Genelkurmay ne yapmak istiyor? Asker, neden siyasi yaşama bu kadar sık balans ayarı çekiyor? Asker, bu gücü nereden alıyor? Cumhurbaşkanlığı seçiminde neyin kavgası verildi? Türkiye, iddia edildiği gibi sosyal, hukuk devleti midir? Sınırdışı çözüm mü? İşçi ve emekçiler laik-antilaik, Kürt-Türk şeklinde saflaştırılırken, üçüncü cephenin şansı nedir? Muhtıra ile tasdiklenmiş seçim sürecinin son günlerinde, bu soruları, 'Devlet Söyleminde Kürt Sorunu' ve 'Müstakbel Türk'ten Sözde Vatandaşa' kitaplarının yazarı ODTÜ Öğretim Üyesi Doç. Dr Mesut Yeğen'e yönelttik.
“Yeni bir durumla karşı karşıya olduğumuz açık: Ordunun siyasete müdahale etmesinin biçimi ve araçları bir kez daha yenilenmiş ve değişmiştir” diyen Yeğen, ordunun artık basitçe sivil toplumu, siyasi partileri harekete geçirmediğini kaydetti. 27 Nisan muhtırasının ve takip eden açıklamaların esas hedefin iç siyaseti, AKP’yi güçten ya da çaptan düşürecek şekilde, yeniden tanzim etmek olduğunu söyleyen Yeğen, sınırötesi saldırı konusunda, “Türkiye’nin Irak’a kapsamlı bir müdahalede bulunabilme ihtimalini zayıf görüyorum” dedi. Yeğen, 'kitlesel refleks' çağrısının tutmadığını belirtti.
Genelkurmay, 27 Nisan muhtırasını, “Ne mutlu Türküm demeyenler düşmandır ve düşman kalacaklardır”la bitirdi. Son açıklamasında ise “kitlesel refleks” çağrısında bulundu? Genelkurmay ne yapmak istiyor?
Öncelikle şunu belirtmem lazım: Her iki açıklamanın da birinci muhatabı Kürtler ya da Kürt meselesi değildi. Aksine, her iki metin de, ya da her iki müdahale de, esas olarak, Genelkurmayın genel olarak Türkiye siyasetini yeniden tanzim etmek üzere yapmakta olduğu makro müdahalenin unsurları olarak düşünülmelidir. Buradaki esas amacın da AKP iktidarını zayıflatmak olduğunu düşünüyorum. Kaldı ki, ordunun siyasete müdahalesi Türkiye’de alışıldık bir durum. Bu itibarla da mevcut müdahaleyi bir geleneğin tekrarı olarak görmek mümkün. Öte yandan, yeni bir durumla karşı karşıya olduğumuz da açık: Ordunun siyasete müdahale etmesinin biçimi, araçları bir kez daha yenilenmiş, değişmiştir. Belli ki, 12 Mart’tan, 12 Eylül’den, 28 Şubat’tan farklı bir durum yaşıyoruz. Sanırım çoklukla AB reformlarına bağlı olarak, ordu bu son müdahalesinde daha ziyade siyasi partiler alanını, sivil toplum alanını kullanarak iç siyaseti tanzim etmeye koyulmuştur.
Yani; Genelkurmay basitçe sivil toplumu, siyasi partileri harekete geçirmiyor artık. Son mitinglerde vs. gördüğümüz üzere, artık sivil toplum örgütleri, emekli komutanlar vasıtasıyla kontrol edilerek harekete geçiriliyor. Bu, yeni ve önemli bir durum. Netice itibarıyla şunu diyorum: esas olarak laiklik, PKK ya da Kürt meselesi hakkında olup olmaması çok da önemli değil; 27 Nisan muhtırasının ve takip eden açıklamaların esas muhatabı hükümettir ve esas hedefi de iç siyaseti, AKP’yi güçten ya da çaptan düşürecek şekilde, yeniden tanzim etmektir.
Muhtıranın asıl hedef hükümetti
“Kitlesel refleks”in, iç savaş senaryolarına kan taşımak dışında bir anlamı var mı?
Şimdi, bu kitlesel refleks gösterme meselesini şöyle yorumlamak gerekiyor: Bir kere bu tutmadı, mitingler başarılı olmadı. Bu, başlı başına bir şey anlatıyor. İkincisi, kitlesel refleks gösterme davetinden bir iç savaş, bir Türk-Kürt çatışması senaryosuna sıçramayı epey aşırı bir yorum olarak görüyorum. Bana sorarsanız, Türkiye’nin egemenleri akıldan, sağduyudan henüz bu kadar uzaklaşmış değiller. Kürtlere yönelik, kitlesel, sivil bir Türk tepkisi riskini kimsenin göze alabileceğini sanmıyorum. Bana sorarsanız, bu terör mitinglerinin de esas hedefi, seçim sürecine hiza vermek, AKP’nin seçmen nazarındaki desteğini olabildiğince törpülemekti.
