Hekimlerin mesleki sorunları gittikçe artıyor, sağlık emekçileri gibi önemli hak gasplarına uğruyor. Ama, olumsuz çalışma ortamlarının katkısı ile hedef tahtası haline de getiriliyor. Özellikle acil servisler, yoğun bakım üniteleri başta olmak üzere hekimler neredeyse her gün şiddete maruz kalıyor. Doktorlar, bu yüzden son yıllarda hem yaşamlarını savunmak hem de halkın parasız sağlık hakkını savunmak için mücadelede daha çok sağlık emekçileri ile omuz omuza veriyor. Hatta zaman zaman sağlık emekçilerine önderlik ediyor. Hekimler paran kadar sağlık ve mezarda emeklilik dayatması SSGSS yasa tasarısı karşıtı mücadelenin bileşenlerinden biri. Aynı zamanda 1 Mayıs'ın önemli aktörü...
TTB Merkez Konseyi Üyesi Dr. Ali Çerkezoğlu'na hekimlerin mücadelesini, SSGSS mücadelesini ve 1 Mayıs hazırlıklarını sorduk. Çerkezoğlu, SSGSS için “Yürütülen mücadele, çok önemli deneyimler barındırıyor. Ancak emek örgütlerinin bu süreci örgütlemede zafiyet gösterdiği de çok açık görülmüştür. Bunların aşılması yine ancak eylemlilik içinde olacaktır” dedi. Genel grev genel direniş için bir önderlik boşluğu olduğunu ifade eden Çerkezoğlu, 2008 1 Mayıs'ı için ise şöyle konuştu: “Taksim, tartışmasız 1 Mayıs alanıdır. Türk Tabipler Birliği de orada olacaktır. 2008 1 Mayıs'ı önümüzdeki dönemin toplumsal muhalefetinin nasıl bir karakter taşıyacağını göstermesi bakımından önemli bir gündür.”
Taksim, tartışmasız 1 Mayıs alanıdır
2007 1 Mayıs'ından bu yana, işçi hareketinin yükselen bir grafiği söz konusu. Hava, Novamed, Telekom, Tuzla tersaneleri grevleri. 2007 1 Mayıs Taksim zaferi, bu hareketlerin ateşleyicisi olmuştur denebilir mi? 2008 1 Mayıs'ı nasıl bir rol oynayabilir? 1 Mayıs, sınıf hareketindeki bu canlanmanın doruğu ve yeni bir mücadele atılımı olabilir mi?
2007 1 Mayıs'ındaki Taksim'e çıkışın, toplumsal muhalefet güçleri açısından bir tesadüf olmadığını düşünüyorum. O zamana kadarki birikim, kararlılık 1 Mayıs'ı doğurmuştur. Aslında neoliberal saldırganlık dalgasının balayı dönemi bitmiştir. Bunu gerek sağlıkta, gerek her türlü alanda özünü, daha düşük ücretle, daha esnek, daha yoğun çalıştırarak daha az hak vererek, başta eğitim, sağlık, enerji olmak üzere her şeyi paralı hale getirerek, sürekli, dolaylı, doğrudan vergilerle, insanları yoksullaştırarak, kendini var etmeye odaklamış şimdiki kapitalizmin yeni adı neoliberal sistem, doğaldır ki, açıklar vermeye başlamıştır. İnsanlar bu kadar yoksulluk karşısında, bu kadar yoğun çalışma ve düşük ücret karşısında ve her şeyin paralılaştırıldığı bir sistemde tepki verme potansiyeli taşımaya başladılar. Bunlar, 2007 1 Mayıs'ının ip uçlarıydı.
2008'deki grevler, etkinlikler ve mücadeleler de insanlardaki, emekçilerdeki, mühendisinden öğretmenine, hekimine ve işçisine kadar herkesteki huzursuzluğun ifadesi aslında. Burada mesele, emek-meslek örgütü yöneticilerine, ilerici, sol parti ve oluşumlara düşüyor. Bu birikimi, bu tepkileri, kıpırdanmaları bir politik içeriğe büründürmek, hak alıcı mücadelelere sevk etmek bugün öncelikli görevdir. 1 Mayıs'larda bunun en somut, en yoğunlaştığı günlerdir. 2008 1 Mayıs'ı da önümüzdeki dönemin toplumsal muhalefetinin nasıl bir karakter taşıyacağını göstermesi bakımından önemli bir gündür. Önümüzdeki dönem muhalefetinin rengi buna göre şekillenecektir.
