1 Mayıs 2008’e dikkatli bakın. Orada güçlü bir hareket göreceksiniz. Bir kitle hareketi. Politik karakterde bir hareket. Daha büyük hücum dalgalarını ateşleyen bir hareket. Bu, Taksim Hareketi’dir. Odağında –siyasal değeri çok yükselmiş bulunan- Taksim mevzisinin bulunduğu 1 Mayıs 2008 çarpışması, pek çok şeyin artık eskisi gibi olmayacağını gösteren belirgin işaretlerle yaşandı ve sürüyor.
İşçi sınıfı ve ezilenler için yeni tipte kitle hareketlerinin mağma yatağı, devrimci kuvvetler için sert ve seri sokak savaşları mantığına uygun enstrümanları, taktik planları ve önderlik zihniyetini geliştirme zorunluluğu, sendikal hareket için kaçınılmaz iç saflaşmaların tabiatına göre konumlanma ihtiyacı, faşist rejim için lokal kent ayaklanmalarına karşı hazırlık provası, burjuva-gerici AKP hükümeti için sonun başlangıcı olarak özetlenebilecek bir anlam yoğunluğuyla şekillenen Taksim Hareketi, uzun soluklu olmaya adaydır ve toplumsal muhalefetin saldırıya geçiş sürecini temsil eden devrimci dinamikler arasındadır. Çünkü Taksim, sadece Taksim değildir; 1 Mayıs sadece 1 Mayıs değildir.
Ağırlık merkezinde Taksim’in bulunduğu 1 Mayıs kitle hareketi, öyle bir alaşımdır ki, 1 Mayıs’ın ve Taksim’in ayrı ayrı taşıdığı anlamlardan çok daha fazlasını ifade ediyor. 2007 1 Mayısı’ndan itibaren birikmeye başlayan ve 2008 1 Mayısı’nda bir üst düzeye ulaştığı görülen işçi-emekçi hareketi ile faşist rejimin Taksim’de düğümlenen irade ve kararlılık çarpışması, tam da sınıf mücadelesinin güncel, konjonktürel görünümüdür. Taksim herhangi bir mevziden çok öte, “iktidar”ı simgeliyor ve faşist diktatörlük iktidarını işte böyle devlet terörüyle koruyabiliyor. 1 Mayıs, herhangi bir eylem günü olmanın çok ötesinde, uzlaşmaz iki sınıfın, proletarya ile burjuvazinin, 'ayak'lar ile 'baş'ların, emek ile sermayenin yalın ve çıplak çarpışmasına dönüşüyor ve burjuva sınıfı, ayrıcalıklarını işte böyle savaş düzeniyle koruyabiliyor. Bakmayın TÜSİAD’ın, holding medyasının, diğer düzen partilerinin fırsatçı refleksle AKP Hükümeti’ne yüklenerek “işçi hakları”ndan söz etmelerine! Onlar, bu güçlü kitle dalgasını, ipini çekmek istedikleri AKP’ye karşı kullanmanın telaşındalar. Yoksa AKP Hükümeti’nin devlet politikasını uyguladığına, işbirlikçi tekelci burjuvazinin istediği gibi davrandığına kuşku yoktur. Başbakan “ayaklar baş olursa” derken, burjuva sınıfın kıyamet korkusunu dillendirmiyor muydu?
