Atılım Günlük Haber Bülteni Ana Sayfası
 
Tanıl Bora / Toplum 'hazır ol'a sokulmak isteniyor
Foto: <strong>Tanıl Bora</strong> / Toplum 'hazır ol'a sokulmak isteniyor

Medeniyetler beşiği Anadolu, medeniyetler mezarlığına dönüştürüldü, dönüştürülüyor. 27 Nisan muhtırası, “'Ne Mutlu Türküm' demeyenler düşmanımızdır” tehdidi ile son buldu. TTK Başkanı Yusuf Halaçoğlu, Hitler'in “üstün/saf ari ırk” düşüncesini aratmayan açıklamalarda bulundu. Ozan Arif yazdı, İsmail Türüt besteledi, müstakbel Ogün Samastlardan biri klip haline getirdi; ortaya nur topu gibi bir katliam ve ırkçılık övgüsü çıktı. Yargıtay ise, “Alt-üst kimlik, toplumsal tehlikedir” diyerek, Baskın Oran ve İbrahim Kaboğlu'nun yargılanmasını istedi. Kurumsal bir ırkçılıkla mı karşı karşıyayız?

Bu soruyu, milliyetçilik üzerine yaptığı araştırmalarla tanınan Tanıl Bora'ya sorduk. Kendisine, “'Cumhuriyet-Kemalizm-Milliyetçilik' denklemini nasıl çözümlemek lazım?”, “Çözüm ne, tarihsel yüzleşme mi?”, “Peki güncel politik mücadele? Antifaşist mücadele?” gibi sorular da yönelttik. Tanıl Bora, devletin mayasında, ırkçılık olduğunu ifade etti. 'Ne Mutlu Türküm' söyleminin, bir iktidar aracı olduğunu vurguladı. “Toplum, hazır ol durumuna sokulmak isteniyor”diyen Bora, “Tarihsel haksızlıklarla yüzleşmemek, demokratikleşmenin önündeki en önemli engellerden biridir” şeklinde konuştu.

Ozan Arif yazdı, İsmail Türüt besteledi, müstakbel Ogün Samastlardan biri klip haline getirdi. Ortaya nur topu gibi bir katliam ve ırkçılık övgüsü çıktı. Klibi izlediğinizde ne hissettiniz?

Klibi izlemedim ancak, klip üzerine çıkan yazıları okudum. Tam anlamıyla “müstehcen” bir klip olduğunu söyleyebilirim. Bu anlamda izlememek daha anlamlı geliyor bana.

Türk Tarih Kurumu Başkanı Yusuf Halaçoğlu'nun Hitler'in “üstün/saf ari ırk” düşüncesi aratmayan açıklamaları ve “'Ne Mutlu Türküm' demeyenler düşmanımızdır ve ilelebet öyle kalacaklardır” tehdidi ile son bulan 27 Nisan muhtırasından sonra da benzer duygu ve düşüncelere kapılmış mıydınız?

Burada önemli olan nokta, söylem düzeyinden çok, -ki söylemsel olarak da kurulan ideolojik düzey pek çok anlamda önemli bir yere sahip- bir şekilde damgalayıcı bir unsur taşıması. Yani ortaya çıkan tablonun kendisi bir şekilde itaat ettirmek anlamında bir yere sahip. Hazır ol durumuna sokulmak istenen bir toplumun yüzüne yüzüne vurulan bir söylemden bahsediyoruz burada. “Ne Mutlu Türküm” söylemi, bir iktidar aracı olarak karşımıza çıkıyor.

Irkçı klibe tepkiler yağdı. Ama aydınlara bol keseden 301 davaları açan savcılar, katliam övgüsüne soruşturma açmak için 10 gün bekledi... Yargıtay ise, “Alt-üst kimlik, toplumsal tehlikedir” diyerek, Baskın Oran ve İbrahim Kaboğlu'nun yargılanmasını istedi... Kurumsal bir ırkçılıkla mı karşı karşıyayız?

