12 Mart 1971 yılında Türkiye’de askeri bir darbe gerçekleştirilir. Amaç, yükselen sol muhalefeti ezmek emekçilerin ileri yürüyüşünü durdurmak, sosyalizme geçit vermemektir.
12 Mart 1971 yılında Türkiye’de askeri bir darbe gerçekleştirilir. Amaç, yükselen sol muhalefeti ezmek emekçilerin ileri yürüyüşünü durdurmak, sosyalizme geçit vermemektir.
1972 yılında, cuntanın yönetime gelişinden sonra başlayan bastırma hareketinin en karanlık günlerine tanıklık edilir: Cezaevleri aydın ve devrimcilerle doludur. Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan idama mahkûm edilirler. Cezaları Askeri Yargıtay tarafından onanır. İşte tam bu sırada, aralarında Mahir Çayan, Cihan Alptekin, Ulaş Bardakçı, Ömer Ayna’nın bulunduğu bir grup devrimci, İstanbul Maltepe Askeri Cezaevi'nden tünel kazarak kaçarlar. Amaçları bir yolunu bulup Denizleri kurtarmaktır.
Cunta yönetimi bu cüret karşısında çılgına döner. İstanbul ev ev aranır. Artık kontrgerilla operasyonları gündemdedir. İşkence için hizmete açılan Ziverbey Köşkü’nün tezgâhları tam kapasite çalışmaya başlar. Artık CIA teknikleri uygulanmaktadır. MİT Kontr-terör Dairesi Başkanlığından emekli güvenilir gladyocu Mehmet Eymür arkadaşı Hiram Abas’la birlikte yürüttüğü mesaiyi, Analiz adını verdiğini anılarında anlatır. İşkence altında alınan ifadelere dayalı bir yakalama süreci başlatırlar.
Ulaş Bardakçı, bir ev baskınında çıkan çatışmada ölür. Ziya Yılmaz ağır yaralı olarak yakalanır. Orhan Savaşçı ve arkadaşları tutuklanır. Ankara’da Koray Doğan öldürülür ve Oğuzhan Müftüoğlu tutuklanır. Bu koşullarda Mahir Çayan ve Ertuğrul Kürkçü, THKO üyeleri Cihan Alptekin ve Ömer Ayna ile birlikte, Doğu Karadeniz’e doğru yola çıkarlar. Burada THKP-C'nin kitle ilişkileri gelişkindir. Bir makarna kamyonunun yükleri arasına gizlenerek Fatsa’ya gelirler. Ve Yapraklı Köyü'nde Ahmet Atasoy'un bir yakınının evine yerleştirilirler. Fatsa'ya yerleştikten sonra hakkında daha önceden bilgi sahibi oldukları Ünye’deki NATO dinleme üssüne karşı bir eylem planlarlar. CHP'nin Deniz Gezmiş, Yusuf Arslan ve Hüseyin İnan'ın idam cezalarının yerine getirilmesine ilişkin TBMM kararına Anayasa Mahkemesi'nde yaptığı itirazın sonucu beklenmektedir. Ancak idamları önleyecek başka hiçbir yasal yol kalmadığına kanaat getirilir. Üsteki İngiliz görevlilerin rehin alınmasına karar verirler. Sıkıyönetim komutanları idam sehpalarının hazırlandığını söylemektedirler. Sinan Kazım Özüdoğru, Sabahattin Kurt, Saffet Alp ve Ömer Ayna ise Kızıldere Köyü muhtarının evinde kalmaktadır. 26 Mart '72’de, NATO dinleme üssünde görevli 3 İngiliz teknisyenini kaçırırlar. Mahir Çayan, Cihan Alptekin, Ertuğrul Kürkçü, Hüdai Arıkan, Ertan Saruhan, Ahmet Atasoy ve Nihat Yılmaz, İngilizlerin aracıyla Kızıldere Köyü'ne doğru yola çıkarlar.
Teknisyenleri kaçırdıktan sonra: "Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı, Parlamentosu ve Hükümetine" başlıklı bir bildiri postalarlar. Bildiride:
"Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı, Parlamentosu ve Hükümetine
1972’nin Türkiye’sinde tek bir yurtseverin, öncü savaşçının, oligarşinin ipiyle hayatına son verilmek istenirse, bu İngiliz ajanları da halkın devrimci öncülerinin, kurşunlarıyla yok olacaklardır. Dünya halklarının baş düşmanı Anglo-Amerikan emperyalizminin askeri örgütü olan NATO’da görevli bu İngiliz ajanlarının hayatlarına karşılık şartlarımız açıktır:
1-İnfazlar derhal duracak,
2-Hiçbir devrimci ve yurtsever asılmayacaktır.