Hükümet sözcüleri, “Taksim’de ısrarın anayasal düzene başkaldırı”yla özdeş olduğunu haykırırken, devletin ve rejimin bakış açısını özetlemiyorlar mıydı? Polis ve jandarma, İstanbul’un bütün önemli merkezlerini adeta NATO Vadisi’ni savunur gibi işgal altında tutarken, faşist rejimin bütün odaklarının ve burjuva sınıfın tüm kanatlarının ayaklanma korkusunu ortaya koymuş olmadılar mı? Bankaları, holdingleri, büyük alış-veriş merkezlerini, orduya ve polise ait kurumları özel bir hassasiyetle korumanın anlamı çarpıcı değil midir? Bir yanardağın üstünde oturduklarını biliyorlar. Gelmekte olanı, başlamış olanı görüyorlar. Taksim onlar için, mali değeri 2 katrilyondan fazla, politik değeri anayasal düzenle eş, askeri değeri kaleye bedel bir iktidar alanıdır. İşçi sınıfı ve ezilenler için ise yasaklara hücum etmenin, mevzi koparmanın, hak almanın, hesap sormanın, kenetlenerek büyümenin, yeni bir yol açmanın özü özetidir, Taksim.
Şehirler arası bir özellik de kazanarak genelleşen, 1 Mayıs’ı ezenler ile ezilenler arasındaki çarpışmanın dikkate değer ekseni durumuna getiren, işçi sınıfı ve emekçi milyonların hak alma ve mevzi koparma temelindeki eylem gücünü ateşleyen, kitle şiddetinin çeliğine su veren, toplumsal muhalefetin değişik parçalarını birbirine yakınlaştıran, sendikal kesim ile devrimci kuvvetler arasında pozitif temas imkânları yaratan Taksim Hareketi büyüyecektir. Taksim Hareketi’nin 1 Mayıslardan 1 Mayıslara Taksim meydanını zorlamakla sınırlı kalmadığı, geçen yıldan bugüne görüldü. Bu hareket, geçen yıldan bu yana nasıl ki Hava-İş, Telekom, Novament, Tuzla gibi önemli grev ve direnişlerin yolunu açtıysa; 2008 1 Mayıs’ında kazandığı daha gelişkin düzeyiyle ezilenlerin hareketine tempo ve atak gücü kazandırmaya devam edecektir.
Anti-şovenist bir aşılanma sağlanabildiği ölçüde, Kürt ulusunun demokratik talepleriyle işçi sınıfı ve emekçi kesimlerin taleplerini buluşturan bir nitelik kazanabildiği oranda, işçi sınıfı hareketi ile sosyalist hareketin ayrı kanallarda akan yapısal zaafını giderme olanaklarını da ortaya çıkartabilecektir.
Taksim Hareketi; kitle hareketinin yeni bir kanalıdır. Hrant Dink’i uğurlama ve anma süreçlerinde somut görülen anti-faşist/anti-şovenist kitle hareketi, Kürt halk direnişinde somutlaşan büyük anti-sömürgeci kitle hareketi, geçen yılın Taksim çarpışmasıyla yeni bir çehre kazanarak önemli işçi grev ve direnişlerinin gücüyle SSGSS’ye karşı mücadele deneyimiyle de büyüyüp nihayet 2008 1 Mayıs saldırısını örgütleyen politik kitle hareketi... Bunlara emperyalist savaşa karşı zaman zaman gelişip zaman zaman geriye çekilen kitle hareketi ile emekçi semtlerinde yıkımlara karşı gelişen kitle hareketini de eklemek gerekir. Demek ki, kitle hareketi birçok koldan gelişmekte, yeni kanallar açmakta ve büyüme olanaklarını güncellemektedir.
Bilinçli bir vurguyla Taksim Hareketi olarak tanımladığımız ve fakat başka biçimlerde de geliştiği, gelişebileceği göz önünde bulundurulması gereken işçi-emekçi hareketi, güçlü antikapitalist bir bilinç ve eylem gücüne hızla evrilme yeteneğine sahiptir. Politik kriz gerçekliği ile ekonomik kriz tehdidinin üst üste bindiği koşullar altında, işçilerin, işsizlerin, emekçi kadınların, semt gençliğinin bu hareketi patlamalı ve sıçramalı şekilde dalga dalga büyütecekleri açıktır. Kıtlık ve kuraklık tehlikesi baş göstermektedir. Hak gaspları artmıştır. İşsizlik ve yoksulluk büyümektedir. Bu taze konjonktürün, yükselmekte olan bir emekçi hareketine büyük itilim kazandıracağı kesindir.
