanımlamıştı: “Arap köylerinin yerine Yahudi köyleri kuruldu. Artık Arap köylerinin adını bile bilmiyorsunuz ve sizi bundan dolayı suçlamıyorum çünkü onlar artık coğrafi olarak mevcut bile değil. Yalnızca kitaplarda değil, hiçbir yerde yoklar. Mahlul köyünün yerine Nahalal kuruldu, Jibta yerine Gvat kuruldu, Haneyfa yerine Sarid kuruldu, Tel-Şaman yerine Kfar –Yehoshua kuruldu. Bu ülkede eski Arap nüfusuna ait olmayan tek bir yer bulamazsınız.”
Filistin direnişin başarısı siyonist ‘zafer’lerin yeniden adlandırılması konusunda bir başarı kazandı, dünyanın çoğu yerinde ve sınırlı bir biçimde olsa da ABD’de bile. Dayan’ın sözlerini değiştirirsek; Filistin direnişi ve Filistin’in uğradığı haksızlıklar siyonist zaferlerin ve fetihlerin isimlerini değiştirdi. Pek çoğunuz siyonist zaferlerin adını bilmezsiniz ve sizi bundan ötürü suçlamıyorum. Çünkü daha öncesinde meşru kılınan siyonist tarih kitapları ve propaganda artık hiç de meşru değil. Yalnızca kitaplar değil, Siyonist zaferlerin kendileri de isimleri ile anılmıyor artık. “İsrail bağımsızlık savaşı” yerine Nakba diyoruz. “Yahudi egemenliği” yerine Aparthayd, “Plan Dalet” ya da “Yahudilerin atalarının topraklarına dönmeleri” yerine ise Filistinlilerin sürülmesi diyoruz. “İsrail demokrasisi” yerine İsrail’in kurumsallaşmış ve legal ırkçılığı; “İsrail Arapları” yerine İsrail’in Filistinli vatandaşları, Balfur deklarasyonunda tanımlandığı gibi “Filistin’de Yahudi olmayan topluluklar” yerine Filistin halkı diyoruz. Bu ülkede Filistinlilerin karşı koymadığı ve direnmediği tek bir siyonist zaferden bahsedilemez.
Filistinliler Nakba’ya karşı azimle direndiler-direnmekteler. Ülkelerini terk etmeyi redderek direndiler. Grevlerle, eylemlerle, sivil itaatsizlikle; sanatla, müzikle, dansla; şiirle, tiyatroyla, romanlarla direndiler, direniyorlar. Kendi tarihlerini yazarak, kendi coğrafyalarını belirterek direndiler; yerel ve ulusal davalar açarak, Birleşmiş Milletler’de direndiler. Filistinliler Nakba’ya taşlarla ve silahlarla direndiler, direniyorlar. Filistin halkının direnme hakkının reddedilmesi -ki bu hak uluslar arası hukuk tarafından korunan ve garanti altına alınan bir haktır- yalnızca Filistinlilerin silah kullanmasını reddeden bir tutum değildir, aynı zamanda onların sanatını, kitaplarını, eylemlerini, BM’e başvurmalarını, Filistin tarihini öğretmelerini, Nakba’yı söyleme dökmelerini ve hatta Nakba’yı hatırlayıp hatırlatmalarını bile reddeden bir tutumdur.
19. yüzyılın sonlarından bu yana siyonist stratejisyenlerin planladığı biçimiyle, tüm Filistin’in ele geçirilmesi, tüm Arap nüfusundan arındırılması biçimiyle Nakba halen sürmektedir. Toprak satıp kazanmalar 1880’lerde başladı ve en büyük hırsızlık 1948’te gerçekleşti. Ancak İsrail yine de tüm toprakları ele geçirmeyi başaramadı. Doğu Kudüs ile Batı Şeria’da süregiden toprak mücadelesi aslında süregiden Nakba’nın bir parçasıdır. Siyonizmin Araplar'dan arındırılmış bir İsrail oluşturma planları devam etmektedir. Eğer İsrail uluslararası hukuk uyarınca tüm Filistinlileri sürmeyi başaramazsa, başka bir kurnaz plan geliştirmektedir; sürgün edemediği tüm Filistinlileri bir ayrımcılık duvarının içine hapsetmek -ki kendisi burayı Filistin devleti olarak adlandırmaktadır- İsrail’in tüm Filistinli vatandaşlarını da bu ayrımcılık duvarının içine yerleştirmek. Nihai sonuç duvarların dışında Araplardan arındırılmış bir İsrail olacaktır. Bu Nakba çabaları, Filistin Yönetimi’nin ve Arap hükümetlerinin ABD sponsorluğundaki işbirliği ile devam etmektedir.
