Atılım Günlük Haber Bülteni Ana Sayfası
 
Mustafa Sönmez / Savaş, kaynakların heba edilmesidir
Foto: <strong>Mustafa Sönmez</strong> / Savaş, kaynakların heba edilmesidir

Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir sık sık tartışmalara konu oluyor. Baydemir şahsında yerel yönetimin AKP'ye isyanı haksız mı? Resmi ağızlar, Kürt sorununu ekonomik bir soruna indirgiyor. Bölgeye yatırım yapılsa, Kürt sorunu diye bir şey kalmayacak mı? Son mali deprem, mortgage krizinin merkez üssü Amerika’dan yine jet hızıyla çevreye yayıldı. Sonra duruldu. Şimdi fırtına öncesi sessizlik dönemi mi? Dev birer kumarhane olan dünya borsalarındaki en ufak bir sarsıntı bile, Türkiye’yi vuruyor. Amerikan hapşırsa, Türkiye gibi yeni tip sömürgeler nezle mi oluyor?

Bu soruları, iktisatçı Mustafa Sönmez'e yönelttik. Zira AKP Hükümetinin büyüme başarısı öyküleri ve pembe tabloları, sınıflar ve bölgeler arası eşitsizliğin büyüdüğü gerçeğini gizliyor. İktisatçı Mustafa Sönmez'in “Doğu-Güneydoğu'da Yoksullaşma ve Çözüm: Barış” başlıklı son araştırması ise, bölgeler arası dengesizliğin arttığına, işsizlik ve yoksulluğun tırmandığına işaret ediyor. “Bölücü kim” sorusuna çok açık bir yanıt veren araştırma, aynı zamanda 21 Kürt iline aktarılan bütçe kaynakların, bölge halkının iş ve aş beklentilerinden çok, kirli savaşa gittiğini gösteriyor.

“Doğu-Güneydoğu’da Yoksullaşma ve Çözüm: Barış” başlıklı bir araştırma yaptınız. Böyle bir araştırmaya neden ihtiyaç duydunuz?

Bu, benim 20-25 yıldır uğraştığım bir alan. Daha önce '90 yılında “Doğu Anadolu'nun Hikayesi” başlıklı bir kitap yayımlamıştım. Zaman zaman bunu güncelliyorum.

Araştırmanızda, bölgenin göç, işsizlik, yoksullaşma, yatırım, kamu harcamaları ve yerel yönetimlerini ele aldınız. Araştırmanızın en çarpıcı sonuçları nelerdir?

Sonuçlar beklenmedik değildi tabi. Bana göre, devlet oraya kaynak aktarmış gibi görünüyor. Bölgeden topladığı vergiye göre devletin buraya yaptığı harcamalar çok yüksek görünüyor. Ama o harcamaların bileşimine baktığınızda, çoğunluğunun asker-polis harcamaları olduğunu görüyoruz. Bu durum Türkiye genelinde yüzde 13 olarak tespit edilirken, bölgede yüzde 30'a ulaşıyor. Demek ki, bölgede kimilerinin “düşük yoğunluklu savaş” olarak adlandırdığı şey, ciddi oranda vergi mükelleflerine bir maliyet getiriyor, oradaki savaş Türkiye'nin neresinde olursa olsun herkes için, kaynakların heba edilmesi anlamını taşıyor.

AKP'nin Gayri Safi Milli Hasıla'nın 2013'te kişi başına 10 bin doları bulacağı palavrası bölgeden bakınca nasıl görünüyor?

Yani bu bir kere Türkiye geneli için çok iddialı bir hedef. Dolarla milli geliri ölçmek zaten kendi başına yanıltıcı. Bugün ölçüldüğünde 5 bin dolar. 5 bin dolarlık bir refah seviyesi var mı Türkiye'de? Yok. Doların düşük değerde tutulmasından dolayı bu rakamlar yanıltıcı. Ayrıca da bu son 4-5 yıldır yaşanan büyüme sürecinin temposunun böyle istikrarlı bir şekilde devam etmesi de o kadar mutlak değil. Yani dış dünyada bazı dalgalanmalar yaşanıyor, içeride bazı sıkıntılar var. Dolayısıyla bu büyüme bu kadar tempolu devam eder mi, bu şüphe götürür. Kaldı ki bu bir ortalama. Bugünün 5 bin dolarıyla, 2010'ların 10 bin doları iki Türkiye ortalaması. Türkiye ortalaması demek, her bölgeye, her sınıfa aynı şeyin düşeceği anlamına gelmiyor. Özellikle Doğu-Güneydoğu bölgeleri, Türkiye ortalamasının çok altında.

Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir sık sık tartışmalara konu oluyor. Baydemir şahsında yerel yönetimin AKP'ye isyanı haksız mı?

