Bir savcı, darbecilerin yargılanması için iddianame düzenlerse ne olur? Ödül mü alır? Sürgün mü? Terfi mi ettirilir? İhraç mı? Ya da en kötüsü darbeciler yerine kendisi mi yargılanır? Tüm bu soruların cevabı, “Günaydın Savcı Bey!”de. Bu kitap, eski bir savcının başından geçenleri konu ediniyor. Hayal mahsulü değil. Gerçeğin ta kedisi. Zira Adana eski Cumhuriyet Savcısı Sacit Kayasu, 12 Eylül darbecileri ve onların şefi Kenan Evren hakkında hazırladığı iddianame sonrası başından geçenleri anlatıyor.
Kayasu, 5 Ağustos 1999'da bir vatandaş olarak, 12 Eylül darbecilerinin yargılanması için suç duyurusunda bulundu, takipsizlik ve kınama cezası ile karşılaştı. Kayasu yılmadı. 28 Mart 2000'de bu kez savcı sıfatıyla, Kenan Evren hakkında iddianame düzenledi. Bu kez de görevinden ihraç edildi. Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde Kamu Hukuku masteri yapan Kayasu ile görüştük. Kitabından sonra Hâkim ve Savcıların İfade Özgürlüğü konulu teziyle meşgul olan Kayasu'ya, Türkiye'de adaleti sorduk.
12 Eylül darbecilerinin yargılanması ile ilgili bir iddianame düzenlediniz, hayatınız değişti... İddianameyi hazırladıktan sonra başınızdan geçenleri kısaca anlatır mısınız?
İddianameyi düzenlendikten sonra hayatımda çok şey değişti. Çünkü toplum henüz darbecileri yargılamaya hazır değil. Öyle olunca darbecileri değil, beni yargılamayı tercih ettiler. Ve beni de çok rahat yargılayıp cezalandırdılar. Bunun sonucunda üç yıl açığa alındım ve görevimden ihraç edildim. İhraç nedeniyle, avukatlık da yapamıyorum. Bu, Türkiye’de ilk ve tek. Bırakın savcıyı, normal devlet memuru bile üç yıl açığa alınmamıştır. Üç yıl açığa alınmamın gerekçesini biri bana izah etse memnun olacağım. Yani ben, adam mı öldürdüm, hırsızlık mı yaptım? Nedir bu! Ben bu yaşananların gerekçesini bulamıyorum. “Efendim, görevi kötüye kullandın” deniliyor. “Niye iddianame düzenledin?” deniliyor. İddianamemi kabul etmediler ki, “şikayet dilekçesi” dediler. Sonra da, “Neden iddianame düzenledin” diyorlar. Burada bir mantık hatası var.
Yargılamamakla darbelere davetiye çıkarırsınız
Neden böyle bir iddianame hazırlama ihtiyacı duydunuz?
Çünkü, darbe yapmak, kanunlarımıza göre suç. Eskiden bunun cezası idamdı, şimdi ağırlaştırılmış müebbet hapis. Böyle bir suç varsa ve böyle bir suç işlenmişse, onun cezalandırılması gerekmez mi? Orada kanunda yazılan bir şey var. Madem ki bu hareket var, kanunda karşılığı var diyoruz. O zaman cezalandırılsınlar. Bunları yargılamamakla, darbelere, ihtilallere davetiye çıkarırsınız. Halbuki, demokratik ülkelerde darbe yoktur. Arjantin, Şili, Yunanistan’da darbecilerden hesap soruldu, soruluyor. Yargılamalar yapıldı. Bizde de geç kalmadan bu yargılama yapılmalı. Sebebi bu.
Başınızdan geçenleri “Günaydın savcı bey!” adlı kitabınızda anlattınız. Kitapta, “Öncelikle darbecilerden hesap sorulmalıdır ki, diğerlerine giden yol açılabilsin” demişsiniz. 12 Eylül'le hesaplaşmak neden bir zorunluluk?
Şimdi 12 Eylül, her şeyden önce; bundan sonra darbe olmaması için, hesaplaşılması gereken bir olgu. Sadece darbeyle de bitmedi, 12 Eylül’ün yarattığı tahribat veya yapılan suçlar. Onun haricinde pek çok insanlık suçu işlendi. Pek çok işkenceler yapıldı, haksız yargılamalar oldu. Bütün bu suçlar yargılanmadıkça, bu toplum nereye varabilir? Ormanda iki tane odun çalan adama, “sen vatan hainisin” deyip, veriyoruz cezayı. Darbe gibi bir fiile kalkıp “olsun var olsun” diyorsunuz. Bu tutarsızlıktır. Hukuk, mutlak süratle herkese ve eşit olarak uygulanmalı. Şimdi ben herkese eşit uygulayamıyorsam hukuku, o zaman bir savcı olarak niye varım ben. Mantık herkese eşit davranmayı gerektirir. Adalet duygusu bunu gerektirir. Mesele adalet meselesi. Adalet herkese işlemeli. Yoksa o, keyfilik, despotluk olur.
