Atılım Günlük Haber Bülteni Ana Sayfası
 
Fırat Aydınkaya / Kürt-liberal ittifakı mezarda
Foto: <strong>Fırat Aydınkaya</strong> / Kürt-liberal ittifakı mezarda

İşgal tezkeresi meclisten geçti. Sokaklarda linç ayinleri düzenlendi. 'Çılgın Türkler', 'özde vatandaşlar' ne yapmak istiyor? PKK'yi ezmek mi, Kürt devletleşmesinin önüne geçmek mi? Bölgesel ve iç savaş olasılıkları nedir? Barış ve Kardeşlik Cephesi mümkün mü, talepleri ne, tarafları kimler olmalıdır? Kürtlerin, liberallerin kimi demokratik talepleri ile yetinmesi neden mümkün değil? Kürt siyaseti 'El Fetih'leşiyor mu? Kürtler şimdi gözünü Güney’e mi dönüyor? Kürt ulusal hareketi, neden sömürgecilik tezlerini terk etti? Sömürgecilik kavramını lügattan çıkarmakla sömürgecilik bitti mi?

Bu soruları, Abdullah Öcalan'ın avukatlarından Fırat Aydınkaya'ya sorduk. Gündem Gazetesi'nin yazarı da olan, “Kürt siyaset yapısı fena halde ‘El Fetih'leşiyor.’ İnsanlar ‘Kürtlük’ söylemiyle birlikte başka söylemler de arıyor”, “Kürtler birinci cumhuriyete alınmıyor, Kürtlere ikinci cumhuriyette de kapı gösteriliyor”, “Kürtlerin yaşadığı sıkıntılardan biri de sömürgecilik tezlerinin neredeyse unutulması” sözleri ile dikkat çeken Aydınkaya, “Kürt-liberal ittifakı şu anda mezarda. Bugünkü savaşın bir nedeni de bence, o ittifakın bozulması. Kürtlerle liberaller arasında dört temel ayrım var” diyor.

'Çılgın Türkler', 'özde vatandaşlar' ne yapmak istiyor? PKK'yi ezmek mi, Kürt devletleşmesinin önüne geçmek mi? Sizce bölgesel savaş olasılığı nedir? İç savaş olasılığı da?

Açıkçası 'Çılgın Türkler'in, bu konudaki hazırlıkları yeni değil. Aşağı yukarı 2000'den bu yana süren bir hazırlık söz konusuydu. Amaçlanan tek başına lokal bir çatışma değil. Çoğu yorumcu, Irak savaşıyla beraber 3. Dünya Savaşı'nın başladığı yorumlarını yapıyor. Bu bir ölçüde doğru. Şu da var. Bir 3. Dünya Savaşı'nın temel amacı, bölgede istikrar ya da bölgede bir adalet sağlamak değil, çıkarlara oynamak... Dolayısıyla, çıkarlar üzerinden örgütlenen bir siyaset söz konusu. Türkiye'nin Irak'a müdahalesi, işgal planı iddia edildiğinin aksine meşru müdafaa terimini barındırmaz. Burada Genişletilmiş Ortadoğu Projesi'yle beraber sınırların tekrardan çizilmesi söz konusu. Kürtler sadece bir bahane.

Türkiye, Ortadoğu'da ve uluslararası siyasette Kürtler üzerinden yeni bir rol arayışına girmekte. Bu sadece sınırötesi bir operasyonla tarif edilebilecek bir şey değil. Zaten şu anda sınırötesi yapılıyor, her gün yapılıyor. Sınırötesi operasyondan amaçlanan şey, bazı emekli generallerin de ifade ettiği gibi Kuzey Irak'la ilişkileri yeniden tanımlamak ve Kuzey Irak'ı, Türkiye'nin bir eyaleti, bir bölgesi haline getirmek. Tabi bunun ne kadar mümkün olabileceğini ayrıca tartışmak lazım.