Bütün bu süreçten kendi adıma çıkardığım ders şu; bürokrasinin AKP’yi zayıflatmak üzere takip ettiği senaryo şunu gösterdi: Türkiye, laiklik üzerinden bir gerilim iklimine, ne mutlu ki, artık sokulamıyor. Dolayısıyla, laiklik-şeriat gerilimine yatırım yapmakla, burayı kaşımakla, AKP iktidarını zayıflatmak zor görünüyor. Bütün bu süreçte bürokrasi esas olarak bunu anlamış görünüyor. Nitekim bu sebepledir ki, şimdi de “terör mitingleri” devreye alındı. Ama ilk gözlemler bunun da tutmadığını gösteriyor. Son miting çağrılarının alıcı bulmamasının ardında bir sağduyunun yer aldığını düşünüyorum.
Sınırötesinin tek hedefi PKK değil
Sınırötesi operasyon tartışmaları var. Son 24 yılda 24 kez sınırötesi operasyon yapıldı. Ne değişti?
Çok bir şey değişmedi. Şurası doğru: sınırötesi operasyonlarla, özellikle doksanların ilk yarısında PKK’ya ağır kayıplar verdirildi. Öte yandan, veriler de gösteriyor ki, PKK buna rağmen sürekli kendini yenileyebiliyor. Ama zaten artık ordu da “gider bu işi bitiririm” demiyor. Kaldı ki, sınırötesi operasyon meselesinin tek hedefinin PKK olduğunu düşünmek de yanlış. Operasyonlar, başka işlevler de görebilir. Evvela, Türkiye kamuoyunu biraz ferahlatmak işlevini görebilir. İkincisi, Irak’taki Kürt otoritesine, “daha fazla ileri gitmeyin, her an müdahale edebiliriz” türünden bir mesaj verilmiş olunur. Elbette, bir de sınırötesi operasyonu, tek başına PKK kamplarına yapılacak bir operasyon gibi algılamamak gerekir. Amaç, sadece Kandil'e girip operasyon yapmak gibi görünmüyor. Mesela, PKK’ya yönelik sert bir operasyon, PKK’nın Kürt siyasetindeki rakipsizliğine son vermek, PKK’nın aldığı sivil desteğin de bir miktar zayıflamasını sağlamak işlevini de görebilir.
Kapsamlı müdahale ihtimali zayıf
Sınırötesi operasyon, Türkiye'nin Irak bataklığına çekilmesi dışında bir anlama gelecek mi?
Türkiye’yi Irak bataklığına saplayacak hacimde bir müdahalenin öngörüldüğünü zannetmiyorum. Hele de ABD oralardayken; ve bölgedeki bütün aktörler böyle bir müdahaleyi onaylamadıklarını beyan etmişken. ABD çekilmeden ya da bir bölgesel savaş durumu ortaya çıkmadıkça, Türkiye’nin Irak’a kapsamlı bir müdahalede bulunabilme ihtimalini zayıf görüyorum.
İnkar ve imhanın çözüm olmadığı belli
Kürt sorununun inkar ve imha ile çözülmeyeceği ortaya çıkmadı mı?
Bu, elbette çoktandır belli. Buna rağmen neden adım atılmıyor diye soruyorsanız cevabım şu: Kürt meselesinin, meselenin ‘tabiatına’ uygun bir şekilde çözülmesi çok büyük adımların atılmasını, çok büyük dönüşümleri gerektiriyor. Bu iş, TV yayını, dil kursları, bireysel kültürel haklar vb., ancak göçmen toplulukların kimlik sorunlarına deva olabilecek türden enstrümanlarla çözülebilir mahiyette bir sorun değil. Keza, artık sadece Türkiye’yi ilgilendiren bir sorun da değil. Bunu herkesin gördüğüne eminim. Kürt meselesini hakkıyla çözebilmek zor bir iş, büyük bir reorganizasyonu göze almak gerekiyor. Bizim egemenlerimiz de bu türden ‘devrimci’, büyük bir adımı atmaya hiç ama hiç yakın durmuyorlar.
Ordunun müdahalelerinin sonuna yaklaşıyoruz
Türkiye'de asker, neden siyasi yaşama bu kadar sık balans ayarı çekiyor? TSK ne yapmak istiyor?