İnsanların adalet mücadelesi vermesi gerekiyor
Neden kitap? Özellikle de, “bu kitap benim umutsuz ve anlaşılmayan mücadelemin hikayesi” derken?
Şimdi benim olayımı pek çok kişi takip etmiştir ama, her şeyi takip etmesi mümkün değildir. Bu kitapta, neden bu mücadeleye kalkıştığımı anlattım. Belli bir tarihi seyri izledim, yaşadıklarımı aktarırken... Bir de sonrası var. Yakında, “Savcısını yiyen yargı” kitabını çıkaracağım. Bütün gayem, “Olay nasıl başladı, nasıl gelişti, nasıl neticeleşti”, bunu herkesin bilmesi.
Şemdinli, Kaymazlar hukuk skandallarıdır
“Türkiye’de darbe hukuku geçerli olduğu için benim iddianamem işleme konulmadı ve hakkında takipsizlik kararı verildi” diyorsunuz. Buna benzer başka hukuk skandalları var mı?
Benim bildiğim kadarıyla herhalde Ferhat Sarıkaya olayı var. Darbe hukuku kendini hissettiriyor. Bizzat, uygulamalara baktığımızda, özellikle bürokraside halen darbe hukukunun etkili olduğunu görüyoruz. Şemdinli, Kaymazlar ve Atabeyler davalarında alınan kararları böyle değerlendirebiliriz. Bir şeyi de eklemek isterim; Sarıkaya’nın ihracı, kendisi açısından kötü ama Türkiye açısından “iyi” olmuştur. HSYK’nın yapısı, çalışma tarzı tartışmaya açılmıştır. Bu bizden sonra üçüncü bir örneğin olacağının da işaretidir aynı zamanda.
12 Eylül anayasası hukuki değildir
Anayasanın ilk maddesinde, Türkiye “laik, sosyal, hukuk” devleti olarak niteleniyor. Darbeci generaller tarafından hazırlanan bir Anayasa'nın hukuki olması düşünülebilir mi?
Şimdi, usule uygun hazırlandığı için, bu yüzden kanunidir. Ancak, işin hukuki boyutu ise tartışma konusu. Şu an biz ona geçersiz bir anayasa diyemeyiz, beğensek de beğenmesek de. Ama zorla dayatılmış bir anayasa malum; tabi hukuki değildir.
“Laik” ve “Sosyal” nitelemeleri konusunda ne düşünüyorsunuz. Malum; 12 Eylül, işçi ve emekçilerin kazanılmış haklarını gasp eden 24 Ocak kararları demek. 12 Eylül, komünizme karşı yeşil kuşak demek...
Bunlar çok tartışma götüren konular. Türkiye’de bu konular daha yerli yerine oturmadı. Ama Türkiye laik bir devlet bence. Laiklik yanlış anlaşılıyor. Türkiye’de kimse dinsizliği istemiyor. Ama devlet ve din işlerinin ayrılması konusunda laiklik söz konusu. Bir de burada laiklik karşıtı bir sistem var. O da sekülerizm. Türkiye’de sekülerizm isteyen bir grup da var. Türkiye’de bugün için böyle bir şey mümkün değil. Türkiye sosyal devlet ama! Bu sosyal devlet vazifesini yerine getirme konusunda pek çok eksikliği var. Her konuda olduğu gibi...
Bağımsızlık için HSYK kararları yargıya açılmalı
Türkiye’de hakim ve savcılar bağımsız deniyor. Ama bir savcı, iddianamesinde Genelkurmay Başkanı'nın adını geçirdiği için, meslekten ihraç ediliyor. Bu nasıl bağımsızlık?
Hakim ve savcıların bağımsızlığı her şeyden önce meslek içindeki hiyerarşinin yargıya açılmasıyla sağlanabilir. HSYK kararları yargıya açık değil. Öyle olunca da savcı ve hakimlerin, kurulun istemediği kararları alması mümkün değil. Bu mercilerin kararları yargıya açılırsa bağımsızlık sağlanabilir. Örneğin; YAŞ kararlarında da böyle bir şey mümkün değil.
Anayasa Mahkemesi’nin “367 şarttır” kararı sizce ne kadar bağımsız? Hele de 27 nisan muhtırasından sonra…
Benim söyleyeceğim şeyin bir bağlayıcılığı olmaz. Ama benim bu konudaki fikrimin ne olduğunu aşağı yukarı tahmin ediyorsunuzdur.
Çankaya tartışması darbe imtiyazları kavgasıdır
12 Eylül’den sonra Cumhurbaşkanlığı’na tanınan olağanüstü yetikler herkesin malumu iken, sizce Cumhurbaşkanlığı seçiminde neyin kavgası verildi? Laikliğin mi, darbe imtiyazlarının mı?
Ben her zaman söylüyorum; '82 Anayasası hazırlanırken, Cumhurbaşkanı’nın bir Genelkurmay veya kuvvet başkanı olacağı düşünülerek, bu yetkiler verildi. Şimdi, “bu elbise bize bol geldi, daraltalım” diyorlar. Bence orada, darbe imtiyazlarının kavgası verildi. Çünkü laiklik şu anda tehlike altında değil. Laikliğin tehlikede olması için, yakın bir tehlikenin olması söz konusu. Bugün halkta böyle bir korku yok bence, öyle düşünüyorum.
