Atılım Günlük Haber Bülteni Ana Sayfası
 
Şerafeddin Abaza / Dış mihrak, darbeciler, siyonistler ve emperyalistlerdir
Foto: <strong>Şerafeddin Abaza</strong> / Dış mihrak, darbeciler, siyonistler ve emperyalistlerdir

Suriyeli doktor Şerafeddin Abaza; devrime adanmış bir ömür. Güney Kürdistan işgaline gitmeyi reddeden Suriyeli Subaylar Hareketi'nin bir üyesi. Revizyonist Suriye Komünist Partisi'nden ayrılıp Türkiye Devrimci Hareketi'ne katılan bir enternasyonal devrimci. 6. Filo'yu Dolmabahçe'de denize döken antiemperyalist gençlerden biri. Deniz Gezmişlerin Filistin köprüsü ve yoldaşı, Burjuva medya onu “Büyük Rus casusu” diye manşetlerine taşımıştı. Oysa Abaza, gözaltında kendisine “Sen yabancısın” diye çıkışan yarbaya şöyle seslenmişti: “Ben yabancı değilim, düşmanımız birdir, bizi sömüren birdir, asıl yabancılar ABD'lilerdir. Bu mücadeleye sen de katıl!”

Türkiye cezaevlerinde 9 yıl geçiren Çerkez asıllı Suriyeli doktor Şerafeddin Abaza'ya, Suriye'de konuk olduk, kendisine ‘70’ler Türkiye’sini sorduk. Suriye’ye iki MİT ajanı karşılığında takas edilen Abaza ile '68 Hareketi'nin 40. yıl dönümünde '71 Devrimci Atılımı'nı ve liderlerini konuştuk. Takas edildikten sonra Abaza ülkesinde siyasi faaliyetlerini sürdüren, Suriye Halk Meclisinde uzun yıllar bağımsız milletvekili olan Abaza, “Biz Ortadoğu'nun evlatları olarak, ortak hedeflere bağlıydık. Düşmanımız birdi. Türkiye devrimci Hareketi'nin mücadelesine katılımım, aynı yere varmayı düşünenlerin enternasyonalist dayanışması olarak okunabilir.”

Dış mihrak, darbeciler, siyonistler ve emperyalistlerdir

Suriyeli bir devrimci olarak '71 Devrimci Atılımı'nda yer aldınız. Bize kendinizi tanıtır mısınız

1966'da Doğu Almanya’ya giderken, Türkiye’deki arkadaşlarımın yanına uğradım. O sıralar üniversite sınavları yapılıyordu ve yabancı kontenjanı vardı. Biraz Türkçe biliyordum. Sınava girdim ve Tıp fakültesini kazandım. 1967’de Yedi Gün Savaşları çıktı. Ben de Suriye’de yedek subay olduğum için geri dönüp savaşa katıldım. Suriye'den döndükten sonra ise Türkiye Devrimci Hareketi ile tanıştım.

Neden Türkiye? Neden devrim?

Biz; Ortadoğu'nun evlatları olarak, ortak hedeflere bağlıydık. Düşmanımız birdi. Türkiye devrimci Hareketi'nin mücadelesine katılımım aynı yere varmayı düşünenlerin enternasyonalist dayanışması olarak okunabilir.

Türkiye’nin tarihine kazınan o dönemin hangi eylemlerine katıldınız?

6. Filo eylemlerine katıldım. Çünkü ABD askerleri, Vietnam'dan ellerindeki kan kurumadan dönüyorlardı. Yürüyüşlere, Suriyeli devrimcilerle Türk devrimcileri bir araya getirmek üzere katıldım.

O dönemde ayrıca ABD askerlerinin eğlendiği pavyon baskınlarına, okullarda süren boykot çalışmalarına da katıldım. İki defa gözaltına alındım. Eminönü ve Sirkeci karakollarında işkencelere maruz kaldım.

Bir gözaltımda, bir yarbay bana “Sen yabancısın” dedi. Ben ise ona şöyle yanıt verdim: “Ben yabancı değilim, biz biriz, düşmanımız birdir, bizi sömüren birdir, asıl yabancılar ABD'lilerdir. Bu mücadeleye sen de katıl!” Falaka devam ederken yarbay beni sınır dışı etmekle tehdit etti. Ben ise gülmeye başladım. “Niye gülüyorsun” sorusuna ise “Siz bütün aklınızı ayaklara taktınız, beni sınır dışı etseniz de pencereden gireceğim. Çünkü ABD askerleri ile çatışmak hoşuma gidiyor” cevabını verdim.