1 Mayıs'ta Taksim yasağı artık aşılmış gibi görünüyor. Ama Kızılay ve Konak yasakları sürüyor. Bu alanlar neden emekçilere kapalı? Sizin, diğer sendikalar ve meslek örgütleri ile birlikte Kızılay ve Konak gibi yasaklı meydanların da 1 Mayıs'lara açılması için bir çabanız olacak mı?
Aslında bu bir güçler dengesi. Sonuç itibariyle emekçilerin, çalışanların potansiyel gücü önemli. Bu ülkedeki bütün değerleri yaratan bir potansiyel güç var. Ve bu güç, hareketli bir güce dönüşünce bazıları için 'tehlikeli' bir hal alabiliyor. Bu çekinmelerden kaynaklı, gerek 1 Mayıs'ları, gerek muhalefetin tepkisini göstereceği diğer eylemleri kısıtlama, sınırlandırmayı önlerine koyuyor iktidarlar. Bu nedenle, 2008'de bile halen Taksim 1 Mayıs'ın simgesel önemine rağmen, işçilere, emekçilere, sendikalara kapalı olmasının akılla, izanla anlaşılır bir yanı yoktur. Bu, tamamen çalışanların, emekçilerin gücünden duyulan korkudur. Emekçilerin, çalışanların talepleri çok basit ve sadedir. 1 Mayıs'ta Taksim alanına çıkmak isterler. Ankara'ya gittiklerinde Kızılay'a gitmek isterler. Ama bu istekleri bir alan 'fetişizmi' değil, o alanın kendi taleplerini daha iyi yansıtacağına olan inançlarıdır. 1 Mayıs'ın birlik, mücadele anlamı kendini en iyi 1 Mayıs alanında yansıtır. Bu, böyle bir alandır. İstanbul için de Taksim'in 1 Mayıs alanı olduğu gerçeği tartışmasız bir gerçektir. TTB'de geçen yıl 1 Mayıs tertip komitesinde yer almıştır. Bu yıl da Taksim 1 Mayıs'ı için aktif bir rol almıştır, üzerine düşeni yapmaya kararlıdır.
1 Mayıs, hafta içine geliyor. Hem bundan kaynaklı, hem de işçi ve emekçiler ağır saldırılar altında olduğu için, 1 Mayıs'a genel grev genel direniş çağrısı yapılmalı mı?
Ben kendi adıma, genel grev çağrısının samimi ve uygulanabilir olması gerektiğini düşünüyorum. Kuşkusuz bir ajitasyon, propaganda olarak dönem dönem yapılabilir. Ancak bu, etkili yerlerde söylendiği zaman uygulanması gerekir.
14 Mart bunun olanaklı olduğunu göstermedi mi?
SSGSS yasa tasarısına karşı mücadelede bunun bir ucu yakalanmıştır. Bu yasaya karşı gösterilen tepkiler, bir greve dönüşüp dönüşmeyeceğini bilmiyorum ama, bir genel eylem direnişine dönüşme potansiyelinin nesnelliğini açığa çıkarmıştır. Bu potansiyel halen vardır. 14 Mart bunu göstermiştir. 6 Nisan bunun göstergesi olmuştur. Eylemlerin yaygınlığı, ilçelerdeki yaygınlığı bunu göstermiştir. Bunun nesnel zemini vardır, fakat bir şeyin nesnel zeminin olması yetmez. Biliyorsunuz, öznellik, irade önemlidir, önderlik ve örgütsel mekanizmalar önemlidir. Ne yazık ki bu konuda, bir genel grev genel direnişi 2008 1 Mayıs günü dahil olmak üzere örgütleyecek bir mekanizmaya sahip olduğumuzu ben düşünmüyorum. Bu konuda çalışma yapılması gerekir, kararlılıkla, ısrarla bu yönde ilmek ilmek örerek bir çabanın, bu ülkede bir genel grev genel direnişle 1 Mayıs'lara çıkılması yönünde gösterilmesi anlamlıdır ve doğrudur.
