Çılgın Türkler ne yapmak istiyor? Egemenlerin 1 Mart tezkeresi ile ilgili giderek daha açık bir dille hayıflanmalarının sebebi ne? Türkiye, ABD'ye rağmen Güney Kürdistan'a sınırötesi operasyon yapabilir mi? İşgal ve savaş tezkeresinin İran tehditleri ile nasıl bir ilgisi var? Kürt devletleşmesi 2. İsrail midir? Yönetimi işbirlikçi diye, Kürtlerin ulusal demokratik talepleri inkar edilebilir mi? ABD emperyalizmine rağmen gerçekleştirilecek bir askeri operasyonun sonuçları ne olur? ABD-Ortadoğu-Türkiye şeytan üçgenini yakından bilen biri olarak, savaş çığırtkanlığının ardında yatan şeyleri araştırmacı yazar Haluk Gerger'e sorduk.
'Belgelerle ABD'nin Kara Kitabı: KAN TADI' ve 'ABD-Ortadoğu-Türkiye' kitaplarının yazarı Haluk Gerger, “Türkiye sıkıştı; Kürt Sorunu’nun altında eziliyor fakat bu sorunu çözme yönünde niyete de, iradeye de, yeteneğe de sahip değil” dedi. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler bölümü öğretim üyesi iken, 1982 Anayasası yürürlüğe girdiği gün işine son verilen Gerger, hayatla ve gerçeklerle inatlaşan Türk egemenlerinin kendi sonunu hazırladığını belirtti. Gerger, Kürt devleti 2. İsrail olur palavrasını eleştirdi, “2. İsrail benzetmesi doğru değil. 1. İsrail, Türkiye idi. Kürdistan, şayet olursa, 3. İsrail olur” dedi.
Çılgın Türkler ne yapmak istiyor? PKK'yi ezmek mi, Barzani ve Talabani’nin burnunu sürtmek mi, Kürt devletleşmesinin önüne geçmek mi? Yoksa Ortadoğu pastasından, efendilerinin de icazetiyle daha büyük bir pay kapmak mı?
Çılgınların en gözü dönmüşleri, bu saydıklarınızın hepsinin çılgın düşlerini kuruyor. Daha derinlerde ise, düzenin altından kalkma umudunu yitirdiği büyük krizi yatıyor. Türkiye sıkıştı; Kürt Sorunu’nun altında eziliyor fakat bu sorunu çözme yönünde niyete de, iradeye de, yeteneğe de sahip değil. Onyıllar içinde kendi çıkışının olanaklarını da berhava etmiş, şimdi çırpınıp duruyor. Bu durumda, bir toplumsal hezeyan ve panik atak ortamında, toplu akıl tutulması yaşanıyor; davranış bozuklukları, irrasyonel refleksler, özyıkımsal güdüler ortaya çıkıyor. Aslında acınası bir durumla karşı karşıyayız. Bir o ölçüde de tehlikeli bir gidiş söz konusu elbette.
Başbakan Tayyip Erdoğan'ın Başkan George W. Bush ile Beyaz Saray'da yaptığı görüşmenin sonuçlarını nasıl yorumluyorsunuz?
Görüşmeye askerle girdik deniyor ya, anlaşılan 5-10 dakika sonra heyetler dışarı çıkarılmış ve Bush, Erdoğan'la yalnız görüşmüş. Söyleyeceklerinin Türk kamuoyunda tepkiyle karşılanacağını, Erdoğan'ı zor durumda bırakacağını düşünerek, bu yolu seçtiğini düşünüyorum. Zaten sonuç da ortada; ABD, Türkiye’nin Güney Kürdistan’a kapsamlı ve uzun vadeli bir askeri harekatına izin vermedi. Kapalı kapılar ardındaki gerçek bu. Kamuoyuna açıklansa, bunun devamı; ABD, Türkiye’ye sınırları belirli bir hava harekatına izin vermiş görünüyor. Görüntüyü kurtarmak için bu harekat sınır ötesine birkaç kilometrelik geçici kara birliklerinin intikaliyle eşleşebilir. Yani, bundan önceki 23-24 operasyon türünden bir girişime izin verilmiş gibi. Ayrıca, Türkiye’ye kesinlikle Irak merkezi ve Kürt bölgesel yönetimine karşı bir askeri tavır alamayacağı da hatırlatılmış. Sonuç olarak; Erdoğan, istediklerini alamadan döndü Washington’dan.