Türkiye'de bin yıldır süregelen Türk-Kürt ittifakı maalesef bozulmak üzere. Bu, çözümü ve tamiri kolay olan bir sorun değil. Çünkü tarihsel bir bağlamı var. Ama ben şu açıdan ümitliyim, ne olursa olsun Anadolu medeniyeti, toprağı, Kürtler ve Türkler kendi içinde barışı örgütleme kapasiteleri var. Bu konuda iş kime düşer? Açık, Kürt hareketi ile Türk devleti ve devletinin etrafında çeperlenen bir kesim savaşıyor, kavga ediyor. Kavgaya dahil olmayan ancak üçüncü kesimler sürece müdahale edebilir. Kim bunlar; baktığınızda milliyetçiler zaten savaşın bir tarafı, liberaller savaşın örtük bir maskesi. Geriye sadece sosyalistler ve ilericiler kalıyor.

DTP'nin Barış Cephesi önerisi var. Gazetemiz, barış ve kardeşlik çağrısında bulundu, olası bir ittifakın taleplerini sıraladı. Sizce bir Barış ve Kardeşlik Cephesi mümkün mü, talepleri neler olmalıdır?

Açıkçası “barış” kavramından, özellikle Türkiye'de kullanılan geliş biçiminden dolayı sürekli kaçınan biriyim. Hem barışın teorisi bağlamında, hem de barışın pratiği bağlamında... Türkiye'de barış çok çok yazık ki, sürekli belli menfaatler ekseninde ve belli politik çıkarlar ekseninde kullanılıyor. Barış kavramı, bir kesimin cephanesinde savaş malzemesi oluyor. Neredeyse kirletilmiş bir kavram. Ama yine de “barış”ın yerine ikame edecek başka bir şey yok. O yüzden barış kavramını, yeni kavramlarla, yeni içeriklerle yeniden türetmek lazım. Kimin barışı, neyin barışı, nasıl bir barış? Çünkü, karşınızdaki savaşan kişi, zaten Türkiye'de istikrar, barış, demokratik düzen var diyor. Tekrardan bir barışa gereksinim duymuyor.

Barış Cephesi kavramı önemli. Talepler açık. En başta PKK tarafından esir alınan askerlerin bir şekilde Türkiye'ye teslim edilmesi gerekiyor. Bu yapıldı. Bununla bağlantılı hemen karşıtını düşünelim; Türkiye ne yapabilir? Öcalan üzerindeki tecridi azaltabilir. Çünkü bu ikisi, genel iki toplumun da, “Bunlar barış istemiyor” söylemini ortaya çıkartan şeyler. Yani ilk önce yaraya pansuman yapmak lazım. Bunun haricinde geniş bir kamuoyu çalışması yapmak lazım. Çünkü şu anda kamuoyunun duygu yönetimi devlette. Bunu başaramadan Türkiye'de barışı yapmak kolay değil. Dün Hrant Dink'in cenazesinde olduğu gibi yüzbinler barış için yürüse, bu topraklarda barış çok yakın demektir. Ama, ne yazık ki şu anda o noktada değiliz.

“Sol kesimlerle yapılmayan işbirliği liberallerle yapıldı” şeklinde bir görüşünüz var. Bu, 22 Temmuz’u da aşan daha genel bir tespit galiba. Bu tespitten yola çıkarsak, olası bir Barış Cephesi'nin tarafları kim olmalı sizce?

Barış Cephesi'ni ne şekilde kurmak gerekir, çok bilmiyorum açıkçası. Ama şunu söyleyebilirim; Barış Cephesi'nin esas tarafı sosyalist kesimler olmalı. Bunu Türkiye'de yapabilecek yegane adres, Türk sosyalistleri. Ama Türk sosyalistleri, özellikle 1920'lerin Alman solunun yaşadığı talihsizlik ve faşizm yüzünden sürüklenme pozisyonundan lütfen ders çıkarsınlar. O dönem, faşizmi engelleyebilecek güç Alman solculuğu ve İtalyan solculuğuydu. Her ikisi de faşizm tarafından sürüklendiği için büyük yıkımlara uğratıldı. Türkiye solunun üzerinde de şimdi böyle bir sınav söz konusu.