TTB'nin ve bağlı odalarının 1 Mayıs hazırlıkları ne durumda? 1 Mayıs'a nasıl hazırlanıyorsunuz?
Bu sene bizim Tabip odalarının seçim yılı. 62 odamız var ve her sene Nisan ayında yapılır seçimleri. Teknik olarak bir sıkıntı yaşıyoruz. Ama yine de bir bütün olarak, örgütsel hazırlığımızı yürütüyoruz. TTB, her yıl olduğu gibi, bu güne, emekten yana tutumunu 2008 1 Mayıs'ında, yine emekten yana bir bakış açısıyla ve emek örgütleriyle, onlarla dayanışma halinde yapmakta kararlıdır.
AKP, TTB'yi ele geçirmeye çalışıyor
Emek örgütleri üzerinde AKP kuşatması söz konusu. Tekellerin hükümeti, sadece ekonomik-sosyal yıkım saldırısını örgütlemekle kalmıyor, bu saldırıya direnebilecek tüm odakları bizzat ele geçirmeye yöneliyor. TTB'ye yönelik benzer bir baskı var mı?
Bütün iktidarlarda olduğu gibi AKP de, ne yazık ki kendisine bağlı birer sivil toplum, demokratik kitle örgütü istiyor. Türk Tabipler Birliği, bu ülkedeki bir çok ilerici sendika gibi, meslek örgütü gibi, demokratik kitle örgütü gibi, bugüne kadar temel özelliğini bağımsız olmaktan almıştır ve yansıtmıştır. Siyasi iktidarlardan bağımsız, her türlü iktidarlardan bağımsız bir karakteri vardır TTB'nin. AKP'nin, kendine karşı muhalefette etkin olduğunu düşündüğü, sağlıkta yapmaya çalıştığı yıkım politikalarını teşhir eden, buna karşı mücadele eden bir örgüt olarak, tabip odalarını ele geçirmeye dönük ciddi bir faaliyeti var. Ama bu her zaman olduğu gibi bu dönemde başarısızlıkla sonuçlanacak. Yine hekimlik, iyi, nitelikli hekimlik, mücadeleci çizgi kazanacak. Çünkü bu ülkenin demokratik, mücadeleci, bağımsız tabip odalarına ihtiyacı var.
Tuzla'yı bayraklaştırma zamanıdır
Limter-İş Sendikası, Tuzla tersanelerinde önemli bir greve imza attı. TTB de tersane mücadelesinin bir bileşeni. Sizce, iş cinayetlerine karşı birleşik bir mücadelenin olanakları nedir?
İş cinayetleri, tekil, basit veya sadece tersanelere özgü, sadece Tuzla'ya, sadece bu yıla özgü değildir. Bir bütün olarak bu sistemin, neoliberal programın, bu vahşi kapitalizmin bize dayattığı ama en çok da tersaneler gibi gerçekten emeğin en çok sömürüldüğü, iş güvenliğinin en az dikkat edildiği çok tehlikeli iş kollarında yaşanıyor iş cinayetleri kuşkusuz. Başta grev olmak üzere, bir hafta boyunca yapılan etkinlikleri biz çok önemsiyoruz. İçinde de yer aldık. Ancak bunu bir kampanya olmaktan çıkarmanın Tuzla'yı belki de odak alarak, Tuzla'yı bayraklaştırarak, ülke çapında yaygınlaştırmanın zamanıdır. İş cinayetlerinin bu ülkenin kaderi olmadığını, bunun sadece tersanelerle de sınırlı olmadığını, yaygın olarak, iş güvenliğinin, işçi sağlığının bu ülkede çalışma yaşamı açısından temel bir hak olduğunu ve bunu bir siyasi temele dönüştürmenin olanaklı olduğunu düşünüyorum.