Egemenlerin 1 Mart tezkeresi ile ilgili giderek daha açık bir dille hayıflanmalarının sebebi ne?
Türkiye egemenleri, bir bütün olarak bölgedeki ABD saldırganlığında rol almak istediler, ama olmadı. Egemenler şimdi bu alanda kaybettiklerini ABD’nin bir olası İran harekatında yer alarak telafi etmek istiyorlar. Bu noktada iki sorun ortaya çıkıyor. Birincisi, bu mesele içerdeki bir iktidar kavgasının aleti oldu. İki taraf da, bu görevi üstlenmek istiyor ve bunun karşılığına Amerika’dan iktidar icazeti kopartmayı hedefliyorlar. İkinci olarak da, böylesi bir role içerdeki yaygın toplumsal muhalefet düşünüldüğünde, bir pasifikasyon rüşveti olarak, ABD’den Kürtlere saldırıya ilişkin izin talep ediyorlar. Tabii bir yan ürün olarak da, bölgedeki yağmadan kendilerine düşebilecek kırıntıların krize derman olabileceğini hesaplayanlar da var. En liberalleriyse, çevrede, özellikle de Kürtler üzerinde, eski Osmanlı türünden bir alt hegemonya kurulabilmesine ilişkin bir emperyalist icazetin ortaya çıkabileceğini düşlüyorlar.
Güney Kürdistan’da süren devletleşmeye 2. İsrail yakıştırması yapılıyor. Yönetimi işbirlikçi diye, Kürtlerin ulusal demokratik talepleri inkar edilebilir mi?
Dünyada pek çok işbirlikçi yönetim var. Türkiye buna güzel bir örnek.
Bugün Kürtleri emperyalizmin basit piyonları olarak değerlendiremeyiz. Hele İsrail ya da Türkiye türünden bir tetikçilikleri de, en azından şimdiye kadar, söz konusu olmadı. Kürtlerin Baas yönetimlerine karşı onyıllardır yürüttükleri savaşla elde etmiş oldukları kazanımların -en azından bir kısmının- kabulüne; Irak’ta sıkışmış emperyalizmin Kürt desteğine ihtiyaç duymasına; belirli bir tarihsel momentte karşılıklı çıkarların/ ihtiyaçların/ fırsatların çakışmasına dayalı bir işbirliği ortaya çıktı. Elbette, halkların baş düşmanı emperyalizmle işbirliği onaylanabilir bir tutum değildir, ama Kürtleri buna mahkum eden bölge rejimlerini aklayarak ve sadece Kürtleri suçlayarak adil bir yargıya varılamaz.
2. İsrail öngörüsü doğru da çıkabilir. Emperyalizmle işbirliği bir genetik zorunluluk değil, bir sosyo-ekonomik/ sınıfsal tercih. Dolayısıyla her toplumda ortaya çıkabilir. Nitekim çıkıyor da. Kürdistan’da da oluşabilir. Nasıl İsrail bakımından oluyor, Türkiye, Mısır, Şah dönemi Iran’ı bu türden roller üstenebiliyor, Kürdistan da böyle bir devlet olabilir. Ama bu, Kürt halkının demokratik-milli haklarının inkarı sonucunu doğurmaz. Üstelik Kürt Federe Devleti henüz İsrail, Türkiye, ya da Mısır gibi bir düşkünlüğe de savrulmuş değil.