Bu soruya cevap verebilmek için ordunun Türkiye siyasetindeki yerini hakkınca değerlendirmek gerekiyor. Biz biliyoruz ki ordu, bu ülkede modern, teknik bir bürokrasi aparatının kurulmasında ve ardından da ulus devletin kuruluşunda etkili bir aktör olmuş. Sadece sınırların korunmasına değil, iç siyasetin şekillenmesine, Türkiye'nin toplumsal ve kültürel hayatın tanzim edilmesine, her şeye dahil olmuş. Üstüne üstlük bu dahil olmaya ne itiraz kabul etmiş, ne de zaten kimsenin itiraz etmeye niyeti olmuş. Güdük bir siyaset dünyası, güdük bir sivil toplum ve güdük bir burjuvazi, bütün bunlar da ordunun bu merkezi rolünün kalıcılaşmasına hep hizmet edegelmiş. Ama tahminim o ki, ordunun siyasete bunca müdahil olma halinin sonuna yaklaşıyoruz.
Ordunun gücü tarihsel ve sosyolojik
Asker, bu gücü nereden alıyor? 12 Eylül Anayasası'ndan mı, bir tekelci sermaye grubu olmasından mı, silahtan mı?
İşlerin bu biçimde yürümesinde ordunun bir sermaye grubunun kontrol etmesinin bir önemi var mı, doğrusu sanmıyorum. Ordunun bugün sahip olduğu gücün, bahsettiğim tarihsel ve sosyolojik durumla alakası var. Dolayısıyla ordunun siyasette etkin olması bugünün meselesi değil. Bu etkinlik, sadece silah yoluyla, zor yoluyla ya da bir holding sahibi olmakla açıklanabilir bir şey değil. Bu, daha ziyade kitlelerin vs. bu duruma ikna edilmesiyle ilgili.
Azınlıkları seviyoruz, gözümüzün önünde olmadıkça
Mesela 12 Eylül hukuku ya da hukuksuzluğu sürmeseydi, Şemdinli olabilir miydi? Hrant Dink göz göre göre öldürülebilir miydi?
Şimdi, 12 Eylül’le bahsettiğiniz vakalar arasında doğrudan bir ilişki kurmak çok doğru değil. Mesela Şemdinli, Kürt meselesinde son 10-15 yılda yaşadıklarımızla, bütün bir bürokratik aygıtın ‘dönüşümüyle’ ilgili bir şey. Hrant’ın katledilmesiyse daha farklı. Çok katmanlı bir durum söz konusu. Şöyle: Biz azınlıklarımızı, özellikle de gayrimüslim azınlıklarımızı seviyoruz, ama bir şartla: gözümüzün önünde olmadıklarında. Onları bir hatıra, bir anı olarak seviyoruz. Pişirdikleri çörekler, giydikleri kıyafetler üzerinden seviyoruz. Hak sahibi yurttaşlar olarak değil. Hrant, bu itibarla çokça mühim biriydi. O, burada Ermenilerin olduğunu hatırlatmakla kalmadı, bunu adeta gözümüzün içine soktu. Hem de bizden fazla bizden biri olarak ve barışın diline müracaat ederek yaptı bunu. Bütün bunlar, Türkiye siyasetine bir siyasi cinayet lazım olduğunda Hrant’ı en olabilir hedef haline getirdi.
Kopan fırtına laikliğe indirgenemez
Cumhurbaşkanlığı seçiminde neyin kavgası verildi? Şeriata karşı laikliğin mi?
Şimdi laikliği dar anlamda düşünmezsek, bunu samimi olarak dert edinen bir yurttaşlar kalabalığı olduğu açık, dar anlamda düşünmezsek ama. Yani, AKP ve onun dayandığı siyasi gelenek, özellikle bugüne kadar yapmış olduklarıyla, Türkiye’de sıradan insanlara, kentli orta sınıflara, kadınlara, yaşadıkları görece özgür ortamın tehlikede olabileceğine dair işaretleri çokça verdi. AKP’nin bu anlamda epeyce kabahati var. Ama, cumhurbaşkanlığı seçimi ve etrafından kopan fırtına buna indirgenebilecek bir şey değil.
İşçi ve emekçiler, laik-antilaik, Kürt-Türk şeklinde saflaştırılırken, bir üçüncü cephenin şansı sizce ne?
Hemen bugünlerde bir 3. cephe şansını çok güçlü görmüyorum. Bu hiç olamaz anlamında değil; elbette olabilir. Kaldı ki, bir 3. cephe oluşturma ihtiyacı olduğu da bariz. Ancak bir yeni cephenin hali hazırdaki cephelerden, cari çelişkilerden tümüyle bağımsız olarak da kuralamayacağını görmek lazım. Mevcut çatışmalara, çelişkilere dair bir şey söylemeden, bir tutum almadan yeni bir cephe oluşturulamaz diye düşünüyorum.
Kuvva-i cephanelikler tesadüf değil
Ümraniye'de ele geçirilen cephaneliğin, Kuvva-i Milliye İstanbul Başkanı Oktay Yıldırım'a ait olduğu ortaya çıktı. Bombaların ise Cumhuriyet Gazetesi'ne atılanlarla benzerliği. Bunlar bir tesadüf mü?
