Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt, her konuşmasında, Gündem gazetesini hedef gösterdi. Gazete, 10 aylık süre içerisinde 5 kez kapatıldı. Sonra Demokrasi ve Güncel gazeteleri de onu izledi. Yayın durdurmaların tümü, TMY’nin 6. Maddesi’ne dayandırıldı. Oysa bu madde, Türkiye'nin darbe anayasasına bile aykırı. Gündem Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Yüksel Genç’le maruz kaldıkları baskıları konuştuk. Genç, “Tam bir hukuk katliamı yaşanıyor. Sadece basın özgürlüğü katledilmiyor, hukuk ilkeleri de altüst ediliyor” vurgusunda bulundu.
Gündem Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Yüksel Genç'le aynı zamanda sınır ötesi operasyon tezkeresini, olası sonuçlarını ve linçleri de masaya yatırdık. Yüksel Genç, '90'ları çok çok aşan bir durumla karşı karşıya olduğumuza dikkat çekti, “'90'larda ne yapılırsa yapılsın insanların bir arada yaşama güvenceleri, ruhsal birliği vardı” dedi. Genç, “Türkiye, en büyük kaygıyı bir toprağının koparılmasında değil, insanlar arasındaki nefret duyguları olduğunu görmek zorunda. Bazen barış yapmak değil, barışık yaşamak daha zor olabiliyor” diye konuştu.
Kapatmaların zamanlaması dikkat çekici, değil mi?
Yayınlarımızın durdurulma zamanlarından yola çıkarak, üzerimizdeki uygulamanın sadece basın özgürlüğü ihlali diye tanımlamıyoruz. Basın özgürlüğünü ihlalin dışında, onu çok çok aşan, tamamen siyasal yaklaşım görüyoruz, Türkiye'nin Kürt sorunundaki stratejik yaklaşımıyla bire bir bağlantılıdır, gazetemize yönelim.
Ne zaman iktidarı oluşturan güçler, Kürt sorununda şiddet konseptini öne çıkartsa, ne zaman hem halka hem gerillaya dönük sınır ötesine şiddet sarmalının daha da tırmandırılacağı sinyali verilse, ilk yaptıkları şey, gazetenin yayınının durdurulması oluyor. Mart ayından beri, yani 7 ayda Kürtlerle ilgili yayın yapan kuruluşlar 13 defa kapatıldı. Bu inanılmaz bir rakam! Dünyanın hiçbir yerinde izahı olamayacak bir rakam bu!
Her bir yayınının durdurulması sürecinin ortak özellikleri var. Kürt sorununda operasyonel sürecin öne geçtiği, operasyonlar karşısında halkın olası reflekslerinin tırmanabilme olasılığı, ama buna mukabil inanılmaz milliyetçi argümanlarla toplumsal ayrışmanın tırmandırıldığı, tahrik edildiği siyasal gerilim süreçlerinde yayınlar kapatılıyor.
Öyle bir şey ki, ne zaman Erdoğan ve Büyükanıt, çıkıp “Bu iş böyle yürümez” dese, anlıyoruz ki, gazetemiz kapatılacak. Ne zaman bölgede operasyonlar var, imha süreci başladı desek, biliyoruz ki gazetemiz kapatılacak. Ne zaman halktan doğru tepkiler oluşmaya başladı desek, biliyoruz ki gazetemiz kapatılacak.
Türkiye'de insanlar Kürtlerden doğru yayın yapabilecek bütün unsurlardan soyutlanmaya çalışılıyor. Tek yönlü yayıncılık, tek yönlü propaganda üzerinden müthiş bir dezenformasyon süreci işletiliyor. Büyük bir psikolojik savaşa tabi tutuluyor, Türkiye halkları. Gazetemizin kapatılma nedeni, iktidara bağlı tek yönlü yayın anlayışını güçlendirmek.
Kapatma kararları, hangi hukuksal gerekçelere dayandırılıyor?
Açıkçası yayınlarımızın durdurulmasıyla ilgili kararlar traji komik. Evrensel hukuk işleyişlerini, değerlerini çok fazla zorlayan uygulamalarla karşı karşıyayız. Yayın durdurmaların tümü, TMY’nin 6. Maddesi’ne dayandırılıyor. Oysa bu madde, Türkiye'nin darbe anayasasına bile aykırı.
Diğer bir şey, neyin ‘örgüt propagandası’ olduğuna karar veren merci tamamen siyasi. Önce siyaset, yaklaşım belirliyor, sonra yargı bunun dışına düşenleri propaganda sayıyor. Bu kabul edilir bir şey değil. Dünyada en kutsal şey basın özgürlüğüdür. Ama haberde objektiflik ilkesi yok ediliyor bizim nezrimizde.