Araştırmada mahalli idarelere kullandırılan kaynaklar, kişi başına yerel harcama verileri de var. Orada görüyoruz ki Doğu ve Güneydoğu'daki illerin belediyelerinin bütçeleri, diğer batıdaki iller de, hatta başbakanın memleketi olan Rize'yle karşılaştırdığımızda çok düşük kalıyor. Dolayısıyla bu belediyelerin yönetimleri düşük bütçelerle hizmet vermeye zorlanıyorlar. Dolayısıyla, bölgedeki yerel yönetimler, kentte hizmet bekleyen nüfusun beklentilerine hiçbir şekilde cevap veremeyen bir çaresizlik içinde. Bahsettiğim gibi sürekli olarak kırdan kente bir göç söz konusu. Ama bu nüfus artışına karşılık, onlara kent hizmeti verebilecek kaynakları yok. Bunlar tabi ki haklı şikayetlere neden oluyor.

Asıl bölücü kim?

“Doğu-Güneydoğu’da Yoksullaşma ve Çözüm: Barış” araştırması, egemenlerin sahte birlik ve beraberlik söylemlerini tuzla buz ediyor. İki farklı dünyaya işaret eden araştırma, “asıl bölücü kim” sorusuna sömürgeci egemenler yanıtını veriyor:

-Türkiye’nin 21 ilini kapsayan Doğu ve Güneydoğu illerinde yaşayan tahmini 12,5 milyon nüfusun işsizlik ve yoksulluk sorunlarına, özellikle bölgenin birçok ilinde süren “düşük yoğunluklu savaş” diye tarif edilen çatışmalar ve bölgeye dönük “asker-polis harcamaları”nın öncelik taşıması çözüm üretmiyor. AKP iktidarı döneminde de Türkiye bütçesinden bu 21 ile aktarılmış görünen kaynaklar, sivil nüfusun iş ve aş beklentilerinden çok, bölgede asker-polis harcamalarında kullanılmış, Türkiye’nin, çoğunluğu alt ve orta sınıflardan oluşan vergi mükelleflerinin vergilerinin de verimsiz kullanılmasına yol açmıştır.

-Devlet Planlama Teşkilatı’nın geliştirdiği ve 2003 yılında yayımladığı illerin sosyoekonomik gelişmişlik sıralamasında bölgenin 21 ilinden 17’sinin, Türkiye’nin 81 ilinin en alt 20’lik diliminde yer aldığı anlaşılmaktadır.

-Yeşil kartlı nüfus istatistikleri, AKP iktidarı döneminde nüfustaki yoksullaşmanın artmasının önemli bir göstergesi sayılmalıdır. 2007 yılı yeşil kartlı nüfus istatistikleri, yeşil kart kullanan nüfusu 8 milyon 633 bin dolayında belirlerken, bunların yüzde 41’inin , Doğu ve Güneydoğu’daki 21 ilde yaşadığı görülmektedir.

-Bölgede, 15-64 yaş grubundaki nüfusun, onca yoksulluğa rağmen “işgücüne katılma oranının” yüzde 41 dolayında ölçülmesi dikkat çekicidir. Bu, bölgenin işsiz sayısının eksik ölçülmesi sorununa da zemin hazırlamaktadır. İşgücüne katılma oranının Şanlıurfa-Diyarbakır, Mardin-Batman, Şırnak bölgelerinde yüzde 30’lara varan düşüklükte ifadesi, bu illerde işsizliğin görünenin çok üstünde olduğuna işaret etmektedir.

-2002-2006 döneminde Doğu ve Güneydoğu’ya yapılan yatırımların, Türkiye toplamındaki payının yüzde 4.44 olduğu görülmektedir. Aynı dönemde yatırımlardan İstanbul tek başına yüzde 25 dolayında pay almıştır. İstanbul’un çevresindeki Kocaeli, Bursa, Tekirdağ gibi iller, yine teşvikli yatırımların toplandığı iller olmuşlardır. Öyle ki, 21 ilin toplam teşvikli yatırımları, aynı dönemde Bursa’nın tek başına aldığı yatırımların altında kalmıştır.

-Doğu ve Güneydoğu illeri, mahalli idare harcamalarından aldıkları paylar itibariyle de 81 il sıralamasının en alt kısımlarında yer almaktadırlar. Kişi başına mahalli idare harcamasının Türkiye genelinde 429 YTL olduğu 2006’da, bölge illerinden sadece Tunceli, bu ortalamanın üstünde kalmış, geri kalan 20 ilin kişi başına yerel yönetim harcaması 250 YTL’nin altında gerçekleşmiştir.

Ekonomi temel değil, derinleştiren bir etken

Resmi ağızlar, Kürt sorununu ekonomik bir soruna indirgiyor. Bölgeye yatırım yapılsa, Kürt sorunu diye bir şey kalmayacak mı?