Kürt siyaseti 'El Fetih'leşiyor mu?

22 Temmuz seçimlerinin ardından “Kürt siyaset yapısı fena halde ‘El Fetih'leşiyor’ dediniz. “İnsanlar ‘Kürtlük’ söylemiyle birlikte başka söylemler de arıyor” diye eklediniz. Ne arıyor Kürtler? Sosyal talepler mi?

Evet, sosyal talepler. Maalesef bu alanı Kürtler de, sol kesimler de değil; AKP dolduruyor. Dolayısıyla bunu tarif etmek, araştırmak önemli.

Şimdi bölgede Kürt hareketini desteklesin ya da desteklemesin AKP'lisinden CHP'lisine herkes, “Ben Kürt'üm” diyor. Bu, Kürt hareketi açısından muazzam bir kazanım. Çünkü biliyorsunuz, yola çıkış aşamasında Kürtlerin kimliğini ayağa kaldıracak, o kimlik üzerinden ezilenlerin taleplerini bunun içine katacak karma bir ideoloji yaratılması söz konusuydu. Bu kazanımın devamının gelmesi lazım. Yani Kürtlerin birincisi etnik, ikincisi ekmek sorunu var. Çünkü Kürtler açlık, büyük yoksulluklar içinde yaşıyor. Diyarbakır'da Sanat Sokağı'na gidin, onlarca çocuk etrafınızı kaplar, bir şeyler satmaya çalışır. Bu, savaşın kötü bir sonucudur. Ama Kürt hareketinin, sol alanını es geçen bir durumu söz konusu, Türkiye sosyalistleri de bunu dolduramadığı için AKP dolduruyor.

Buna önemli oranda dikkat etmek lazım. Bu konuda Kürt hareketiyle Kürt toplumu arasında bir makas var. Bu makas, 22 Temmuz seçimleri itibariyle söylüyorum, açılma ihtimalindeydi. Ve gerçekten bir kopukluk yaşanıyordu. Kürt hareketinin bu konuda sorunları da vardı, çeşitli yolsuzluk söylentilerinden tutalım kadrolarının bu konudaki yetersizliklerine kadar bu konuda bir dizi yetmezlik yaşandı.

Bir ittifakın sonu: Kürtler ve liberaller

‘Bir ittifakın sonu: Kürtler ve liberaller’ başlıklı bir yazı kaleme aldınız. Neden? Kürtlerin, liberallerin kimi demokratik talepleri ile yetinmesi neden mümkün değil?

Doğrudur. Kürt-liberal ittifakı şu anda mezarda. 1 Haziran 2004 tarihinde PKK'nin ateşkesi sonlandırma, bu ittifakı fiilen bitirdi. Bugünkü savaşın bir nedeni de bence, o ittifakın bozulması. Bu ittifak ne zaman başlamıştı? '90'ların ortalarında. Özellikle kendilerine 2. Cumhuriyetçiler diyen kişilerin Türkiye'nin demokratikleştirilmesi, bireysel hak ve özgürlüklerin geliştirilmesi bağlamındaki kimi devlet eleştirileri ve daha da ötesi etnik hareketlere olan sempatisi üzerinden Kürtlerle bu kesimler arasında ittifak yapılmıştı. Bu ittifakın ekseni demokratik cumhuriyetti aslında. 'Öcalan'ın '99'da geliştirdiği demokratik cumhuriyet projesi, bir şekilde liberallerin taleplerini de karşılayan önemli bir projeydi. Ama 2004'teki çatışma, demokratik cumhuriyet projesini askıya aldırdı. Zaten Öcalan da ondan sonra konfederalizmden bahsetmeye başladı.