3-En çok 48 (kırk sekiz) saat içerisinde bu konuda Türkiye radyolarından infazların durdurulduğu hakkında yayın yapılması şarttır.
Bu şartlar yerine getirilmediği taktirde, kesin olarak bu İngiliz ajanları kurşuna dizilecektir..." denmektedir.
Kızıldere Köyü'ne tırmanan toprak yolun başında Ertan Saruhan ve Nihat Yılmaz'dan ayrılan grup, rehinelerle birlikte arkadaşlarıyla birleşmeye giderlerken Ertan Saruhan ve Nihat Yılmaz da aracı uygun bulacakları uzak bir yerde terk ederek Ankara ya da İstanbul'a gitmekle görevlendirildiler.
27 Mart 1972 gecesi yanlarında rehineleriyle birlikte, arkadaşlarının da kalmakta olduğu Kızıldere Köyü Muhtarı Emrullah Aslan’ın evine ulaşırlar. 27 Mart 1972 sabahı, İngiliz görevlilerin evine gelen hizmetlinin durumu polise bildirmesi üzerine, bütün bölgede geniş çaplı aramalar başlar. Bu arada devlet güçleri işkencecileriyle birlikte Fatsa’ya gelmişlerdir. Her zamanki şüpheliler toparlanır. Kızıldere Köyü'ne ilk giden grubun bağlantılarını kuranların ele geçmesi ile başlayan süreçte 29 Mart 1972 günü muhtarın evi tespit edilir.
Nihayet aynı gün, Niksar İlçesi girişinde Ertan Saruhan ve Nihat Yılmaz'ın bıraktıkları araba bulunur. Durumu değerlendiren iki arkadaş İstanbul ya da Ankara'ya gitmek yerine geriye Kızıldere'ye dönmeyi daha güvenlikli bulurlar. 30 Mart 1972 sabah 05.00 sıralarıdır. Bir subay ve bir astsubay muhtarın evinin kapısını çalar. Muhtara bakması askerlerin neden geldiğini öğrenmesi söylenir. Muhtar, askerlerin eline önceden hazırladığı ihbar mektubunu sıkıştırır.
İçişleri Bakanı Ferit Kubat, Jandarma Genel Komutanlığında görevli Tuğgeneral Vehbi Parlar, Ankara Merkez Komutanı Tevfik Türüng, Ünye’dedir. Bölge, havadan ve karadan ablukaya alınır. Evin ve köyün etrafı sarılır. Mahir Çayan, Ertuğrul Kürkçü, Sinan Kazım Özüdoğru, Hüdai Arıkan, Ertan Saruhan, Saffet Alp, Sabahattin Kurt, Nihat Yılmaz ve Ahmet Atasoy ile THKO mensupları Cihan Alptekin ve Ömer Ayna isteklerinin yerine getirilmesini talep ederler. Değilse sonuna kadar çarpışmayı kararlaştırırlar. Yapılan "Teslim ol" çağrılarını reddederler.
Öğleden sonra saat 14.00 sularında İngilizlerin kendilerine çatıdan gösterilmesi ve kendileriyle konuşturulması talep edilir. İngilizleri gösterip konuştururlar. Muhtarı ve çocuklarını evden çıkartırlar. Eymür, “Faşist yönetimin muhtarını ve ailesini serbest bırakıyoruz” dediklerini söyler. Muhtarın bize kendini kurtarmak için ihbarda bulunduklarından haberleri olmadı, diye anlatır. Marşlar söylemekte, sloganlar atmaktadırlar. Kısa bir süre sonra içlerinden birinin çatıya çıkması ve görüşme yapılması isteğine uyarak çatıya çıkan Ertuğrul Kürkçü, Mahir Çayan, Cihan Alptekin ve Saffet Alp görüşmek üzere beklerlerken, ansızın üzerlerine önce tek tek, daha sonra çevredeki makineli tüfek yuvalarından yaylım ateşi açılır. Mahir Çayan başından vurularak hemen ölür. Eymür, “Pilotlar gelip evin üstünde yükselerek uçağın tazyiği ile evi çökertebileceklerini ve o kargaşada rehinelerin kurtarılıp teröristlerin bir kısmının sağ olarak yakalanabileceğini söylediler. Bu öneri üzerinde tartışırken bir cayırtı koptu” diye yazar. Saat 14.30 sıralarıdır. Bu arada helikopterle evin arkasına indirme yapılmıştır dediğine göre. Başlayan toplu tüfekli uçaklı bir saldırıdır aslında. Cihan Alptekin karnından yaralanır. Ertuğrul Kürkçü evin arkasından sahanlığa girilen ikinci girişi tutmaktadır. İçerdekilerin bir bölümü ölür. Ertuğrul Kürkçü evin bitişiğindeki samanlığa geçerek saklanır.