İşte burada, çok önemli bir başka olguya, son birkaç yılın peyderpey, 1 Mayıs 2008’in ise iyiden iyiye ortaya koyduğu olguya bakılmalıdır: Kitle şiddeti olgusuna!
Ankara’da susuzluğa isyan eden halkın öfkesinde görüldü. İstanbul Şifa’da, Başıbüyük’te ve Bursa’da emekçi semtlerin yıkımlara karşı kararlılığında görüldü. 2007 ve 2008 Taksim çarpışmalarında görüldü: Kitle hareketi, sokak savaşının mantığı ve yasalarının devrede olduğu bir mücadele hattında gelişip kazanımlar elde edebilir.
2008 1 Mayıs’ında devletin Taksim’de geliştirdiği kale savunması ve Avrupa yakasını NATO Vadisi’nde uyguladığından daha büyük bir devlet terörüyle tutarak adeta iç savaş provası yapması, elbette burjuvazinin de sokak savaşlarının ekonomik kriz koşullarında yeni patlamalarla değişik çap ve nicelikte şehir ayaklanmalarına dönüşebileceği öngörüsüne dayanıyor. Burjuvazi ve faşist iktidar, bu ‘kıyamet tehlikesi’nin an meselesi olduğunu düşünmekte haksız değildir. Nitekim 2008 1 Mayısı’nda İstanbul’da, o dizginlerinden boşanmış devlet terörüne rağmen 10'lu, 100'lü, 1000'li gruplar halinde başlıca noktalarda Taksim surları ısarla dövülmüş, kitle hareketinin karalılık ve militanlığı çok somut yansımıştır.
Doğal bir toplanma merkezi ve direniş üssüne dönüşen DİSK’ten Taksim’e doğru yürüyüşün gerçekleşememiş olmasını da doğru okumak gerekir: Bunu ‘sendikal ihanet’,’eylemin satılması’ biçiminde değerlendirmek, hem politik çiğlik olur, hem de hareketin doğasını veya diyalektiğini kavrayamamak...
Açıktır ki, kendine yol açabilmesinin tek biçimi kitle şiddetini ve barikat savaşını örgütlemek olan politik karakterdeki bir kitle hareketinin önderliğini, o andan itibaren sendikal bir önderlik yapamazdı. Devletin ‘sınır uçları’ açığa çıktığı gibi, DİSK, KESK ve TÜRK-İŞ’e bağlı bazı şubeler şahsında esasen kararlı bir irade sergileyen sendikal önderliğin de doğal ‘sınır uçları’ açığa çıkmış, görülmüştür.
Sert bir politik hareketin önderliğni sendikal öznelerden değil, devrimcilerden beklemek gerekir. Bu çerçevede devrimci öncünün de ‘sınır uçları’nı görmek ve o sınırı aşmanın güncel politik değerine vurgu yapmak önemlidir. Nitekim elindeki bayrağı polise doğru sallayarak meydan okuyan, Taksim’e ulaşabilmek için barikat barikat faşist bariyerlere akın eden cüretin ve iradenin çocukları, bu sınırı aşmaya aday olduklarını ilan etmiş oluyorlar. Militanlığı, kararlılığı, hücum ruhunu, yeni durumun gerektirdiği taktik plan ve mücadele konseptiyle birleştirerek NATO dönemindeki açıyı ve pratiği geliştirmek, o sınırı aşmak olacaktır.
Öyleyse durmayın; inancın zirvesinde, kararlılığın doruklarında, militanlığın gök kubbesinde, Deniz olun, Mahir olun, İbo olun; bu kuvvetli eylem dalgasının yelesine sıkıca tutunun, ve kamçılayın tarih atını.
* Ezilenlerin Sosyalist Alternatifi Atılım Gazetesi'nin 208. sayısında yer alan Başyazı köşesidir.