Sadece şiddet konusunda değil, bugün Kürtlerle liberaller arasında dört temel ayrım var. Bunlar kuşkusuz iç içe geçen şeyler:

Birincisi; liberallerin şiddete olan yaklaşımları. Bu konuda Kürtlerin kavrama yüklediği mana liberallerden biraz farklı. Birisi liberal bağlamda, diğeri ulusal kurtuluş mücadelesi bağlamından bakıyor. Bu konuda uyuşmaları çok zor, mümkün görünmüyor.

İkinci kopuş; liberallerin Kürt sorununu çözüm stratejisi. Liberaller devlete dedi ki; “Siz Kürtlere kültürel haklarını kullanmaları için alan tanıyın, haklar tanıyın bu iş çözülür.” Tabi bireysel zeminde... Açık ki, şu anda liberallerin istediği devlet modeliyle, devletin istediği aynı. İlker Başbuğ diyor ki, “Kolektif olmamak koşuluyla, bireysel haklar veririm.”

Avrupa Birliği de, liberallerle-Kürtler arasında bir çatışma alanı. Liberaller, AB'yi Kürtler için bulunmaz bir fırsat olarak görüyor. Hatta Kabe'si görüyor. AB süreci Helsinki'de başladığı zaman bazı liberaller Kürtlere dedi ki; “Siz örgütlerinizi tasfiye edin, AB bu işi halledecek.” İlginçtir, Kürtler içinde de bazı kişiler böyle konuştu. Osman Öcalan örneği ortada. Bence Kürtlerin AB'ye bakışı eleştirilmeli. Zira AB'nin Kürtler konusunda bir stratejisi yok. Gerek AB Komisyonu'nda, gerekse de Avrupa Parlamentosu'nda alınan kararlar, Avrupa'nın Kürt sorununda bir stratejisinin, tavrının olmadığını gösteriyor.

Şunu da özellikle not etmek istiyorum; AB süreci liberallerin dediği şekilde bir ülke yaratmadı. Tam aksi oldu. Ulusalcılık ve sert milliyetçiliği yeniden inşa etti. Bugün karşı karşıya olduğumuz gündelik faşizmin ideolojik nüvelerini AB süreci yarattı.

Ve son olarak, liberaller Kürtlere diyor ki, “Kendi örgütünüzü bırakın, siz bir şey başaramazsınız, zaten eski solcularsınız. Bırakın örgütlenmelerinizi, o mantığınızı; AKP'ye gelin. AKP, zaten sizin adınıza da politika yapıyor. Sizin için de çalışıyor!” Ama Kürtler, biz AKP noktasına gelmeyiz, kendi kurumlarımız olmalı diyor.

Sömürgeciliği yeniden hatırlama zamanı

Kürt ulusal hareketi, neden sömürgecilik tezlerini terk etti? Sömürgecilik kavramını lügattan çıkarmakla sömürgecilik bitti mi?

Bu çok önemli bir soru ve çok önemli bir sorun. Salt Kürtler açısından değil, Türkiye'deki muhalif kesimler açısından ve aslında dünyadaki muhalif alternatif kesimler açısından da öyle. '80'lerin başlarından bu yana neoliberalizm, maalesef büyük bir propaganda faaliyetiyle bunu unutturdu bize. Sömürge, sömürgecilik bunları yeniden hatırlama zamanı diye düşünüyorum. Hele hele küreselleşmeyle zenginler çok daha zengin olurken, yoksullar çok daha yoksul olurken...

Sömürgecilik hareketlerini nedense pek çok kişi ulusal kurtuluş hareketleri olarak görüyor. Ona da 1955'te sona ermiş olarak bakıyor. Böyle bir şey yok. Bu büyük bir yanılgı. Sadece Ortadoğu için değil, dünya ölçeğinde büyük bir sömürgeleşme söz konusu. Şunu iddia ediyorum, yeryüzünde hiçbir dönemde bu kadar büyük bir sömürgeleştirme hareketi olmamıştır. Ve sömürgecilik bu kadar unutulmamıştır. Bakın; çok az bir oligarşi, dünya nimetlerinin yüzde 80'ini yiyor.