Eymür, durumu, “Eve gittik. Manzara korkunçtu. Birçoğu elinde patlayan el bombaları ile parçalanmıştı. Saffet Alp henüz yaşıyordu. Ancak el bombası karnını parçalamış ve organları dışarı çıkmıştı. Birkaç dakika sonra öldü Koridor ceset doluydu. Çatıya çıkan merdiven altında üç İngiliz elleri arkadan bağlı ve birbirine yaslanmış vaziyette duruyorlardı. Hepsi de başlarından vurularak öldürülmüşlerdi. Fotoğraflarla durumu tespit ettik” diye anlatır. Uzaktan roketlerle bombalarla alınan bir sonuçtur bu. Ancak en azından Saffet Alp’in sağ olduğunu Eymür de kabul etmektedir.
Nihat Erim, YKY tarafından basılan günlüklerinde bu olayı aktarırken "yaralıların da öldürüldüğü" anlamına gelen şu cümlelere yer vermiştir: "Akşam saat 18.00'de Memduh Tağmaç (Dönemin Genelkurmay Başkanı) telefon etti. Hepsi ölü olarak ele geçmiş. Saat 16.30'da nasihatin etkisi olmadığını, devamlı bomba ve silah attıklarını görünce, jandarma da ateş açmış. Eve sokulup girmişler, İngilizleri ölü bulmuşlar, ötekilerden sağ kalanları öldürmüşler." Kısaca gerçek devrimcidir. Yaralıların öldürüldüğü, dönemin Başbakanının ağzından itiraf edilmiştir!
Böylece; tıpkı Mustafa Suphi ve yoldaşlarına 1921'de yapıldığı gibi devrimci hareketin önder kadroları bilinçle ve toptan yok edilir. O eylemden bir tek Ertuğrul Kürkçü sağ olarak kurtulur. O da 17 yıl cezaevinde yatar. 30 Mart 1972’den 36 gün sonra, 6 Mayıs 1972 tarihinde Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan idam edilirler. Mahir'lerin öldürülmesi ve Deniz'lerin idamı, Türkiye'nin siyasi tarihi içinde önemli dönüm noktalarından birisi olmuştur. Ve nihayet, 1973 yılında İbrahim Kaypakkaya’nın işkencede katli ile bir devrimci önderler kuşağı yok edilir. Bizse onların ölümsüzlüğe sürüldükleri her yıl dönümünde dimdik ayakta, barut ortasında olduklarını haykırırız hep aynı inatla. Devrimler sürdükçe öyle olacaklardır.
Bu alma ve verme üzerine kurulu mülkiyet dünyasında ortakça bir dünyanın ortakçı insanlarıdır onlar. Hayatı paylaşmayı, acıyı bölüşmeyi, sevinci büyütmeyi ölümün yüzüne ağız dolusu gülmeyi biliyorlardı. Kısaca hayatı seviyorlardı. Dayanışma ve paylaşma gerçek devrimci erdemlerdir. Devrimci dayanışma duygularıyla doluydular. Hiç duraksamadılar. Sevdikleri için ölerek gösterdiler sevgilerini. Siper yoldaşlığından öte bir şeydi yaptıkları. Bu çıkarsız ortaklaşma, dayanışma, paylaşma ve kararlılık, onlardan bize kalan en büyük miras oldu. Şimdi duraksamayanların geleneğine en çok ihtiyaç hissettiğimiz bir dönemden geçmekteyiz. İşimizin bir yanı değiştirmekse diğer yanı dayatmak ve diretmektir biliyoruz. İsyanı ve inadı paylaşımla güçlendirmeliyiz. Gelenekten geleceğe yürümeliyiz. Birer birer değil çoğala çoğala yürüyebileceğimizi gösterdiler onlar geleceğe. Yoldaşlık ve dayanışma için ölüme gözü kapalı gitmeyi sıradanlaştıran bir önderler kuşağıydılar. O büyük yaşama türküsünü hep birlikte söylemeyi öğrendiğimizde düş gerçek olacak, paylaşmak yaşamak. Anıları mücadelemize önder olsun.
* Yazarımız Işık Kutlu'nun gazetemizin 202. sayısında yayınlanan Ortakça köşesidir.