500’den fazla Filistin köyünün yıkımı 1948’te değil siyonist fetihi takip eden yıllar içerisinde gerçekleşmiştir. 1880’lerde Filistinlileri topraklarından sürme mücadelesi Kasım 1947’de doruk noktasına ulaşarak devam etmiştir. Siyonist güçlerin 14 Mayıs 1948’ten önce 400 bin Filistinliyi topraklarından sürdüğünü hatırlamak önemlidir. Yüzbinlerce Filistinli 1950’lerde ve 1967 sonrasında topraklarından sürülmüştür. İsrail’i provoke eden, Filistinlilerin varlığıdır. Eğer Filistinliler topraklarından ayrılmayı, Filistin’i terk etmeyi kabul etselerdi, İsrail onlara daha fazla sürgün olmayacağını söylerdi. Tam da burada, siyonizmin sürgünler ve yerinden etmeler konusunda yalnızca Filistinlilere yönelmediğini belirtmek zorundayım. Kurulduğu günden bu yana, siyonizm ve İsrail her zaman dünya Yahudilerine İsrail’e gelmeleri konusunda baskı yaptı. Filistinliler gibi İsrail dışında yaşayan pek çok Yahudi de İsrail’in onları yerinden etme politikalarına karşı durdu. Şimdi, İsrail sınırları dışındaki Yahudileri içeri çekme gücüne sahip konumda değil, ancak halen Filistinliler ne kadar direnirse dirensin onları yerlerinden etme azmine sahip.
Direniş bugündür
Filistin direnişi bugün pek çok cephede aktif durumdadır. İsrail’in içinde yaşayan Filistinlilerin yürüttükleri temel kampanyalardan biri İsrail’in ırkçı yasalarını geri çekmesi üzerinedir. Bu bağlamda pek çok öneri ve belge hazırlanmış durumda. Bu kampanya uluslararası bir düzeye taşınmalı. Birleşmiş Milletler ve diğer uluslararası kurumlar İsrail’in bu ırkçı yasalarının ortadan kaldırılması konusunda sorumluluk üstlenmeli. Bu, 1975’te olduğu gibi slogancı bir biçimde siyonist ırkçılığa çağrı yapılması biçimde değil, İsrail’in kurumsal olarak nasıl ırkçı olduğunun ortaya konulması, uluslararası düzeyde kabul edilmesi ve bu ırkçı yasaların geri çekilmesi için yürütülmesi gereken bir kampanya.
Filistinliler ve Filistin halkının dostları ayrıca, İsrail savaş suçlarına son verene, Batı Şeria ve Gazze’de işgali sona erdirene kadar İsrail ürünlerine yönelik bir boykot çağrısı yaptılar. Bu da şimdiye kadar pek çok kazanım elde eden diğer önemli bir kampanya.
Filistinliler her yerde acı çekmeye devam ediyor. Gazzeliler son yılların en kötü durumunu yaşıyor ve onlar İsrail’in ve İsrail’in Filistinli işbirlikçilerinin kurallarını kabul etmedikleri, demokratik biçimde seçilmiş hükümetlerinin devrilmesine karşı durdukları, Batı Şeria’ya dayatılanların kendilerine dayatılmasını reddettikleri için cezalandırılıyor. İsrail’in savaş suçları tırmanarak sürüyor ve Gazzelerin direnmekten ve azmetmekten başka seçenekleri yok.
Nakba’ya direnerek Filistinliler tüm dünyaya bunun geçmişte kalmış bir olay olmadığını gösterdiler. İsrail’e direnerek, Filistinliler tüm dünyayı Nakba’nın bugünün bir olayı olduğuna tanıklık etmeye çağırdılar ve Nakba’nın geri çevrilebilir bir süreç olduğunu gösterdiler. Ve bu, İsrail’in ve siyonist hareketi çığırından çıkaran bir durum oldu. İsrail’in Filistin’i sömürgeleştirerek, tüm Filistinlileri sürerek, tüm Yahudileri kendi kolonisinde toplayarak bu görevini tamamlayamaması, projesinin bugün de sürmesine neden oldu.
İsrail bu durumu kendini kurban edilmelerinin meşruiyetini reddeden kendi kurbanlarının kurbanıymış gibi gösterme projesi olarak kullanırken, aynı zamanda bu projenin her zaman tersine çevrilebilir olduğunu da kavradı. İsrail’in Filistin halkına yönelik zalimliği onun Filistin halkının direnişinin sömürgeci projeyi tersine çevirebilecek güçte olduğuna inanmasından kaynaklanmaktadır. İsrail için sorun teşkil eden geçmişte Arap nüfusuna sahip olmayan tek bir yer bulamaması değil, aynı zamanda bugün de sanal “Yahudi devleti”nde Arap nüfusuna sahip olmayan bir yer olmamasıdır.
Nakba’nın kesinlikle tamamlanmamış bir süreç olarak kalmasının nedeni, Filistinlilerin Nakba’nın bir ‘mankubin’e dönüşmesine karşı direnişleridir. Ve dolayısıyla bu yılki anmalarda yalnızca Nakba’nın bir yılına daha değil, direnişin de bir yılına daha tanıklık ettik. Filistinlilere Nakba’yı tanımalarını öğütleyenler, Nakba’nın dizginsiz zalimliğinin sürmesine de izin vereceklerdir. Filistinliler tüm bunları çok iyi bilmektedir. Nakba’yı sona erdirmenin tek yolu, Filistinlilerin ısrar ettiği gibi, ona direnmeye devam etmektir.
*Joseph Massad, New York Colombiya Üniversite’sinde Arap Politikaları bölümünde yardımcı professör olarak görev yapmaktadır. Makale ilk kez Al-Ahram dergisinde yayınlanmış, www.electronicintifa.net adresinden alıntılanarak çevrilmiştir.