Devletin ve dolayısıyla iktidarın mayasında, bir tür ırkçılık olduğunu net olarak ifade edebilmek mümkün. Yine, farklı biçimlerde ve tarzlarda ortaya çıkan milliyetçilik söyleminin, ırkçılığın varlığını süslemede veya farklı anlamda bir tür kisve haline getirmekte önemli bir araç olarak kullanıldığını izleyebilmek de...

Teşkilatı Mahsusa'dan Kuvva-i çetelere, milli şeften cuntacılara, tehcir ve katliamlardan kirli savaşa... 'Cumhuriyet-Kemalizm-Milliyetçilik' denklemini nasıl çözümlemek lazım?

Sizin de ifade ettiğiniz gibi, aslında tarihsel olarak izlenebilen bir rotadan bahsediyoruz. İlk olarak, Kurtuluş Savaşı'nda yaratılan bir mitosik gelenek var burada. Mitosik gelenek, milliyetçilik söylemi şeklinde, devletlûluk anlamında kendisini gösteren bir politik yaklaşım. Cumhuriyet dönemiyle birlikte oluşturulmaya başlayan ana unsur ise, etnisiz (etnik olmayan) yaklaşım. Tarihsel süreçte milliyetçilik devamlı ama farklı biçimlerde karşımıza çıkıyor. Özellikle bir “hazır ideoloji” olarak statüko tarafından kullanılmaya hazır bir biçimde bekletiliyor.

Özellikle altı çizilmesi gereken ana unsurlardan bir diğeri ise, 'Cumhuriyet-Kemalizm-Milliyetçilik' söylemlerinin kendisini sol olarak adlandıran özneler ile devletlü olan kesimleri yine tırnak içerisinde aynı paydada buluşturuyor oluşudur. Bu anlamda, özellikle sol içerisinde 30–40 yıllık bir söylem olan “Anti-ABD”cilik, bulunduğumuz konjonktür içerisinde statükocular içinde, özellikle Kuzey Irak’ta oluşan yapılanma görüldükçe “Anti-ABD”ci olmakta bir sorun görülmeden sahiplenen bir söylem özelliği kazanıyor.

Elbette burada, gerek politik gerekse de söylem bağlamındaki farklılıkları kalın çizgilerle çizmek gerekiyor. 1960’larla birlikte başlayan dönem içerisinde devlet açısından “Anti-ABD”ci olmak, komünist olmak için yeterli bir kriter olarak görülebiliniyordu. Oysa günümüzde bu politik denklem tam anlamıyla bozulmuş durumda. Bu bağlamda anti-ABD ve dolayısıyla anti-emperyalist olmak, -pratik olarak değil, politik söylem anlamında- kayda değer bir anlam ifade etmiyor. Anti-emperyalizm şiarını anti-kapitalist olmakla birlikte aynı potada eritmek sol için bir anlam ifade ediyor. Örneklendirmek gerekirse; OYAK Bank'ın ordu ile ilişkisi...

Irkçılık, milliyetçilik, ulusalcılık, faşizm, şovenizm... Milliyetçi hareketler ile ilgilenen biri olarak, okuyucularımıza bu kavramları nasıl kodlarsınız?

İlk olarak şunu ifade etmek gerekir ki, milliyetçilik ile faşizm arasında ayrım noktaları var. Yani aynı düzlem içerisinde ifadelendirilecek politik unsurlar değil. Milliyetçilik farklı konjonktürlerde farklı kılıflarda karşımıza çıkabilir ve çıkıyor, ancak faşizm, bir zihniyet kalıbı. Faşizmin ham maddesi milliyetçilik olsa da, bu ikisinin ayrı düzlemlerin söylem ve pratikleri olduğunun altını çizmek gerekiyor.