Üçüncü gözaltımda tutuklandım.

Devrimci hareketin hangi önderleri ile tanıştınız? Bize onları anlatır mısınız?

İstanbul'da kaldığım sürede Yusuf Arslan, Deniz Gezmiş, Ömer Ayna, Osman Yaşar Yoldaşcan ve adını şimdi hatırlayamadığım bir dizi devrimci ile tanıştım.

Yusuf, sürekli evime geliyordu. Yusuf, kendini çok iyi yetiştirmişti, çok tartışırdı. Ortaya yeni bir fikir atıldığında onu etraflıca düşünür ve sonuca ulaştırmaya çalışırdı. Konuşurken sürekli yumruğunu sıkar, havada sallardı. Ayrıca “Beni ellerine sağ geçiremeyecekler” derdi. Nitekim yaralı olarak yakalandı.

Deniz ile Filistin'e gitme konusunu konuştuk. Ömer Ayna ile de Filistin'e gidiş noktasında konuşmuş ve kendisine Suriye’den ilişkiler, isimler vermiştim. Ömer Ayna ile ayrıca Deniz'ler yakalandığı vakit yapılabilecek eylemler konusunda kafa yormuştuk.

Osman Yaşar Yoldaşcan ile evimde görüşmüştük. Kendisi çok keskin nişancıydı. Biz o zamanlar Kilyos'ta atış talimi yapardık. Osman, ayrıca kafası çok açık ve aceleci bir devrimciydi. Osman’la daha çok silah meselelerini tartışıyorduk. “Silah konusunu kafaya takmamıza gerek yok, istediğimiz karakola, cephaneliğe dalar bir tek silahla hepsini teslim alır silahlara el koyarız “ derdi.

Neden silahlı mücadele?

O dönem, reformizme karşı büyük bir tepki vardı. Çünkü, seçimle sosyalizme ulaşma hayalleri suya düşmüştü. Dönemin genç devrimcileri gibi ben de silahlı mücadeleyi savunuyordum. Çünkü dönemin Türkiye’sinde bugün de olduğu gibi işbirlikçi sınıf, kaderini emperyalistlerle ittifaka bağlamıştı.

Ortadoğu’da o zaman ABD; İsrail, Türkiye işbirliğine ek olarak, dönemin Şah'ın Iran'ı ile de stratejik işbirliği içindeydi. MİT, CIA, MOSSAD ve Şah'ın SAVAK'ı, el ele faaliyetler yürütüyordu. Bu kapsamda Türkiye'de Filistinli ve İranlı devrimciler, komünistler katlediliyordu. Evleri yakılıyordu. Hatta İranlı devrimci bir öğrenci MİT yardımı ile SAVAK tarafından banyoda yakılarak katledildi. Bununla beraber Arap ve İranlı devrimciler, Türk devleti tarafından sınır dışı ediliyordu. Kaçırılırcasına iade edilen İranlı devrimciler, SAVAK tarafından sınırda kurşuna diziliyordu.

Bir Ortadoğu cephesi için...

SKP’li olarak TDH içerisinde kendinize nasıl bir misyon biçiyordunuz?

Hayır, ben SKP'li olarak değil, bir enternasyonalist olarak, Ortadoğu’daki ortak düşmana karşı ortak bir cephe oluşturabilmek için bu mücadelede yer aldım. Dönemimizde temel tartışma konusu silahlı mücadele idi. Bundan kaynaklı silah temini konusunda kafa yoruyorduk. Bu çerçevede bir kaç görüşmem oldu. Ama, Sovyet elçiliği ile yaptığım görüşmeler sonuçsuz kaldı. Bize silah vermeyi reddettiler.

Türkiye Devrimci Hareketi'nde yüklendiğim görevler, Suriye Komünist Partisi'ne (SKP) rağmen oldu. Çünkü dönemin SKP'si Sovyet revizyonizmi çizgisindeydi. SKP, işte bundan kaynaklı “Türkiye'de mücadeleye katılmayın” diyordu bize. Bunun üzerine ben, SKP'den ayrılıp TDH'de mücadeleme devam ettim.