Ayrıca, 2. İsrail benzetmesi tarihsel olarak doğru bir benzetme değil. Bölgede birinci İsrail, Siyonist Devlet’in kendisi değildi. Soğuk Savaş’ın ilk döneminde, yani 1948-60 arasında, Batı, özellikle de ABD-İngiltere ikilisi bölgeye saldırıları sırasında İsrail’den uzak durmaya ya da görünmeye özel dikkat gösterdiler. İsrail’le özdeşleşmek ya da işbirliği içinde olmak, bölgedeki Arap-Müslüman işbirlikçi yönetimleri (o zamanki deyişle “ılımlılar”ın) güç durumda bırakacağı, toplumsal tepkilerin devrimci muhalefete yöneleceği, işbirlikçi rejimlerin devrileceği, bölgede dost bulamaz hale gelineceği korkusu, emperyalistleri İsrail’den uzak durmaya zorladı. Bu durumda, bölge ülkesi, Müslüman ve deneyimli Türkiye’ye başvuruldu esas olarak ve Türkiye baş tetikçi yapıldı. Yani, 1. İsrail, Türkiye idi.
Emperyalizm, millici direniş karşısında gerileyip Sovyetlerin de devreye girmesiyle mutlak askeri üstünlüğünü yitirince ve '60’larda Türkiye, de yükselen toplumsal muhalefet ve ekonomik bunalımın etkisiyle büyük oranda devre dışına düşünce, İsrail kullanıma sokuldu, '67 Savaşı’yla da tetikçilik görevini yerine getirdi. Yani, Siyonist Devlet, 2. İsrail oldu. Kürdistan, şayet olursa, 3. İsrail olur. Ama Kürdistan, 3. İsrail olsa bile, Kürt halkının milli haklarını yine savunuruz ve nasıl İsrail’e, Türkiye’ye, Mısır’a, benzerlerine karşı çıkıyorsak, o devletin yönetici sınıflarına karşı çıkarız, o devletle de mücadele ederiz.
Kürtlere, her parçada, milli eşitliğe dayalı bir kurtuluş ve halkların kardeşliği projesi, gerçekçi bir güçle de beslenerek, sunulmadığı sürece, en başta bölge halklarının duyarsızlığına çevrilmelidir eleştiri okları.
Türkiye Cumhuriyeti’nin tasfiyesi gündeme gelebilir
Türkiye, ABD'ye rağmen Güney Kürdistan'a sınırötesi operasyon yapabilir mi?
Akılcı bir güç analizi yaparsak ve Türkiye’nin emperyalizme çok yönlü bağımlılığını düşünürsek, bunun imkansız olduğu sonucuna varırız. Ne var ki, büyük bunalımlar içindeki egemenler tarihi hatalar da yapabiliyorlar. Egemenler hata yapacaklardır ki, tarih ilerlesin, değişim ve dönüşümler gerçekleşsin. Hep akıl egemen olsaydı, Napolyon ya da Hitler’in Rusya seferlerine çıkmamaları gerekirdi. Bunalım ve korku her şeyi yaptırabilir. Kürt konusundaki çaresizlik, ekonomik bunalım korkusu, pamuk ipliğine bağlı politik/sosyal istikrar, yani yönetememe krizi ve buna ek olarak rejimin temel desteğini oluşturan emperyalist ilişkiler yapısında ortaya çıkan çelişkiler, kırılgan durum, egemenleri her türden maceraya savrulmaya hazır hale getiriyor.
“ABD, Türkiye açısından dışsal bir dinamiği ifade etmiyor. Türkiye düzeninin içkin, yerleşik, organik bir yaşamsal ögesi” diyorsunuz, Kan Tadı'nda. Bu bir çelişki değil mi?
Kastettiğim şu: Bu ülkede, yaşamındaki belirleyiciliği tartışılmaz olan Özel Harp Dairesi’ni Amerikalılarca yaratılmış, merkezi istihbarat elemanlarının maaşlarının bile Amerika tarafından ödendiği dönemleri yaşanmış, kalkınma modelinin bütünüyle ABD’nin belirlediği modele göre dizayn edilmiş ve benzeri gerçekler sonunda ABD’ye olan bağımlılık, kendisini, dışsal müdahalelere gereksinim duymaksızın, düzenin kurumlarında, değerlerinde, gündelik yaşamda, değerler sisteminin ve hayat tarzının içerisinde yeniden üretebilir hale gelmiştir. Bu, kalıcı, yapısal, yani “organik” bir hakimiyet tarzıdır, türüdür.