Irkçılık, milliyetçilik, faşizm ve şovenizm kavramları arasında çok ince çizgiler var. Son zamanlarda, özellikle son beş yıldır, kendisine ulusalcı diyen bir politik yaklaşımın şoven bir düzleme kaydığını görebilmek de mümkün. Yani kavramlar aralarında farklılıklar olmasına karşın, kavramlar arasında geçişlerin de olduğunu söyleyebilmek mümkün. Örneğin, faşizm ile milliyetçiliği yapısal olarak birbirinden kategorik olarak ayırabilmek mümkün olmakla birlikte, günümüzde faşizmin beslendiği ana kanalın milliyetçilik olduğunu saptayabilmek zor bir şey değil.

Türkiye’de özellikle egemen yapılanma, ırkçılık kavrayışında sadece biyolojik etkenleri bir belirleyen olarak ifade ediyor. Yani bir siyahiye karşı linç girişimi olmadıkça ırkçılık yok! Ama ırkçılığın yapısal kavranışı, sadece biyolojik etkenler üzerinden şekillenen bir unsur değildir. Türkiye’de özellikle Kürtlere uygulanan kaba tarzın veya itelemenin kendisi, tam da ifade edilen düzlem içerisinde vücut bulan, ana bir politik ırkçılıktır. Dışlanan Kürtlerin varlığı bu bağlam içerisinde tipik bir örneklendirme sunmaktadır.

Yine özellikle Avrupa’da, son yıllarda Ortadoğululara ilişkin ırkçı söylemler kendisini göstermektedir. Tabii Avrupa’da ırkçılığın temelleri ile Türkiye’de ırkçılığın temelleri birbirinden farklıdır. Avrupa’da ırkçılığın kendisini, bir tür “sınıfsal ırkçılık” olarak adlandırabilmek mümkündür. Yine bu coğrafya içerisinde, özellikle anti-semitizm adı altında açıkça bir Yahudi düşmanlığı ortaya çıkıyor. Bu da değişik kanallardan beslenen bir politik yaklaşıma yedirilmeye çalışılan farklı bir unsur.

Milliyetçi faşizan kabarış yaşanıyor

Şöyle bir tespitiniz var; 2005’te ileri vitese takan bir milliyetçi faşizan kabarış yaşanıyor. Bu kabarışın kaynağı ne?

Türkiye’nin tarihsel olarak kurulumunda yer alan milliyetçi unsurlar, devamlı olarak ortaya çıkan sorunlar özelinde bir çözüm tablosu niteliği taşıyor. Kıbrıs sorunu, Kürt sorunu, AB’ye uyum entegrasyonu şeklinde karşılığını bulan yeni yasalar ve çerçeveler milliyetçiliğin yükselmesindeki en önemli etkenler. Yapısal bir değerlendirme de yapmak gerekirse, milli devletin 21.yy kapitalist formasyonlarda ve neo-liberal düzlemde hükümdarlığını kaybetmesi de, milliyetçiliğin veya mikro ölçekli milliyetçiliğin ortaya çıkmasına ön bir zemin hazırlıyor.

“İyi çocuklar” bu kabarışın aşçısı mı?

Askerin konumlanışını analiz etmekte iki önemli unsur var. Bunlardan ilki, askerin statüko anlamında tarihsel bir yere sahip olması. Diğeri ise, askerin sınıfsal olarak orta sınıf alanında yer alması. Kapitalizmin yeni boyutu olarak sunulan globalizasyon ağının kendisi, gerek Türkiye’de gerekse dünyanın diğer ülkelerinde orta sınıfın daralmasına ve bir krizine yol açıyor. Askerin Türkiye’de bir orta sınıfsal yerde konumlandığını düşündüğümüzde, eylediği darbe ve diğer pratiklerin (Şemdinli vb.) var olan statükosunu kaybetmemek üzerinden oluşturulan bir adım olduğu şeklinde yorumlanabilir. Asker, bu anlamda gerek sınıfsal niteliği, gerekse de statükosunu kaybetmeme uğraşı içerisinde. Askerin konumlanış tarzı ile orta sınıfların konumlanışı çatışması gereken, özellikle askeri destekleyen ana sınıfın da orta sınıf olması, ideolojik manipülasyon ile açıklanabilir.