Ama tuhaftır ne Kürtler hatırlıyor, ne Türkler hatırlıyor sömürgeciliği. Antiemperyalizm bu amaçla kimi yerlerde kullanılıyor. Bu yetmez ama. Sömürgeciliğin karşıtını yeniden inşa etmek lazım. Kürtler açıkçası '90'lı yılların başından itibaren sömürgecilik literatürünü bırakmış durumda. Bunun yeri sağ bir milliyetçilikle dolduruluyor. Bu çok kötü bir durum. Bu, Türkiye'de de şoven bir ulusalcılık tarafından dolduruluyor. Araplarda da bu alan El Kaideler üzerinden dolduruluyor.

Güney Kürtlerinin Amerika'yla ittifakı ahlaki değil

“Kürtler birinci cumhuriyete alınmıyor, Kürtlere ikinci cumhuriyette de kapı gösteriliyor” diyorsunuz. Ve “Kürtler nereye gidecek?” sorusunu soruyorsunuz. Kritik bir soru bu. Kürtler şimdi ne yapacak?

Açıkçası, Kürt siyaset alanlarına, kaynaklarına bakmak lazım. Bu konuda net bir tavrın olmadığı görülüyor. DTP, Diyarbakır Toplum Kongresinde “Biz demokratik özerklik istiyoruz” dese de, ne olacak çok belli değil. Çünkü, Kürtler içinde hiç de azımsanmayacak ölçülerde AB üzerinden gelişen bir liberalizm söz konusu. AKP, AB ekseninde yapılan reformlar, Kürtlerin sorunlarını çözecek deniyor. Bu konuda eski Eşbaşkanlardan Aysel Tuğluk'un Radikal'de bir yazısı çıktı, AB sürecini sürdürmek gerektiği babında...

Ama öte yandan DTP, AB'ye kuşkulu yaklaşıyor ve demokratik özerklik istiyor. PKK'ye baktığınız zaman, onlar da Öcalan'ın formüle ettiği demokratik özerklik kavramını yeniden ortaya attılar. Şu çok açık, PKK'nin bu konudaki tavrı elbette çok belirleyici. PKK'deki yeni kadroların, demokratik özerklik kavramıyla yetinebilecekleri kanaatinde değilim. Zira PKK'yi sürekli, “siz ayrımcısınız, siz bölücüsünüz” türü şeylerle kenara iten bir devlet yapılanması da var. Üstüne üstlük Güney faktörü var, İran'daki gelişmeler var.

Kürtleri, ABD emperyalizminin gölgesi rahatsız etmiyor mu?

Bu açıkçası zor bir konu. Ben, Güney Kürtlerinin Amerika'yla giriştikleri ittifakın hiçbir ahlaki doğruluğu olduğuna inanmıyorum. Bunu reel politika açısından haklı bulanlar çok, siyaset stratejisi açısından haklı bulanlar çok. Ama ben, biz yıllarca Saddam'la uğraştık, “Kimse bize yardım etmedi, sol kesimler de bize yardım etmedi. Amerika'yla mecbur işbirliğine gittik” söylemlerini samimi bulmuyorum. Ama bunu söylerken reel politikayı yadsımıyorum. Şu açık, uluslararası konjonktür sürekli Kürtlerin aleyhine gelişti. Kürtler, bir şekilde uluslararası sistemin içine girdi.

Sonuç olarak, insani bile olsa, Amerika'yla geliştirilecek bir ilişkinin bu sorunu çözeceğine inanmıyorum. Bunu Kuzey Kürtleri açısından da söylüyorum. Bu sorun, buranın, bu coğrafyanın sorunu, bu halkların sorunu. Aramızda bir sorun varsa, bu bizim sorunumuz. Bir gün çözeceksek, yine kendi aramızda çözeriz. Dolayısıyla AB'nin de, Amerika'nın da bu sorundan uzak durması gerektiğini düşünüyorum. Ama ne yazık ki Türkiye'nin inkarcı politikaları yüzünden bu sorun hem AB sorunu oldu, şimdi de Atlantik ötesi Amerika'nın sorunu oldu.