Lamis Andoni*
Mısır’da gerçekleşen Dünya Ticaret ve Ekonomi Forumu’nda ABD Başkanı George Bush’un Knesset’teki (İsrail Parlamentosu-ç.n) konuşmasına ilişin Arap öfkesini bastırmak için yaptığı konuşma, çok geç kalmış ve aciz bir konuşmaydı.
Bush, üç gün önce İsrail’in 60 kuruluş yıldönümüne ilişkin İsrail parlamentosunda yaptığı konuşmada, İsrail’in kuruluşu için “İbrahim’e, Musa’ya ve Davut’a verilen eski ahitin kefareti ve seçilmiş halk için bir anavatan” demişti.
Bush, İsrail’in kurulmasını İncil’e dayandırarak, kuruluşuna ilahi bir kutsallık atfetmiş ve Filistinlilerin tüm hikayelerini, haklarını tarih dışına atmıştı.
Hiç de şaşırtıcı olmayan bir biçimde, kimi aşırı sağcı Knesset üyeleri, Bush’u “Başbakan Ehud Olmert’ten daha siyonist” olduğu için selamlamışlardı.
Onların bakış açısına göre, Olmert ve diğer liderler “vaat edilmiş topraklar”ın bir parçasından ödün verirken, Bush biyonist düşleri destekliyor ve koruyordu.
Dürüst arabulucu mu?
Bush’un bu sözleri, Filistinlilerin kolektif ruhunda kendi sürgünlerini hatırladıkları bu günde önemli ve derin bir yara açtı.
Ayrıca, ABD’nin gerçekten ‘dürüst bir arabulucu’ olup olamayacağı konusunda da şiddetli eleştiriler getirdi.
Ancak, Bush’un İsrail yanlısı tutumu yeni değildi, Arapları ve Filistinlileri şaşırtmadı.
Onun Filistin tarihini tümüyle reddi ve siyonist bakış açısını hiç sorgulamadan kabulü, gelecek kuşaklar içinde de yankı bulacaktır.
Siyonist anlatının, üstüne üstlük bu anlatının en radikal biçimlerinden birini kabulü, Filistin mücadelesinin özüne karşı bir darbeydi, kendi anavatanlarınının kolektif hafızası için savaşa karşı bir darbe idi.
Çağdaş Filistin kurtuluş hareketini ortaya çıkaran politik ve askeri mücadeleyi alevlendiren bu savaştır.
Filistin hafızasının temelini oluşturacak biçimde yeniden ve yeniden anlatılan Nakba’nın, İsrail’in kuruluşunun anlatımıdır.
Nakba, “Büyük Felaket” ilk kez Konstantin Zureyk tarafından kullanılmış ve yıllardır mülksüzleştirilen, sürgün edilen Filistinlilerin zihninde ve dillerinde çınlamıştır.
Filistinliler bakımından, İsrail’in kuruluşu yerlerinden edilme ve sürgün kadar bildikleri anlamı ile yaşamın da sona ermesidir.
Sürgüne gidenler için hiçbir yere ait olamama anlamına gelen Nakba, kalanlar içinse yabancılaşma anlamına gelmiştir.
Dünyanın en büyük süper gücünün lideri Bush, Filistinlilerin kayıplarını reddettiği zaman, onların geçmiş ve geleceklerini de reddetmiş oluyordu.
Onların geçmişlerini görmezden gelerek, Filistin devleti hakkındaki sözlerini de İsrail nasıl uygun görürse değiştirebileceğini göstermiş oluyordu.
"Boş/Ahmakça sözler”
Daha belirgin bir şekilde, onun Filistin tarihini reddi, sözlerini boş hale getirdi. Sadece Bush, Beyaz Saray dönemini tamamladığı için değil. Konuşması, devletin inşa edileceği var sayılan topraklara yönelik İsrail yayılmacılığını gemle niyetinde olduğunu gösteren hiçbir veri sunmadığı için de.
Siyonist düşleri onurlandıran sözlerinde Bush, İsrail işgalinin gerçeklerinin tümünü göz ardı etti ve tüm Filistin topraklarının vaadedilmiş topraklar olarak ortaya koydu.
Sözde müzakere süreçlerinin politikalarına ters olmasının yanı sıra, Bush burada çok ciddi bir gaf daha yaptı.
Onun cümleleri, genç Filistinlilerin kendi tarihlerini, bakış açılarını ortaya koymaları için bir katalizör görevi de görecektir.
Bush’un farkına varmadığı şey, bu yeni neslin, onun cümlelerini İsrail’in Filistin hafızasını silmek için uyguladığı sistematik ve kapsamlı çabaların bir uzantısı olarak değerlendireceğidir.