Dink'in uğurlaması tarihsel bir andı

Hrant Dink cenazesi, cumhuriyet tarihinin en büyük anti şoven gösterisiydi. Ermeni olmak küfür sayılırken, yüzbinler “Hepimiz Ermeniyiz” diye haykırdı. Bu çıkışı nasıl yorumlamak lazım?

Türkiye tarihinin en görkemli eylemlerinden biri olan Hrant Dink uğurlaması, bir bakıma, sonrasında faşist ve milliyetçi çevreler tarafından yükseltilen dalga ile nasıl bir politik güce sahip olduğunu gözler önüne serdi. Uğurlamanın kendisi, tarihsel bir andı. Türkiye tarihinde özgün bir konjonktür olarak kaldı. Bir küfür niteliğinde olan “Ermeni” adı, binlerin haykırışıyla kendisine vücut buldu. “Hepimiz Ermeniyiz” sloganı ise, bir kompleks oluşmasına da belirlenim sağlarken, aslında bu kompleksin hangi kanallardan beslendiğini de gösterdi.

Evet, Hrant Dink’in uğurlaması, bir anti-faşist hattın örülebilmesinin ön araçlarını bize sundu. Fakat bu ön araçlar, yeterli mecralara akıtılmadı. Bu konuda çok iyimser cevaplar verebilmek mümkün değil, bunun üzerine düşünülmeli. Bir parantez açarsak, Hrant Dink uğurlaması ile Tandoğan ve Çağlayan’da farklı şiarlar etrafında toplanan kitlenin, ana karakterinin orta sınıf olması bir ironiyi ifade ettiğini vurgulamak zorundayım. Orta sınıfların farklı şiarlar etrafında, farklı politik alanlarda kendisine yer bulması, bir bakıma bilinç düzeylerinde oluşan karışıklığa ilişkin bir mizansen ifade ediyor.

AKP milliyetçi söylemden uzak değil

Milliyetçilik yükseliyor. Ama ırkçı milliyetçi politik özneler son seçimlerde yüzde 35'leri geçemedi? Halkın büyük bir kısmı “demokrasi” havarisi kesilen AKP'ye oy verdi. Bu bir tezatlık değil mi?

Seçimlerde kendilerini milliyetçilikle özdeşleştiren ve bu politik söylemle alanlarda yüz gösterenler aslında MHP’nin ortaya attığı sloganda kendilerine yer buldular. “Tek Bir Cevap Yeter.” Bu slogan, AB, ABD ve ekonomik sorunlara karşı milliyetçiliğin bir siyasal projeler toplamı olarak ortaya kondu. Ancak toplumun büyük bir kesimi, milliyetçiliğin bir ekonomik proje olarak sunulmasının karşısında yer alarak, buraya yönelmedi. Bence gayet anlamlı bir gelişme bu.

Burada altı çizilmesi gereken nokta şu, oy veren kitlenin büyük bir bölümü milliyetçilik söylem alanlarının karşısında yer almıyor, bayrak asıyor, kampanyalara katılıyor, tarihsel milliyetçilik söylemlerine özel bir saygı duyuyor. Ancak işin kendisi, acil önlemlerin alınmasına gelindiğinde, farklı varyantlarda oluşacak gelişmeleri izliyor. Sadece MHP için değil, seçimlere milliyetçi söylemle giren diğer partiler için de “tek bir cevabın” yetmediği anlaşıldı.

Üzerinden atlanmaması gereken bir diğer nokta ise, AKP’nin milliyetçilik söyleminden uzak olmadığıdır. Pekala AKP de milliyetçiliği kullanmakta, söylemlerine dahil etmekte hiçbir sakınca görmemektedir. Ancak AKP, diğerleri gibi sadece milliyetçilik alanına yaslanmıyor, sadece milliyetçilik söylemleriyle politik alan içerisinde yer almıyor. AKP, pek çok liberal düzlemler ağına ek olarak, milliyetçiliği ve İslam’ı globalizasyonlaşma evresine uygun bir biçimde kullanmanın avantajlarını yaşıyor.