Bölge, Türkiye ortalamasının çok altında olmasaydı, etnik, kimlik meselesi bu kadar şiddete dönüşmezdi diye düşünüyorum. Sonuçta yine de bir kültür, kimlik mücadelesi olması mümkündü. Örneğin; İspanya'da Katalanlar... Katalanların tabi ki farklı kimlikleri var, ama zengin bir bölgedir. Zengin olmalarına rağmen kimlik arayışları her zaman olmuştur. Dolayısıyla bölgedeki yoksulluk tek etken değildir. Ama Türkiye'de dediğim gibi, işin bugün varılan boyutlarının olmaması için, yani insanların bu kadar kendilerini Türkiye'den kopuk hissetmelerin de ihmal, geri bırakılmışlık, kaynakların doğru kullanılmaması, insanların beklentilerine cevap verilmemesi...

İnsanlar bundan dolayı kendilerini daha ezilmiş, bilerek ezdirilmiş falan hissediyor. Bunun Türkiye'nin genelinde hissedilen bir sorun olduğunu görmek yerine, özellikle kendilerine yapılmış bir haksızlık olduğunu düşünebiliyorlar. Halbuki ortalama açısından baksanız Gümüşhane, Ordu veya Artvin'in herhangi bir yerinde de insanlar benzer ortalamalarla yaşıyorlar. Bu, Türkiye'de IMF odaklı politikaların genel olarak yoksul insanlara çektirdiği bir azap. Ama o bölgede, artı bir azap söz konusu. Yani ekonomik sorun temel değil, derinleştiren bir etken.

Araştırmanızda elde ettiğiniz bulgular ışığında, bölge için nasıl çözümler öneriyorsunuz? Önerileriniz arasında adil, demokratik barış nerede duruyor?

Bir kere bu şiddet ortamının ortadan kalkması lazım. Yani her gün ölümler, ölümler, ölümler... Bunun, 25-30 yıldır çözüm olmadığını artık görmesi lazım insanların. Denenmemişi denemek, barış ortamını denemek mutlaka şart. Silahların bırakılması şart. Çıkarılacak bir genel af, bir sürü şeye yardımcı olur. Daha da sonrasında insanları politik alanda mücadeleye çağırmak, politik mücadeleyi barışçıl ortamlarda sürdürmek bir sürü şeye yarar.

Bunun yanı sıra insanlara artık kendilerini yabancı hissetmemeleri, üvey evlat hissi vermemek için bazı önlemler almak gerekiyor. Yani; köyler boşaltılmıştı, insanların tekrar köylerine dönmesi için kolaylıklar sağlamak lazım. Tarım ve hayvancılığı tekrar canlandırmak lazım. Savaş ortamından dolayı zarar görmüş insanların zararlarını tanzim etmek lazım. Artı oradaki toprak yapısına müdahil olmak lazım. Yani topraksızlara toprak vermek lazım.

Mortgage yangınının büyüklüğünü kimse bilmiyor

Biraz da dünya ekonomisi konuşalım. Son mali deprem, mortgage krizinin merkez üssü Amerika’dan yine jet hızıyla çevreye yayıldı. Sonra duruldu. Şimdi fırtına öncesi sessizlik dönemi mi?

Kimse mortgage'nin yaratmış olduğu dalgalanmanın boyutlarını kestiremiyor. Boyutlarını kimse kestiremediği gibi önlemlerin de yeterli olup olmayacağından emin değil insanlar. Çünkü ortada anlaşılmaz bir katmanlaşma var. Onun için böyle, kesin atlatılmıştır ya da kesin atlatılmadı, kriz kapıdadır diyebilmek zor. Türkiye riskli bir ülke olduğu için, bu tür dalgalanmalar da, her an okkanın altına gidecek ülkelerden biri gibi görünüyor. Fakat bütün bunlara rağmen dışardan borçlanılıyor, risk alınılıyor, kur düşürtülüyor, bundan dolayı da ithalat hızlı bir şekilde sürüyor, cari açık büyüyor. Türkiye bütün bu netameli ortama rağmen fazla bir önlem almadan kendi yolunda ilerliyor gibi gözüküyor. Dolayısıyla riskini de artırıyor aslında.

Amerikan Merkez Bankası'nın (FED), acil para ihtiyacı içinde debelenen kapitalistlere ucuz kredi musluklarını açması, beklenenin üzerinde faiz indirimine gitmesi neye delalet?

İşte bu yaşanmakta olan riskli sıkıntısını aşmak için Merkez Bankası böyle bir önlem aldı. Faizleri düşürerek onları rahat etti. Ekim ayında tekrar bir musluk açma niyeti var. Ama bunun işe yarayıp yaramayacağı, üstelik de bu açılan kredilerin ekonominin diğer dengelerine enflasyonist etkiler yapıp yapmayacağı tartışılıyor. Dolayısıyla, “yangın çıktı, söndürdüm” olmuyor aslında tek başına. Çünkü yangının büyüklüğü bilinmiyor henüz. Bu söndürme metodlarının etkili olup olmadığını görmek için biraz zamana bakmak lazım.