Asıl sorunlardan bir diğeri ise, yayınlarımız bir ay boyunca kapatılıyor, ama bununla ilgili hiçbir yargılama süreci olmuyor. Örneğin, bir gazete çıkarıyorsunuz, o gün içinde dağıtılıyor, ama akşam, birileri gelip size -mesai saati içinde, dışında, haftasonu hiç fark etmiyor- elinize bir kağıt tutuşturuyor ve 'gazeteniz bir ay kapatıldı' ya da “durduruldu” diyor. “Örgüt propagandası”yla suçlanıyorsunuz. Ama iddia karşısında sizin savunma hakkınız yok.
Bize gelen yayın durdurma kararlarında çoğu kez bir gerekçe bile yok, sadece karar var. İtirazımız dikkate alınmıyor. Bazen kapatılmaya gerekçe olarak gösterilen haberin kendisi bile bizde yok. Yani öyle bir haber yok gazetede. Bu halde bile kapatıldığımız oluyor. Hakimler, ilgili haberi okumuyor. Bazen aynı habere iki kez dava açıyorlar, her ikisine başka şeyler yazabiliyorlar.
Bu bize şunu gösteriyor; alınan bütün kararlar belli bir merkezde tanımlanıyor, mahkemeye sadece teknik, masa başı işlemi kalıyor. İlgili hakim, seni neyle suçladığını, neye mahkum ettiğini, haberde ne yazdığını, başlığını, içeriğini bilmiyor. Tam bir hukuk katliamı yaşanıyor. Sadece basın özgürlüğü katledilmiyor, hukuk ilkeleri de altüst ediliyor.
Bunun dışında çeşitli bir çok baskılar da yaşıyoruz. Örneğin, gazetemizi basan matbaaları tehdit ediyorlar, senin dağıtımını yapan dağıtım şirketini tehdit ediyorlar, olmadı gazeteni elden abonelere dağıtan gönüllü okurlarını tehdit ediyorlar. Bunun dışında, dünyada olmayan başka bir şey daha oluyor; ikide bir Büyükanıt, televizyon karşısına çıktığında, Gündem gazetesi ve çalışanlarını hedef gösteriyor. Ama belki sevinmek gerek; Gündem gazetesinin en iyi, en sıkı okuru Büyükanıt. Bizi o kadar çok okuyor ki, her toplantıda bizden bahsediyor.
Basın kuruluşları, onlar ne yapıyor? Sizinle dayanışanlar oldu mu?
Biz basın örgütlerini yanımızda görmedik. Nokta'ya gösterilen ilginin onda biri bile bize gösterilmedi örneğin. Meslek örgütlerini yanımızda görmediğimiz gibi, meslektaşlarımızı da yanımızda göremiyoruz. Evrensel, Atılım Gazeteleri gibi sol pencereden yayın yapan ve gazeteciliğin muhalefet olduğunu unutmamış yayınların dışındaki yayın kuruluşları ve meslektaşlarımız çok fazla destek sunmadılar, sunmuyorlar ne yazık ki. Çoğu birebir görüşmelerde ahlıyor, ama hiçbir resmi, toplu, örgütlü tepki göstermiyor. Bundan inanılmaz derecede kaygı duyuyorlar. Ne yazık ki, Türkiye'de Mehmetçik medyası oluştu. Türkiye, Fransızların 200 yıl önce aşmış olduğu düşünceye henüz çok uzak. Voltair'lere ihtiyaç duyuyor.
Burjuva basın, 12 Eylül'ü "Merhaba asker”, “Selam Mehmetçik”, “Oh! Dünya varmış" manşetleriyle karşılamıştı. Bugün ise “Sınır aşılır, hesap sorulur” manşetleri sınır ötesi operasyonu kışkırtıyor. Andıçlı, apoletli medya bu olsa gerek?
Bire bir. Ne yazık ki apoletleri gönüllü takan, postalları ayağına geçirmek için kavga eden gazeteler var. Bir düşünün, Gündem geleneğinden gelen gazeteler örgüt propagandası yapmakla suçlandı. Ama Gündem; “Kürtler savaşın”, “Kürtler sınırları bölmeli, şu kadar öldürmeli” gibi şeyleri hiçbir zaman yazmadı. Ama sadece son bir ayda, ana akım gazetelerini toplayın, “daha çok nasıl savaşılır”, “daha çok insan nasıl öldürülür”, “daha çok nasıl intikam alınır” babında kaç tane yazı, haber çıktı. Bu inanılmaz bir şey.
'90'ları çok aşan bir durum var
Yeni kirli savaş konseptine bağlı olarak, yeni bir 'sansür-sürgün' (SS) kararnameleri dönemi mi kotarılıyor?