Halının altına süpürmek çözmez

Medeniyetler beşiği Anadolu; Kürt, Ermeni, Süryani, Ezidi katliamlarıyla Medeniyetler mezarlığına dönüştürüldü, dönüştürülüyor. İttihatçılar gayrimüslümlere düşmandı, neo-ittihatçılar ise Kürtlere. Çözüm ne? Tarihsel yüzleşme mi?

Devlet ideolojisi ile hesaplaşmak, pek çok açıdan kilit bir kavram. Burada bir Fransız düşünürünün “Ulusu kurmak için bazı şeylerin unutulması gerekir” sözünü anımsamak gerekiyor. Bu söz, tüm ulus devletlerin genel kurulumlarına yönelik bir eyleyiş sunuyor. Yani ulusun ortaya çıkması ve ilerlemesi, bir unutmalar bütünlüğü içerisinde kendisine yer bulmak zorundadır. “Unutulmak ve unutturmak”, tramvatik olaylar silsilesini gözler önüne seriyor. Ulusallaşma, bir bakıma homojenleştirmedir. Milliyetçilik boyutu bağlamında durum böyle.

Devlet ideolojisi olarak ise, uluslaşma süreci özellikle kimi antidemokratik işleyişleri yerine getirmekte görevli bir unsurlar kümesi sunmakla mümkün. Bu anlamda askeri darbeler ve sonrası ortaya çıkan milliyetçi motif ve ideolojik yönelimler, ulus kurmakta birer önemli kale işlevi görecektir. Bugün dünyada hiçbir ulus ve dolayısıyla özellikle devlet yoktur ki, tarihiyle yüzleştiğinde başını öne eğmesin! Ulus inşa süreci içerisinde her zaman yüz kızartıcı unsurlar olmuştur.

Çözüm, samimi bir şekilde tarihle yüzleşmekten geçiyor. Yüzleşecek olan, direkt olarak devlet aygıtının kendisi olmak durumunda. Hiçbir tarihsel olay yoktur ki, halının altına süpürülmekle o olaydan kurtulunabilsin. Hesaplaşma, sözlük anlamıyla bakacak olursak, yaşanan o olaylara bir daha dönülmemesi “sözleşme”si. Hesaplaşma olmadan barış da mümkün değildir.

“Hesaplaşma” sözcüğünü, anlamına uygun bir tarz ve içerikte kullanmak her zaman için başat bir öneme sahiptir. Hesaplaşmanın farklı tonlarını şüphesiz bu düzleme dahil edebilmek mümkün. Örneğin tarihsel olarak diğer bir ulusa yapılan haksızlık ve suçlardan dolayı özür dilemek bir yöntem olarak kullanılabilir. Ama yöntemsel olandan çok, diğer ezilmiş olan sınıfın “gönlünü almak” ve barışı tesis etmek önemlidir. Tarihsel haksızlıklarla yüzleşmemek, demokratikleşmenin önündeki en önemli engellerden biridir.

Peki güncel politik mücadele? Antifaşist mücadele?

Sadece su yüzeyine çıkan bir takım faşizan unsurlarla ilgilenmek, anti-faşist mücadele hattının örülmesinde yeterli değildir. Bu bir şekilde yapıyı “ertelemek” anlamına gelecektir. Yani; milliyetçi politikanın provoke ettiği fiili unsurlar elbette önemli bir mücadele hattı, ancak sadece bu hattan bir politik belirlenimler ağı sunmak pek de yeterli bir politik konumlanış sağlamıyor. Faşist ideolojinin kendisi, sosyo-ekonomik sorunları nasıl farklı alanlara akıtabiliyorsa biz de öyle yapmalı, bu bağlamda politik hattın içerisine dahil olmalıyız. Anti-faşist hat sınıfsal bir temelden beslenebilir, ancak sadece bununla sınırlı kalamaz. Örneğin TKP’nin yaptığı gibi, Yurtsever Cephe adı altında artan ulusalcılığa yönelmek, aslında bir kayaya çarpmak anlamına geliyor.