İsrail’in, İsrail içinde kalan 500’den fazla köyü yakıp yıkması –ki bu köyler parklara ya da başka alanlara çevrildikten sonra isimleri değiştirilmiştir-, toprak işgalinin süre giden durumu ve Yahudi yerleşimciler, Doğu Kudüs ve Batı Şeria’da olanların tümü İsrail tarihçisi İllan Pape’in ‘memorycide’ (‘bellek-kıyım’; ingilizce memory: bellek/hafıza ve genocide: soykırım sözcüklerinin birleştirilmesi ile oluşturulmuş sözcük -ç.n.) olarak adlandırdığı eylemin birer parçasıdır.
Bu konuşmasıyla Bush İsrail tarafından uygulanan bu bellek-kıyımın altına imza atmış oluyordu.
Kültürel Direniş
Ancak Bush’un cümleleri direniş ile karşılanacaktır, silahlı bir mücadele ile değil ama, Filistinlerin anılarının silinmesine karşı yükselen mücadeleleri ile karşılanacaktır.
İronik olarak, bu yeni kültürel direniş dalgası uzun süreli İsrail işgalinin bir sonucu değil, ancak yenilgiye uğrayan sözde Ortadoğu ‘barış süreci’nin bir sonucudur.
Kültürel direniş, pek çok Filistinlinin sürecin yalnızca Filistin topraklarının dereceli olarak parçalanmasını ve sonuçta Filistin varlığının parçalanmasını değil, aynı zamanda Filistin halkının nerede ise üçte ikisinin görüşmelerin dışında bırakılmasını getirdiğini kavramaları ile Oslo anlaşmalarının 1993’te imzalanması ile başladı.
Nakba’nın ellinci yılı etkinlikleri, Filistin belleğinin tazelenmesi, yenilenmesi ve korunması bakımından yeni bir dalga yarattı ve tahmin edilenin üstünde bir alana yayıldı.
Yıkılan köylerin isimleri yeniden anılma, dünya çapında açılan sergilerde kilimlerin üzerine nakşedilmeye başlandı.
2000'lerle birlikte, Filistinli mültecilerin geri dönüş hakkını savunan hareket mülteci kamplarında çıkarak Ortadoğu’ya ve ABD’ye yayılmaya başladı.
"Dayatılan unutkanlık"
Oslo anlaşmalarında ve onu izleyen süreçte Filistinlilerin yok sayılması onların kendi tarihlerini kendileri yazma isteğini ateşledi.
Sözlü tarihin kayıt altına alınması, yazılı belgeler, edebiyat, filmler, şarkılar ve sanatın tüm biçimlerini kullandılar ve Arapça’yı çok az konuşabilen göçmenlerin çocukları dahi bu dayatılan unutkanlığa karşı direnişin bir parçası oldu.
Ancak onlara kolektif hafızanın bir direniş biçimi olarak önemini asıl olarak gösteren 2000 Camp David görüşmeleri idi.
Bill Clinton tarafından desteklenen İsrail Başbakanı Yehud Barak’ın “cömert önerisi” bir dönüm noktası idi.
Gerçek bir egemenlikten azade biçimde Batı Şeria ile Gazze Şeridi’nde sınırlı alanlarda bir varlık öneren Barak’ın karşısında, Filistin ulusal ve tarihsel hakları için mücadelede geleceği belirleyecek olanın Filistinlilerin kendi bilinçleri ve tarihleri için savaş olduğu ortaya çıktı.
Camp David görüşmelerinde, Clinton İsrail tarafını ve İsrail’in Filistinlilere kendi sınırlarını, kendi göklerini, kendi sularını, bastıkları toprağı dahi kontrol etme hakkı tanımayan sınırlı topraklar verilmesini destekleyecekti.
Diğer bir deyişle, İsrail işgal altındaki topraklardan geri çekilmeyi değil, kimi ‘imtiyazlı topraklar’ oluşturmayı öneriyordu.
Tüm bunların farkına varmak, Filistinlilerin kendi kaderini tayin bilinci noktasında bir patlama yarattı.
Pek çoğu, tüm bunların onların kimliklerini ve tarihlerini tehdit eden bir sürecin sonucu olduğunu kavradı.
Ve Bush şimdi seleflerinden çok daha ileriye giderek daha önce hiç yapılmamış bir hakareti dile getirdi.
İsrail’in kuruluşunu kutlayarak Bush, Filistinlilerin geçmişini ve hatta bugünlerini bile reddetmiş oldu.
*El-Cezire Ortadoğu analizcisidir.