'90'ları çok aşan bir durum var. '90'larda insanları öldürmeyi marifet sayan, böylece sorunları görünmez kıldığını düşünen iktidar, bugün beyinlerde öldürdükleri üzerinden parse topluyor. Gazetemize yönelik, DTP'ye yönelik saldırılara tepkisizliğin kendisi, beyinlerde ve vicdanlarda yaşanan ölümle ilgili. Bu çok kaygı verici. Çünkü, '90'larda ne yapılırsa yapılsın insanların bir arada yaşama güvenceleri, ruhsal birliği vardı. Şimdi aidiyet duygularını sorgulatan, tabana yayılmış, komşunun komşusuna kötü baktığı, biri Kürt ise küfre layıkmış gibi yaklaşım görülüyor.
Şimdi adım adım iç savaşa doğru mu sürükleniyoruz?
Ne yazık ki!… Biz, Türkiye’nin ısrarla böyle gidilirse bir iç savaşın eşiğinde olduğunu, irrasyonel politikalar, davranışlar ve tutumlar hakim olursa bu işin ucunun-bucağının tutulamayacağını, dolayısıyla herkesin aklı başında ve sağduyulu davranması gerektiğini ifade etmeye çalıştık. Türkiye, en büyük kaygıyı bir toprağının koparılmasında değil, insanlar arasındaki nefret duyguları olduğunu görmek zorunda. Bazen barış yapmak değil, barışık yaşamak daha zor olabiliyor. Barışık yaşamayı önleyen bütün politikaları reddetmek lazım.
“İyi çocuklar”, yine sokakları zapt etti, linç girişimlerine başladı. İlerici yurtsever kurumlar yakıldı, kurşunlandı. Yeni Sivaslar, Gaziler, Maraşlar, 6-7 Eylüller mi tezgahlanıyor?
Umarım ki olmaz. Ama son tezkere tartışmaları ve sonrasındaki gelişmelere baktığınızda endişeliyiz. Örneğin, dün Bağcılar Soğanlı tarafında milliyetçi gençler, kimlik kontrolü yapıp, Kürt olanları dövmeye başlamışlar. Bunlar tehlikeli şeyler. Bu ırkçı algı, ne derseniz deyin, faşizmi toplumsal bir durum haline getiriyor. Bugün sokakta Kürdü döven, yarın başka bir yere gittiğinde kendisi dayak yiyecektir. Böyle bir süreci hiç kimse hak etmiyor. Bin yıldır bir arada yaşayan toplulukların, birbirinden nefret etmesini sağlayan son on yıllık politikalardan nefret ediyorum.
Türk halkı, ne yazık ki gerçekleri bilmiyor
Barışta ısrar eden Kürt halkı bu tehlikeli gidişatın farkında galiba. Peki Türk halkı?
Çok değil, ne yazık ki çok değil. Türk halkı, “savaşmak istemiyoruz. Bin yıldır birlikte yaşadığımız bu insanlarla aynı haklarla yaşama cesaretine sahibiz. Bu vatan hepimizin” diyecek gücü göstermiş olsaydı, bu konuda iktidarı sorumluluğa davet eden, sorumsuz politikaları reddeden bir duruş içerisinde olsaydı, emin olun süreç böyle işlemeyecekti. Savaşın bütün vahşeti, bu kadar çıplak yaşanmayacaktı.
Türk halkı, ne yazık ki gerçekleri bilmiyor. Ne yazık ki, çok güçlü dezenformasyon politikalarına maruz kalıyor. Bunun getirdiği inanılmaz önyargılar ve yanlış bilgilerle şekillenmiş bir yaklaşım biçimine sahip. Ve her şeyden önemlisi ve en kötüsü, bütün bunların oluşturduğu hava ve hassasiyet içerisinde her yere, her biçime yönlendirilmeye hazır görünüyor. Bir şekilde bunu aşacak, halkın bir şekilde kendisine gelmesini sağlayacak bir sürece ihtiyaç var.
Sınırdışı, bölgesel savaşa neden olur
Savaş çığırtkanlığının bölgesel bir boyutu da var. Bölgesel savaş olasılığı sizce nedir?
Aslında yıllardır, Kürt sorunu, PKK meselesi, Güney Kürdistan konusu, ne yazık ki dış politikanın malzemesi yapılıyor, İlgili hükümetler, bu kadar stratejik ve tarihi bir konunun çözüm merci olmak yerine, dış politikada değişik pazarlıkların malzemesi olarak kullanılmayı tercih ediyor. Bir kere Türkiye, bunu görmek zorunda. Kaşıdığı yaranın kapanmaz yaralara yol açacağını görmek zorunda.