Tabii ki değil. Türkiye’de bir kısım insanın, özellikle de güvenlik aygıtının emekli mensuplarının özellikle Kürt meselesi ve laiklik etrafından yürüyen süreçten memnun olmadıkları belli. Sürece, kendilerince müdahale ediyorlar. Hiç şüphesiz, sindirme, provokasyon, suikast vb. her türden usulsüz aracı kullanarak. Ancak bunların, bu inisiyatifi kendi başına kullandığını düşünmek için saf olmak lazım. Bütün bu inisiyatifleri koordine eden bir üst-akıl olsa gerek. Burada vahim olansa, yargının ve güvenlik aygıtının bu tür oluşumlar karşısındaki etkisizliği. 1 Mayıs göstericilerini ezip geçen güvenlik aygıtı bu tür oluşumlar karşısında o kadar etkisiz ki, insan söyleyecek söz bulamıyor.
Türkiye'yi karanlığa sürüklemek isteyenler aciz içinde
Politik suikastları, linçleri, ölüm yeminlerini, cephanelik evleri de düşündüğümüzde Türkiye nereye gidiyor?
Belli doğrultuda, önü sonu belli bir yere gittiğini zannetmiyorum. Birkaç doğrultu var çünkü Türkiye’nin önünde. Bana kalırsa, bugün her zamankinden de iyimser olmak lazım. Bütün bu konuştuğumuz haller bir son direnişin tezahürleri gibi geliyor. Son birkaç ayda olup bitenlere baktığımızda, Türkiye’yi büyük bir karanlığa sürüklemek isteyenlerin her zamankinden daha acz içinde olduklarını görmek mümkün. Bu odaklar artık eskisi kadar rahat ve rakipsiz değiller. Ve bu durum Türkiye’yi; emekçiler, Kürtler, kadınlar, ezilenler için daha iyi bir yer yapmak isteyenler için çokça olanak sunuyor olabilir.
CHP, uzun zamandır, bürokrasinin, devletin partisi
Birbiri ile kanlı bıçaklı olan CHP ve AKP, Kürt temsilcilerinin seçilmesini zorlaştıran birleşik oy pusulası konusunda jet hızıyla anlaştı. Egemenler, Kürt temsilcilerinin parlamentoya girmesinden neden bu kadar korkuyor?
Şundan dolayı: Irak’taki Kürt yönetimi, PKK ve DTP. Bu üçü de farklı unsurlar olmalarına rağmen aynı etkiyi yaratıyor. Hepsi, tek tek ve birlikte, Türkiye’nin Kürt yurttaşlarını daha fazla Kürtlükle, Kürtlük fikriyle donatıyor. Dolayısıyla Meclis’e girmiş bir DTP, Kürt yurttaşların Kürtlüğe çekilme eğilimlerini daha da güçlendirecektir. Bu, egemenler açısından çok da tahammül edilebilir bir şey değil. Bu itibarla, CHP’nin tavrını anlamak kolay. CHP, uzun zamandır, bürokrasinin, devletin partisi olarak siyasete dahil olduğu için, DTP’lilerin parlamentoya girişini güçleştirme oyununa katkıda bulunmasında anlaşılmaz bir taraf yok. İlk bakışta tuhaf görünen AKP’nin tutumu. Ancak burada da biliyoruz ki, bölgede DTP’nin tek rakibi AKP ya da AKP’nin tek rakibi DTP. Dolayısıyla, AKP 2002 seçimlerinde bölgeden çıkardığı milletvekillerini yeniden çıkarabilmek için böylesi seviyesiz bir işbirliğine kendini mecbur hissetti. Ama bunun toplamda AKP’ye olumsuz olarak döneceğini düşünüyorum.
23 Temmuz, 27 Nisan’cıları memnun etmeyecek
Asker muhtırası ile tasdiklenmiş bir seçim süreci bekliyor bizi. Seçimlerde nasıl bir sonuç bekliyorsunuz?
Makro öngörüşüm şu; 23 Temmuz’da çıkacak sonuç, 27 Nisan’la başlayan süreci örgütleyenleri memnun etmeyecek. AKP’nin açık arayla birinci parti geleceğini düşünüyorum. Ve DTP’liler de parlamentoya girip grup kurabilecekler. Ancak, seçim sonuçları, esas olarak, AKP’nin bu sonuçları nasıl değerlendireceğine bağlı olarak Türkiye’nin geleceğini belirleyecek. Serinkanlı ve uzlaşma yolunu seçen bir AKP, 27 Nisan’dan beridir yaşanan olağanüstü durumu, bir daha yaşanmamak üzere sonlandırabilir. Ancak, önümüzdeki dönem iktidar olacak hükümeti devasa bir Kürt meselesinin beklediği açık. Söz konusu olan Kürt meselesi olunca da, AKP’nin mevcut sicili iyimser olmayı engelliyor.