Şunu eklememde fayda var; ben silahlı mücadelede nettim. Ama silahlı mücadelenin başlatılmasını erken buldum. Bence bir süre daha beklemek, silahlı mücadelenin zeminini oluşturmak için emekçiler, işçiler ve köylüler arasında bir kaç aylık sıkı bir çalışma yapmak gerekiyordu. Hatta Mahirlerin böyle bir çalışma denemeleri oldu. 10 gün gibi bir süre dağda, örgütlenme ve eğitim amaçlı kaldılar ve geri döndüler. Hepsi genç, cıvıl cıvıl, kafası açık devrimcilerdi. Kaplarına sığmıyorlardı. Halklarına adanmışlık, devrime bir an önce ulaşma duygusu ayırt edici özellikleri idi.

‘Büyük Rus casusu tutuklandı’

Nasıl tutuklandınız?

Üçüncü gözaltımdı. Tıp fakültesinde ise 6. yılım... 19 Nisan 1971'de son sınavımdan çıkmıştım. Mehmet Eymür komutasındaki MİT elemanları, birden bire evime dalıp beni yaka paça gözaltına aldılar. Sıkıyönetim dönemiydi ve onlarca gözaltı vardı. MİT beni, Türkiyeli olmamam sebebiyle ayrı tuttu.

Gökte arayıp yerde buldukları ‘dış mihrak’ ben oluvermiştim. Altı yıl tıp okumama, adresim belli olmasına rağmen bugün hala sürdüğü gibi allı pullu bir komplo hazırladılar. Güya ben Suriye’den gizlice giriş yapmıştım.

Gazeteler hemen sansasyon yaratma çabası içine girdiler. Kimi gazete “Büyük Rus casusu yakalandı” diye manşet attı. Kimisi de “Bulgar, Romen ajanı, casusu” dedi. Hatta Tercüman Gazete'sinden Kadircan Gaflı, yakalanmamın Türk devletinin büyük bir başarısı olduğunu iddia etti, “Uluslararası kiralık katil yakalandı” diye yazdı.

Devrimcilerin enternasyonalist duruşlarını hazmedemeyen faşistlerin, devrimci eylemlerimizi adli suç olarak nitelendirmesi gayet anlaşılırdır. Oysa bizim gizleyecek, utanacak hiçbir eylemimiz yoktu. Dönemin bir dizi temel eylemlerinde değişik düzeylerde görev aldım, bundan da gurur duyuyorum. Ama ben dış mihrak değil, Türkiye’nin ve Ortadoğu devriminin bir neferi olarak, tam da olmam gereken yerdeydim. Asıl dış mihraklar; darbeci faşist generaller, siyonistler ve ABD’ci emperyalistlerdi. Bu gericileri, tarihin çöplüğüne gömmek dün olduğu gibi bugün de boynumuzun borcudur.

İki MİT ajanına karşılık iade edildi

Deniz’i Filistin’e sen mi götürdün?

“Deniz'le görüştün mü”, “Filistin’e onu sen mi götürdün”, “Ruslarla niye görüştün” gibi işkenceli sorgulardan geçtim. 15 seneye mahkum edildim. 1974 affı, genel af olmasına rağmen, bir tek ben cezaevinde kaldım. Çünkü beni Suriye'de tutuklanan iki MİT ajanına karşılık rehine olarak kullanmak üzere istisna yapıp şartlı faydalanma maddesi koydular (takas). Hatta bu durum TBMM'de tartışıldı. Bazı milletvekilleri “Bu istisna niye” diye sordular.

Böylece 9 yıl sonra Suriye’ye iki MİT ajanı karşılığında iade edildim. Ne hikmetse “Büyük Rus ajanı” Suriye’ye teslim edilmişti. Suriye’de tutuklu bulunan iki MIT ajanı, ABD lehine Sovyet MIG-17 savaş uçaklarının cam yapısı ve iskeletinin madeni hakkında istihbarat toplarken yakalanmış ve müebbet hapis cezasına çarptırılmışlardı.

Dokuz yıllık tutsaklık, bir sürü cezaevi

Kaç cezaevinde kaldınız, ne tür baskılar gördünüz?

Dokuz yıllık tutsaklığım sürecinde bir dizi cezaevinde ve bütün fraksiyonlardan devrimcilerle kaldım. Tünel kazmaktan faşistleri cezalandırmaya, adli tutukluları örgütlemekten isyanlara, falakalı işkencelere ve özel işkenceci gardiyan takımlarına kadar bir dizi şeye tanıklık ettim.