Askerin fikir beyanı askeri ceza kanununa göre suçtur
Türkiye, 27 Nisan muhtırası ile yeni bir darbe sürecine yuvarlandı. Genelkurmay'ın son gece yarısı bildirisiyle ise yeni “düşmanlık” tohumları ekildi. Sizce generaller, siyasete sık sık balans ayarı çekme gücünü nereden alıyor?
Çünkü, herhangi bir şekilde bu eylemlerinden dolayı cezalandırılmıyorlar. Halbuki, gerek askerin gerekse diğer kurumlardaki bir kişinin fikir beyan etmesi ancak yasalarla mümkündür. Yani, yasaların dışında fikir beyan etmek mümkün değildir. Hele hele askerin fikir beyan etmesi zaten askeri ceza kanununa göre suçtur. Fakat onlar ceza almayınca bu gelenek olarak devam edecektir.
Milli Güvenlik Kurulu ve Milli Siyaset Güvenlik Belgesi bu güç denkleminde nerede duruyor?
MGK anayasal bir kurul. Böyle olunca hukuki bir statüye sahip. Bundan kaynaklı MGK hakkında herhangi bir şekilde olumsuz bir mütalaada bulunmak mümkün değil. Bunu tavsiye kararı olarak değil de, uygulanması mutlaka gereken bir emir olarak algılayan siyasilere sormak lazım.
Vatandaş sorgulamalı, düşünmeli ve hesap sormalı
Kitabınızda, savcıların görevi bölümünde, “Türkiye'de vatandaşın adalete güvenini sağlamanın ilk yolu savcılardan geçmektedir” diyorsunuz. Başınızdan geçenlerden sonra Türkiye'de hala adalet sistemine güveniyor musunuz?
Şimdi eğer adalete güvenmezsek, devletlerin varlık sebebi ortadan kalkar. Vatandaş adalete güvenmezse nasıl yaşayacak? Adalet, insanların yarına güvenle bakmasını sağlar. Ben bu mesleğe yıllarımı verdim. Bu mesleğe güvenmek ve halkın da güvenmesini sağlamak zorundayım. Ancak onların da bu yaşananlara sesini çıkarmaması kötü tabi. Ama onları da anlıyorum, herkes benim kadar cesur olmayabilir, korkabilirler. İnsanların benim kitabımı okuduktan sonra daha çok adalet mücadelesi vermesi gerekiyor, benim hikayem örnek olmalı diye düşünüyorum.
“Günaydın Savcı Bey” kitabınızın son bölümünde, “Yaşamım adalet peşinde koşmakla geçti. Bu enayilik” diye yazmışsınız. Bu mücadele çağrısı yüklü bir sitem mi, yorgunluk yüklü bir umutsuzluk mu?
Aslında bir sitem. Neden sitem? Çünkü, ben bunca mücadele etmişken ve aslında çok rahat bir makamda, konumdayken bu mücadeleyi yaparken, vatandaş eğer herhangi bir tepki vermiyorsa, o zaman bu vatandaşa bir sitem. Ama bunda birçok şey de etkili oldu. Çünkü medyada bu mücadeleye bir sansür uygulandı. Yapılan bazı haberler oldu, ama bunların bir kısmı da çarpıtılarak verildi. Desteğin yeterince olmamasının nedenlerinden birisi de bu; medyanın yeterince bunun üzerine gitmemesi.
İnşallah 2010 gelmeden demokrasi sınavını kazanırız
Peki, 2000 yılında bir röportajınızda, “Bu bir sınav. Bu ülkenin demokrasi güçlerinin soruna sahip çıkmasına bağlı. Göreceğiz” demiştiniz. Sizce demokrasi güçleri bu sınavı kazanabilecek mi?
Bu ülkenin demokrasi güçlerinin, bu sınavı kazanmasını ümit ettiğim için bu kitabı yazdım. Halen bu ümidimi muhafaza ediyorum ve 2010 yılına kadar da, muhafaza edeceğim. İnşallah 2010 gelmeden, bu sınavı kazandığımızı hep birlikte görürüz.
Son olarak, gazetemiz okurlarına neler söylemek istersiniz?
Herkesin, siyasi, mali, askeri, her türlü memleket meselesinde duyarlı olması, benim bütün dileğim bu. Çünkü sen duyarsız olduğun müddetçe, senin cebinden paralar götürülecek. Sen duyarsız olduğun müddetçe, hakların elinden alınacak, geleceğin elinden çalınacak. Sen bunlardan bihaber olduğun için de, bunlara itiraz etme hakkın olmayacak. Halbuki bu konularla ilgilenirsen, siyasi, askeri, mali; bunların hesabını sormak için de harekete geçebilirsin ve geçmelisin de. Herkesten benim beklediğim bu, vaktinde hesap sorsunlar. Böylelikle kimsenin yaptığı yanına kar kalmasın. Yani; artık vatandaş sorgulamalı, düşünmeli ve hesap sormalı, ben bunu istiyorum.