ABD emperyalizmine rağmen gerçekleştirilecek bir askeri operasyonun sonuçları ne olur? 50 yıllık “stratejik” uşaklığa rağmen egemenlerin kafalarına daha büyük çuvallar geçirilmesi mi?
Türk egemenler, kimi faktörler nedeniyle spesifik konumu bakımından ABD’den imkansızı isteyerek onu ve rejimin emperyalizmle destek ilişkilerini zora sokuyorlar, hayatla, gerçeklerle inatlaşıyorlar, böylece de kendi kazdıkları kuyuya düşme eğilimi gösteriyorlar.
Birincisi, ABD, tek hizmetliye bağlı kalamaz, çok yönlü işbirlikçiler ağı oluşturmak durumundadır ve işbirlikçisinin stratejisine bağlanarak kendi stratejik bağlarını ortadan kaldırmaz. Global gücün, büyük devlet politikasına ve emperyalizmin doğasına aykırıdır bu.
İkincisi, ABD bölgede zordadır ve o da Kürt desteğine muhtaçtır. Buna koşut olarak, öyle her istediğini yapacak, Kürtleri eskiden olduğu gibi kolayca satacak durumda değildir. Bu, Türkiye’nin, işbirlikçilik tekelinin artık kırılmış olduğu gerçeğiyle birlikte değerlendirildiğinde, eldeki kozlarının da güçlü olmadığını gösterir.
Nihayet, Kürt unsuru, ABD’nin işgalinden çok önce, kendi özgücü ve mücadelesiyle Irak’taki kalıcı-sağlam varlığının ve haklarının altyapısını oluşturmuştu. Bu, emperyalizmle onun bir hizmetlisinin ucuz pazarlıklarına tabi olmanın çok ötesine geçmiştir artık.
Ayrıca, emperyalizm Türkiye’nin Kürt Sorunu’nun içerdeki kaynaklarını çok iyi biliyor ve sonuçsuz düzenin umarsız maceralarına alet olmak istemiyor. Irak pastasından, askeri varlığıyla orada bir oldubitti yaratmak isteyen Türkiye kurnazlığına da prim verecek halinin olmadığı ortada.
Böyle bir macera, Türkiye Cumhuriyeti’nin tasfiyesini gündeme getirebilir.
Tabii bu olasılığa karşı, bunun bir intihar olacağını gören düzen için öteki odaklar da devreye giriyorlar ve Kuzey Irak’ta ABD’nin “kırmızı çizgileri”ni, Güney Kürdistan gerçeğini kabullenerek, PKK’nin tasfiyesi karşılığında, içerdeki Kürt varlığını bir ölçüde pasifize edecek “önlemler”in alınarak farklı bir rota izlenmesi gerektiğini belirtiyorlar. Düzen içi kavga, ABD ve AB’nin de müdahilliğinde, bu boyutta da sürüyor.
Türkiye, İran saldırganlığının parçası durumundadır
İşgal ve savaş tezkeresinin İran tehditleri ile nasıl bir ilgisi var?
Emperyalizm-siyonizm ekseni, bölgede şiddete dayalı kesin bir hakimiyet kurma saldırganlığını sürdürme kararlılığında. Bu saldırı sürecinde bugün gelinen aşamada Iran’a yönelik bir operasyon gündemdedir ve buna ilişkin bir karanlık koalisyon kurulmasına çalışılıyor. Türkiye bu planın bir parçası durumundadır. Türkiye’nin görüntüde sergilediği belirsizlik, her şeyden önce, ülke içindeki yaygın muhalefet nedeniyledir. İşgal ve savaş tezkeresinin iki işlevi olabilir. Birincisi, Türkiye’deki paralel bir iç bastırma operasyonuyla toplumsal muhalefetin ezilmesi gerçekleştirilebilir. İkinci olarak, içerdeki Kürtlere ilişkin bir yaygın şiddet uygulaması devreye sokulur. Böylesi bir durumda İran’a karşı savaş koalisyonuna dahil olmak ve fiilen çatışmalara girmek mümkün hale gelir.