İlk kurşun, ilk firar

İlk tutuklandığımda, Yıldız Askeri Cezaevine konuldum. Faik Torun, cezaevini denetime geldi. Kaldığım koğuşa girdiğinde oturuyordum. İçeri girdi ve bana “Neden ayağa kalkmıyorsun” diye bağırdı. Ben de “O şapka başındayken ayağa kalkmam” dedim. “Ne var şapkamda “ diye sordu. “ABD çöplüğünü temizleyenlerin şapkası” dedim. Torun da, “Hücreye” dedi. 22 gün boyunca çok kötü bir hücrede kaldım.

Hücre cezasından sonra muayeneye askeri bir doktor geldi. Bu doktor fakülteden arkadaşımdı. Bu doktor vasıtasıyla dışarıdan arkadaşlar dibindeki karton çıkartılmak suretiyle bir çantanın içinde testere gönderdiler. Cezaevi eski bir yapı idi. Penceresi yüksek olmasına rağmen pencereye ulaşabildim. Dışarıyı bir süre gözetledim. Bir askerin 3.30 nöbetinde sürekli uyuduğunu farkettim.

Bunu fırsat bilip pencere demirlerini o sıralar kesmeye başladım. Kaçışı da onun nöbetinde yapacaktım. Fakat birgün sonra firardan yargılandığım mahkemeden öğrendiğim üzere, cezaevi karakolunda görevli üsteğmen, beni farkedecek ve beni öldürmek isteyecekti.

Pencerenin son demirini kestiğim gün üsteğmen tuvalete kalkmış, normalde varolan akvaryumunun motorunun bozulması üzerine testere sesini farketmişti. Bunun üzerine beni takip etmeye başlamış ve kaçarken vurabilmek için ses etmemişti. Benimse dışarıda pasaportum hazırdı. Pencere kesme işi de bitmişti. Ertesi gün kaçmayı planlıyordum. O da beni vurabilmek için ertesi günkü nöbeti devralmış. Pencereden atladım. Birkaç adım atmamıştım ki, üzerime kurşunlar yağmaya başladı. Ayağımdan yaralandım ve yakalandım. Bu firar gazetelerde “Büyük Rus casususunun firarı” başlıklarıyla yansıdı. Bu firardan kaynaklı ek 1 yıl hapis cezası aldım.

Sakarya, Adana, Trabzon...

Ondan sonra Topbaşı Cezaevi'nde kaldım. Orada da firar girişimimiz oldu. Banyodaki betonu üç gün boyunca asitle erittikten sonra delebildik. Firar girişimimizde Yunanlı bir devrimci de vardı. İdareden “Voleybol oynayacağız, file yapacağız, naylon ip istiyoruz” diyerek ip aldı, fileden kalan iple merdiven yaptı. Tünel hazırdı. Ama biz kaçmayı riske atma ihtimaline rağmen bir faşisti cezalandırma kararı aldık. Adam ölmedi, bizi teşhis etti, kaçamadan Sakarya Cezaevi'ne sürüldük. Sonra Adana Cezaevi...

Yıl 1976 idi. Adana Cezaevi müdürü azılı bir faşisti. Hepimizi tekli hücrelere attılar. Atıldığımız hücreler, Menderes'ten sonra ilk defa açılıyordu. Yer kalmadığı için Hasan Aydın adında devrimci bir avukatla aynı hücrede kaldım.

Adana Cezaevi'nin gardiyanları, özel seçilmiş iri yarı ve faşistti. Gece işkenceler başladı. Teker teker çağırıp işkence yaptılar. Hücresinden alınan falakaya yatırılıyor, sesi de mikrofonla hepimize dinletiliyorlardı. İşkence esnasında “Ya ölene kadar dayak, ya da bu ayetleri okuyun” tehditleri savruluyordu. Çok iyi hatırlarım, DİSK’in bir üyesi vardı. Onlar vurdukça suratlarına attığı tükürüğün sesi gelirdi. Hasan çok hastaydı. Onun yerine ben gitmek istedim ama işkenceye yine de onu götürdüler. Hasan’dan uzun süre kısık inleme sesleri duyduk. O gün hastaneye kaldırıldı. Ve bir daha ondan haber alamadım, ta ki faşistler tarafından Gaziantep’te bürosu taranıp öldürülene kadar.

Adana cehenneminin ardından ise yeni durağım Niğde olmuştu. Sonra Kayseri, Erzurum, Erzincan... Ve en sonunda Trabzon Cezaevi. Trabzon'dan sonra Antakya’dan Suriye’ye teslim edildim.