Artık üretimden kopan, iyiden iyiye asalaklaşan, gittikçe büyük oranda sadece ve sadece paradan para kazanmaya endekslenen sermaye için şimdi dünyanın hiçbir yeri güvenli değil galiba?

Yani dünyanın hiçbir yeri güvenli değilse nereye gidecek? Başka bir dünya yok ki. Dolayısıyla kendini yeniden üreteceği, yerlere gidecek. Eğer çok risk görürse, Türkiye gibi başta en riskli olan ülkelerden çekilir, ama daha güvenli limanlara gider. Ömrünü uzatmak için başka yöntemler bulur, dener. Dolayısıyla sermayeyi o kadar çaresiz görmemek lazım. Kapitalizm sürekli kendine çıkar yol, yöntemler buluyor.

Pamuk ipliğine bağlı bir politika, ekonomi

Dev birer kumarhane olan dünya borsalarındaki en ufak bir sarsıntı bile, Türkiye’yi vuruyor. Amerikan hapşırsa, Türkiye gibi yeni tip sömürgeler nezle mi oluyor?

Öyle. Türkiye bu sıcak parayla büyüyor. Sıcak parayı çekmek için de yüksek faiz vermek maliyetine katlanıyor. Dolayısıyla, gerçekten de bünyesi zayıf, çabuk mikrop kapan bir ülke. Türkiye gibi riskli ülkeler var, Arjantin ve Brezilya'yı da bu kategoriye sokuyoruz. Oralarda yaşanacak en ufak bir dalgalanmanın etkileri bizde de hemen görülebiliyor. Bunu önleyebilmek için de ver faizi, ver faizi diyorlar. Böyle bir bünye zayıflığı var tabi ki.

Emperyalist küreselleşmenin dev kumarhanesinde Türkiye gibi sıcak para sarhoşu küçük oyuncuların hiç şansı yok mu? Ucuz ithalata dayalı hormonlu büyüme ve yol açtığı dev cari açık her seferinde o ülkelerin işçi ve emekçilerin üzerine yıkılmak zorunda mı?

Bu yapı içinde evet. Bu yapı içinde modeli böyle kurdukları için, bunu bir model haline getirdikleri için başka da B planları yok. Şu anda büyüme sıcak paranın gelişine güveniyor. Sıcak para girişi olursa ithalat yapılıyor. Onu da sağlamak için kuru düşük, faizi yüksek tutuyorlar. Bu kurun düşük, faizin yüksek tutulması sıcak parayı cezbediyor. Bu para ile ithalat yapılıyor. Bu para ile üretim yapılıyor. Ama bu, ne istihdamın artmasına imkan veriyor, ne de daha sağlıklı bir dış dengeye imkan veriyor. İşsizliğe çözüm bulamayan, istihdam yaratmayan bir büyüme böyle işliyor. Bu yapıya çok engaje oldu Türkiye. AKP iktidarı bu yapıyı iyice pekiştirdi. Ülke sermayesi de bir şekilde uyum sağladı buna. Dolayısıyla buradan da nasıl vazgeçerler bilmiyorum.

Peki AKP Hükümetinin ekonomide çizdiği pembe tablolar da neyin nesi oluyor? Ekonomiden sorumlu eski devlet bakanı Ali Babacan'ın da ifade ettiği gibi, yüksek sürat bir duvara çarpmaya giden bir ülke gerçekliğini mi?

Yaptıklarını çok beğeniyorlar aslında. Türkiye'yi son yılların büyüyen en büyük ülkesi olarak gösteriyorlar. Kişi başı geliri giderek yükselen, dünyayla bütünleşen, küreselleşen, işte herkesin gıpta ettiği bir ülke gibi takdim ediyorlar. Kimse yoğurdum ekşi demez. Seçimlerde aldıkları oyları da bunun takdiri gösteriyorlar. Bununla hiçbir ilgisi yok. Yani, insanlar ciddi ölçüde borçlandılar, tüketici kredileriyle, kredi kartlarıyla. Özel sektör dışardan borçlandı. Dolayısıyla bir istikrar arayışı ihtiyacı çıktı. İnandırıcı bir alternatif de ortaya çıkmadığı için oylarını yine gidip AKP'ye verdiler. Pamuk ipliğine bağlı bir politika, pamuk ipliğine bağlı bir ekonomi. Tamamen dış kaynak girişine endeksli. Orada rüzgar ters döndüğü zaman da çok ciddi krizler yaşanacak, yaşatacak görünümde. Yani bunun böyle olup olmadığını da yaşayarak göreceğiz.