Türkiye'nin asıl meselesi ne Kürtler, ne PKK. Asıl sorun bunlar değil. Egemenler, dış dünyayla ilgili değişik heveslere sahipler. Örneğin, Kürtleri Amerika ile birlikte daha küresel ölçekli bir politikanın malzemesi olarak kullanıyorlar. Kürtlerin bugün Türkiye'yi bölmek gibi bir derdi yok. Bu çok açık. Ama bir bölünme varsa, çok açık ki bunu Türkiye siyaseti yapmıştır. Siyasi iktidar bölmüştür, bunun sorumlusu onlardır.
Türkiye eğer Güney'e girer ve Güney'de kapsamlı bir savaş süreci başlatır ise, bunun Kürtlerle sınırlı kalmayacağını artık sağır sultan biliyor. Türkiye de bunu biliyor. Bunu bilerek bölgeye girmek istiyor. Kürtler üzerinden gelişecek savaşın, bölgesel bir savaşa, hatta daha da ileri gidelim, dünya güç dengelerini yeniden tartıştıracak bir savaş düzlemine neden olacağını görmek gerekiyor.
“Yaşasın halkların kardeşliği” diyorsan gereklerini yapacaksın
Çözüm ne? İlericiler, devrimciler, yurtseverler ne yapmalı?
Bir kere süreci iyi anlamak gerekiyor. Kürtler tecride alınıyor. Nefret tırmandırılıyor. İç savaş geliştiriliyor. Bütün bunlara müdahale etmek; sorumlu, ahlaklı tüm Türkiye sevenlerinin işidir. Ülkesini sevenler, bunların karşısında durarak sevgisini ifade edebilirler bence.
Halkları düşmanlaştıran bu sorumsuz politikalara, halklara ölümden başka bir şey getirmeyen bu tarz politikalar karşısında çok güçlü ses çıkarmak gerekiyor. Bunun için bir defa, Kürtlerin tecrit edilmesine müsaade edilmemelidir. “Yaşasın halkların kardeşliği” diyorsan bunun gereklerini yapacaksınız.
Bu, kimi liberallerin yaptığı gibi “Canım siz de rahat durun, taleplerde bulunmayın” şeklinde akıl vermek değildir. Nasıl barışılır, nasıl savaşılır, nasıl sevilir, nasıl ortaklaşılır konusunda akıl hocalığı yapmaya çalışıyor. Empati inanılmaz derecede eksik. Şunu düşünmeleri gerekiyor: “Bu savaş, Türkiye'nin çıkarlarına değil. Bu savaş, Türkiye'yi gereksiz bir kaosa sürüklüyor. Bu kaos benim çıkarıma değil” diyerek karşı durması gerekiyor.
DTP'nin Barış Cephesi önerisi var. Sizce böyle bir cephe mümkün mü?
Kimi aydınlara gittiğimizde bize, “E canım savaş var, barışı konuşmanın zamanı mı?” demişlerdi. Hakikaten sorumluluk üstleneceklerse, hakikaten ilkeli, dürüst, acıları ve talepleri algılayan bir yaklaşım sergilenecekse tam zamanı. Bunun mümkün olma çizgisi kırıldığında zaten artık yapacak bir şey olmaz. O noktaya hiç gelmemeyi diliyorum.
Sizce barış cephesinin talepleri ne olabilir? Sizce barış ve özgürlük taleplerinin yanı sıra antiemperyalist talepler içermeli mi?
Barış Meclisi üzerinden oluşturulmaya çalışılan bir şey vardı, ama ne yazık ki şiddet sürecinin, psikolojik savaşın yönelimine bağlı olarak hızlanıp-geriliyor. Bu soruyu diğer sorumlu merciler yanıtlamalı.
DTP'nin, sizce seçimde yaptığı hatayı tekrarlayıp, ittifak politikasını sadece sol liberaller ve ilerici partilerle sınırlandırması gibi bir lüksü var mı?
Açıkçası seçimler sürecinde bir ittifak olduğunu düşünmüyorum ben. Yani, ittifak politikası oluşmadı. Belki sembolik olarak bazı şeyler gelişti. Barış üzerinden konuşuyorsak, dünyada etkin barış ittifakları, her zaman yelpazenin tüm taraflarını kapsamıştır. Ama bunun emek, aktivite ve eylem yanını sol ve radikal güçler taşımıştır. Burada önemli olan kemiksizliğe düşmemektir. Çünkü kemiksizliğe düştüğünüz yerde, “PKK'ye operasyon yapılsın” diyen de çıkar. Türkiye gerçekliğinde, barış eylemselliğinin, ancak radikal unsurlarla gerçekleştirebileceği gerçeğini görmek gerekiyor. Türkiye'de sokaklara ihtiyaç var. Çünkü yara sokaklara taştı.