'Mehmetçik liberal'ler gücünü Kürtlerden alıyor
Sizin 'tatlı su sosyalistleri' olarak adlandırdığınız geleneksel aydınlar, şimdi yine PKK'ye atıp tutuyor, devlete toz kondurtmuyorlar. Filistin olunca amenna, Kürdistan olunca tu kaka. Bu bir aydın tutumu olabilir mi?
Elbette değil, ama meşruiyet arayışındaki Kürtlerin de bu tür aydınları cesaretlendirdiği, etkin konuma getirdiği kuşkusuz. Düzenin liberallerinin, sistemin kontrolünden çıkan eğilimlerini yeniden düzen kanallarına sokmak gibi geleneksel bir rolleri vardır ve bugün de misyonları bu biçimde tezahür ediyor. Kürtler içindeki liberal damar da çanak tuttu buna ve Kürtlerin önemli bölümü, ilkesel olarak yanlış olmayan ittifak arayışlarında kuyrukçuluğa sürüklendiler. Meydanı boş bulan, Kürtlerle devrimcilerin zedelenen ilişkilerinin yarattığı boşluktan cüret alan Kürtlerin “liberal dostları” arasından; “Kürt milliyetçiliği”ne ve “terörü”ne karşı halkı sokaklara dökme tehdidini savuranlar, Kürt bağını devletle ilişkilerinin kozuna dönüştürmeye kalkışanlar, egemenlere göz kırpanlar, hatta “Mehmetçik liberal” olmaya soyunanlar ortaya çıktı. Bütün sorunu ya da çözümün kendisini sadece Kürtlerin sırtına yükleyen bir anlayışı sinsice uygulamaya koyan bu aydın müsveddeleri, ne yazık ki, asıl güçlerini, Kürt liberal versiyonundan alıyor.
Amerika'dan daha Amerikancı olanlar şimdi ABD'ye demediklerini bırakmıyor. Anti ABD'cilik, anti Kürtçülük şeklinde pazarlanıyor. Bu kirli oyunu boşa çıkartmanın yolu nedir? Bir barış ve kardeşlik cephesi ne yapmalı?
Bizim ilkemiz- ödünsüz, bıkmadan, sarsılmaz bir inançla savunduğumuz varoluş ilkemiz- açıktır: Kürt yığınlarına, milli eşitlik temelinde, emekçi sınıf kardeşliği ve halkların dayanışması bağlarıyla örülmüş bir ulusal ve toplumsal kurtuluş projesi sunmak, bunun için ikirciksiz bir mücadele yürütmek. Bugün, en geri, en alt düzeylere indirilmiş bir “çözüm” bile, Kürt parçası içeren her ülkede demokratikleşme, barış, halk güçlerinin milliyetçi hurafelerden özgürleşmesini, toplumsal/kültürel ilerleme, toplumsal enerjinin yapıcı yönlerde açığa çıkışını ve emek eksenli politikaların ivme kazanmasını getirir, halkların emperyalizme karşı ortak mücadelesine ve emekçilerin daha ileri hedeflere ortak yönelişine zemin hazırlar. Böylece, halkları bölen, birbirine düşmanlaştırıp kırdıran, dolayısıyla da doğası gereği emperyalizmin hakimiyetine temel oluşturan, milliyetçi, mezhepçi, gerici ideolojilere, halk düşmanı işbirlikçi egemenlerin iktidarlarına gerçek darbeler vurulmuş olur. İdeolojik-sınıfsal temellerini gözden kaçırmadan, kendi ilkelerimiz doğrultusunda, bir “barış ve kardeşlik platformu” oluşturmak elbette düşünülebilir. Devrimci bir eksenin oluşturulmasıyla başlayacak ve halka halka genişletilecek bu türden bir girişime ihtiyaç vardır.