Limter-İş sendikasının başlattığı, önderlik ettiği ve birleşik bir mücadele örneği olarak gösterilmiş olan Tuzla'daki grev, eylem ve etkinliklerin iyi bir örnek olduğunu düşünüyorum. Ancak bu işlerin sürekliliğinde bir sıkıntı yaşandığını düşünüyorum. En azından bu konuda daha aktif bir tutumun, gerek Limter-İş sendikasının, gerek Tabipler Birliğinin, gerek TMMOB'un çok daha aktif ve sürekliliği sağlamış bir tutum takınması gerekiyor. Ve bu işleri yapmak için, işçi sağlığı-işçi güvenliği başta olmak üzere çalışma yaşamına ilişkin, tepkileri yükseltmek için ölümleri beklememiz gerekmiyor. Bilimsel yönünü raporlar hazırlayarak, sempozyum, paneller düzenleyerek göstermeliyiz, ama diğer yandan gerçekten çalışanların, iş yerlerinde, iş sağlığına, iş güvenliğine kavuşmaları yönünde sendikal bir çalışma eksenli ciddi bir atak, mücadele yürütmesi gerektiğini diliyorum. Biz bu konuda üstümüze düşeni yaptık, yapmaya da devam edeceğiz.
SSGSS mücadelesi turnusol olmuştur
Hekimler, paran kadar sağlık ve mezarda emeklilik dayatması SSGSS yasa tasarısı karşıtı mücadelenin bileşenlerinden biri. 14 Mart genel grevini, 1 ve 6 Nisan eylemlerini nasıl değerlendiriyorsunuz? Mücadele bundan sonra nasıl bir seyir izleyecek?
SSGSS'ye karşı yürütülen mücadele, çok önemli deneyimler barındırıyor. Çünkü bu yasa tasarısı her hangi bir yasa tasarısı değil. Bundan sonra bizim ülkemizde bir bütün olarak sağlık ve emeklilik sistemini yeni sömürgeleştirme programına uygun olarak, neoliberalizmin bizim ülkemize ilişkin biçtiği programa uygun olarak yeniden düzenleme yasasıdır. Ve ardından benzer yasalar gelecektir. Öncül darbe olarak bu yasa çok önemliydi.
Bu mücadele, toplumdaki ilerici güçlerin, devrimci güçlerin, ne kadar hak mücadelelerini yürütmekteki kararlı olduklarının turnusolu olmuştur. Çok olumlu deneyimler yaşanmış olmakla birlikte, emek hareketinin zafiyetinin de görüldüğü bir mücadeledir. On binlerce kişinin katıldığı mitinglerden, fiili eylemlerden, yol kesmelerden, kepenk kapatmalardan, milyonlarca bildirinin dağıtıldığı bir süreçte emeklilik ve sağlık hakkı talebi toplumsallaşmış, AKP'nin uyguladığı bu program teşhir edilebilmiştir. Bu yasanın geri çekilmesinin olanağı vardı, halen de vardır.
Uygulatılmamasının da olanağı vardır. Ama bu bilinci, bu tepkiyi organize edecek, örgütleyecek bir üst dereceye sıçratacak bir önderlik sıkıntısı yaşanıyor. Emek örgütlerinin bu süreci örgütlemede zafiyet gösterdiği çok açık görülmüştür. Bunların bir kısmı yılların birikimiyle oluşmuş zafiyetlerdir, doğal karşılanabilir. Ama bir kısmı doğal karşılanmamalı.
Emek Platformu'ndaki çatlağı nasıl değerlendiriyorsunuz? Emek hareketi ve sendikal hareket bir yol ayrımında mı?
Yol ayrımı, arabanın bir kavşağa geldiği anda görülür, bunun için arabanın yürüyor olması gerekir. Şu an hareket, toplumsal muhalefet, aslında yürüyor, eğer durmazsa yol ayrımına gelince tercih yapacaktır. Emek Platformu ise aslında, yıllardır ismi var kendisi yok bir platformdu. Tek tek EP'yi oluşturan kurumlar çok değerlidir, toplumsal muhalefetin bileşenleridir. Ama son yıllarda EP biçiminde hiçbir etkinlik gösterilmediği, hatta toplanmadığı çok açık bilinen bir gerçekliktir. Bu yasa karşısında, EP'nin Türk-İş önderliğinde toplanması bence bu işin en zaaflı kısmıdır. SSGSS yasa tasarısı gibi çok önemli, bu ülkenin kaderini belirleyecek toplumsal muhalefetin, solun önde olması gereken, direngenlik gerektiren, kararlılık gerektiren bir konuda, öncülüğün şu anki Türk-İş Yönetimine bırakılması bir talihsizliktir. Bu, doğal olarak hayata uymamıştır.
Hekimler proleterleşme sürecinde
Doktorlar proleterleşiyor mu?
Evet, aslında yaşadığımız dönem, kamu hizmetleri alanının, başta eğitim ve sağlık olmak üzere bir bütün olarak piyasaya açma dönemi. Hepimiz biliyoruz ki, DB ve IMF'nin bizim gibi ülkelere dayattığı bir program bu. Ve şu anda bizim ülkemizde, bu örgütlerin dayatmalarına teslim olmuş, boyun eğmiş bir iktidar var. Bu ve buna benzer hükümetler, sağlığı ve eğitimi bütünüyle piyasaya açıyorlar, parası olanın erişebildiği hizmetlere dönüştürüyorlar. Son beş yılda, Sağlıkta Dönüşüm Programı adı altında, sağlık ortamımız bir bütün olarak piyasa koşullarına göre şekillenmiş durumda.
Hekimler de, bu süreçten çok olumsuz etkileniyor. Hekimlik mesleğinin niteliği, ruhu etkileniyor. Bir yandan da özlük hakları, mesleki gelecekleri, ücretleri bu işten olumsuz etkileniyor. Doğaldır ki, böyle bir süreçte hekimlerin şu gün için proleterleştiği iddia edilemese bile, çok ciddi bir biçimde piyasaya sağlık hizmeti sunan mekanizmalarda birer ücretli pozisyonuna düşürülmüş oldukları söylenebilir.
Yani, hekimlerin proleterleşme sürecinde olduğu söylenebilir. Henüz hekimlerin 'zincirlerinden başka kaybedecekleri şeyleri' var, fakat sürecin kendisi hekimleri proleterleşme sürecine doğru sürüklüyor.
Bu nedenle gerek tek tek duyarlı hekimlerin gerek hekimlerin örgütü olan tabip odalarının refleks olarak, biraz da 30 yıllık birikimiyle, toplumcu bir bakış açısıyla, sağlıktaki yıkıma, dönüşüme karşı sistematik, programlı bir çıkışları var.
Hekimlere yönelik şiddeti durdurmak için neler yapılabilir? TTB'nin çalışmaları neler?
Sağlık, her zaman için sıkıntılı bir hizmettir. İnsanların en hassas olduğu anlarda, rahatsızlıklarıyla baş etmeye çalıştıkları bir ortamda gittikleri kurumlardır sağlık kurumları. Ve hasta-hekim ilişkisi çok özel bir ilişkidir. Oysa, piyasa koşullarına, kar ve rekabet döngüsüne sıkıştırılan sistem, bu hassasiyetleri gözetmiyor. Sistemin tıkandığı yerde politik figürler, hekimleri sorumlu tutuyor. Medya da sorumsuzca, bu konuda, hekimleri ve sağlık çalışanlarını muhatap kılıyor. Topluma yerleşen bu yargı, sağlıkta yaşanan her sıkıntıda, sağlık çalışanlarına ve hekimlere şiddet olarak dönüyor. Biz bunun çok tehlikeli bir gidiş olduğunu düşünüyoruz. Bizim buna ilişkin çalışmalarımız elbette ki var. Ancak, başta acil servisler olmak üzere, tüm ortamların şiddeti ortadan kaldırmaya dönük önlemlerle yeniden düzenlenmesi, hekim hasta ilişkisinin şiddete olanak tanımayacak mekanizmalarla alt yapısının düzeltilmesi ve tabi ki hekimlerin bakacağı hasta sayısının insanca bir rakama düşürülmesi gerektiğini düşünüyoruz.